VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
09 Temmuz 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Bir ihtimal daha var dedi Nobel ödüllü fizikçi...
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bir ihtimal daha var dedi Nobel ödüllü fizikçi...

Orhan Pamuk’un o meşhur ilk cümlesi var ya, “Bir kitap okudum hayatım değişti” diye... İşte “Determinizmden Olasılığa” benim için böyle bir kitap. Bilim dünyası içinde yaşamış, içinde determinizmin dayanılmaz güvenliğini her an hissetmiş birisi olarak açıkça sarsıldığımı itiraf etmeliyim. Determinizm denilen o muhteşem tutarlılığın küçücük bir olasılıkla bile olsa sarsılışı kolay hazmedilebilir bir şey değildi. Çünkü determinizm, kendi aklımın sınırları içinde ya tamdı ya da yoktu. Bir miktar determinizmden söz etmek pek de anlamlı gelmiyordu. Kitabın, o büyük duvarda açtığı delik belki çok küçüktü ama artık hiçbir şey eskisi gibi olamazdı.

Ata Bozoklar

Kitabın orijinal adı “Determinizmden Olasılığa.” Yazarı Werner Heisenberg. Onun için söylenecek fazla bir şey yok zaten. Tanımladığı “Belirsizlik Teoremi”yle Nobel Ödülü’nü alan 20. yüzyılın yetiştirdiği en büyük bilim adamlarından biri olduğunu sanırım çoğunuz biliyorsunuzdur. Tercümeyi yapan ise ülkemizin çok değerli kuantum fizikçilerinden Prof. Dr. Yılmaz Öner. Böylesine zorlu bir tercümenin altından ne denli başarıyla kalktığını söylemeye bile gerek yok. Heisenberg’i anlatırken “çoğunuz biliyorsunuzdur” diye bir ifade kullandım ama Einstein kadar popüler olmadığını da vurgulamak gerek. Bilim açısından bakıldığında bu büyük bir eksiklik değil. Bilimin sınırlarını pek çok kereler aşıp, felsefe dahil, her telden çalmaya oldukça meraklı olan Einstein’ın yanına koyduğumda, bir bilim adamının nasıl olması gerektiğine dair Heisenberg, karşımda hep daha etkileyici bir figür olarak durmuştur. Dolayısıyla o kadar popüler olmaması beni çok da şaşırtmıyor.
Yılmaz Öner, tercümeyi yapmakla kalmamış , kitaba “Olasılıktan Determinizme” diye ikinci bir bölüm daha eklemiş. Bu bölümde Öner’in determinizmi her şeye rağmen yeniden kurtarma çabasıyla karşılaşıyorsunuz. Yazılanların, yetkinliğine ve saygınlığına şüphesiz söylenebilecek bir şey olamaz. Olsa da zaten benim haddimi çoktan aşar ama kendi adıma bu çabanın Heisenberg’e ait ilk bölümün etkileyiciliğini arttırmaktan öteye geçemediğini açıkça söyleyebilirim. Kimbilir, belki Yılmaz Hoca’nın asıl yapmak istediği de budur...
Newton’dan bu yana her şeyin kesin kurallar içinde yürüdüğü bir evren tasarımının, küçük olasılıklarla da olsa zedelenmesi fikri, fiziğin temellerini sarsarken şüphesiz en az benim kadar onu da rahatsız etmiş olmalı. Bu bölümde Öner, kuantum fiziğini bir takım mistik yapıların suistimalinden kurtarmaya çalışarak, olasılıkların da altında bulunabilecek ve henüz bilemediğimiz bir düzeni yakalamaya çalışıyor. Ama bunu yaparken bilimsel sınırlardan asla ödün vermemeye ve bilimin sınırlarına tecavüz edebilecek her türlü vaazdan korunmaya da özen gösteriyor. Einstein’ın dediği üzere “Tanrı zar atmaz” gibi bir argümanın arkasına sığınmamış olması takdire değer. Konuyla ilgili olanlar hatırlayacaklardır; Einstein’ın tarihe geçen bu yorumu için yine Nobel Ödüllü büyük bir kuantum fizikçisi olan Niels Bohr şöyle demişti: “Albert, lütfen Tanrı’ya ne yapıp ne yapmaması gerektiğini söyleme.”
Evet! Yılmaz Öner gerçekten de bir yandan ifadelerinde çok dikkatli davranıp bu duruma düşmemeye gayret ederken diğer yandan da kuantum dünyasının çarpıcılığını kabul ederek, bilim dünyası üzerinde yaptığı devrimi bütün açıklığı ile gözler önüne seriyor. İşte size onun ifadelerinden bir alıntı: “Kuantum teorisi, pürüzsüzü, rahatı arayan biçimci ve bilimleştirilmiş idealizmi öyle tedirgin etmiştir ki, gerçek bilim şimdi başlıyor diyebiliriz.”
Ama bana sorarsanız, o bile bu bulguları bir üst perdeden yorumlama ihtiyacını kıramayarak, kendisini farklı bir idealizm boyutuna taşımaktan kurtaramamış. Bu belirsizliklerin altında, akla uygun tutarlı bir düzenin olduğunu, bu durumun bizim bilgi eksikliğimizden kaynaklandığını sürekli vurgulayarak tüm gayretiyle aklın sınırlarını korumaya çalışmış. Oysa Heisenberg, bambaşka bir şey söylüyor ve yazdıklarını okudukça, Yılmaz Öner’in “aklı” mı, yoksa “fiziği” mi korumaya çalıştığı konusunda tereddüte düşüyorsunuz.
Hangisi gerçeğe daha yakın? Veriler mi, yoksa şu anda sahip olduğumuz akıl mı? Bu, her ne kadar ilk bakışta eski bir felsefi sorunun yenilenmesi gibi görünse de, bu kez sorunun boyutu çok farklı. Aklınızın yeni bir evrim sürecine doğru zorlandığını hissediyorsunuz. Klasik mantık yavaş yavaş yıkılıyor. Hepinizin de bildiği gibi, klasik mantıkta önermeler açısından hep iki seçenek vardır. “Burada bir masa var” bunlardan birisidir. “Burada bir masa yok” da diğeri... Yani ya vardır, ya da yok. Bir üçüncü şık söz konusu olamaz. Ama elektronların davranışlarına baktığınızda, bunun böyle olmadığını açıkça göreceksiniz. Öyleyse ne yapacağız, bu apaçık gerçeği yok mu sayacak, yoksa aklımızı mı kaçıracağız! Sanırım en doğrusu, her iki önermeyi de yadsımadan bir üçüncü seçeneği düşünmeye başlamak. Her ne kadar bunu kabullenebilmek akıl açısından çok kolay olmasa da...
AKIL MI GÖZLEM Mİ?
İnsan zihninin evrim sürecine baktığınızda akıl ve gözlemin hep birbirini zorladığı görürüz. Önce akıl gelir diyenlerle, gözleme değer verenler arasındaki büyük tartışmalar, yüzyıllar boyunca felsefe tarihine hep büyük zenginlikler katmış. Bu büyük döngü, aksini düşünenleri hep kızdırsa da aslında birbirini besleyerek hem gözlemlerin, hem de aklımızın gelişmesini sağlamış. Adeta birbirlerini besleyerek büyümüşler. Ama bu kez gerçekten kritik bir noktadayız. Öyle görünüyor ki, söz konusu sorunu çözmek öncekiler kadar kolay olmayacak. Bu öyle evinizin içinde değişiklikler yapmaya pek benzemiyor. Evi bütünüyle yıkıp yeniden yapmak durumundasınız. Üstelik temelinden...
Tabii bu durumda akla şöyle bir soru geliyor: Bunca yıllık emek, çaba boşuna mıydı? Tabii ki hayır ve aslında bu sorunun cevabı Yılmaz Hoca’nın ifadesinde saklı. Bu yıkıntı yeni bina için sapasağlam bir temel olacak ve bu noktaya eski bina olmadan varmak mümkün olamazdı. Tüm bunları söylerken, bilimin hiçbir zaman son sayılabilecek bir noktada olmadığını ve her yeni teoremin bir öncekinin enkazı üzerine kurulduğunu unutmamak gerek. Bu, ne ilk, ne de sonuncu. Sadece yıkıntının şiddeti ve boyutu büyük o kadar! Kitabın en önemli taraflarından bir diğeri de “kuantum fiziğini” bize sunduğu olanaklar içinde ele almış olması. Kitabı okurken geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında adeta hezeyana dönüşen ve yıldız fallarından, hastalık ve mutluluk reçetelerine varana kadar her şeyin içine sokulan kuantum kelimesinin ne denli anlamı dışına itildiğini de açıkça göreceksiniz. Zaten bu kitapları yazanlara dikkat ederseniz içlerinde bırakın kuantum kavramını anlamayı, fizikçi ya da matematikçi olanların sayısı bile o kadar az ki... Kuantum sözcüğünün pek çok soruyu beraberinde getirdiği ama cevapların uzmanlarca bile kolay bulunabilecek türden olmadığı tüm açıklığıyla gözlerinizin önüne serilecek. Belki biraz bozulacak ama çok daha etkileyici bulacaksınız.
Bunun ötesinde büyük bir bilim adamı nasıl düşünür, olgulara nasıl yaklaşır, görmek açısından bence çok kıymetli bir eser. Okumak için bir miktar fizik bilgisi gerektiğini itiraf etmem gerek ama kesinlikle çok değil. Fiziğe eskiden beri ilgili olmama rağmen aklımda fizik adına pek bir şey kalmamış olduğunu ama anlamakta zorlanmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Üstelik Heisenberg bu kitabında, diğer bazı Nobel Ödüllü fizikçilerin yaptığı gibi olayı anlaşılır kılabilmek için kuantum fiziğinden bir macera romanı oluşturma çabası içine de girmemiş! Olduğu gibi yalın ve açık bir anlatım sunuyor. Ne mesajı var, ne de iddialı bir yorumu... Anladıklarınız da anlayamadıklarınız da size kalıyor. Ama moral bozmaya gerek yok, çünkü inanın fizikçilerin de anlayamadıkları ortada... Sadece verilerle baş başasınız o kadar!
Daha önce de ifade ettiğim gibi kitabın, evrende ve çevremizde olup biteni anlama çabası içinde olan herkesi etkileyeceğini düşünüyorum. Açıkça itiraf etmeliyim ki, benim için asıl olan tarafı (Yılmaz Hoca beni affetsin) “Determinizmden Olasılığa” kısmı. Biz bilemesek de “evrenin değişmez kuralları vardır” kavramının sarsılması ve evrenin kendi içinde olasılıklara ve belirsizliklere açık olması...
Bu benim için, insanı ve düşüncesini olası belirsizliklerden kurtaran Laplace’ın Şeytanı’nın tersine düşünceyi bu belirsizliklerle besleyen, çok daha tanrısal bir pencere... Pek çok cevabı sarsıp yeni sorulara dönüştürerek sadece fiziğin değil, varoluşun da gizemini derinleştiriyor... Adeta Hayyam’ın yüzyıllar öncesinden gelen haykırışını hatırlatır gibi:
“Ezeli sırları, ne sen bilirsin ne de ben
Bu muammayı, ne sen okuyabilirsin ne de ben
Perde ardında, sen ben dedikodusu var amma,
Perde kalktı mı, ne sen kalırsın ne de ben...”
Bazen unutuyoruz ama Hayyam da matematikçiydi ve kuantum denilen olgu aslında fizikten daha çok bir matematiktir... Dediğim gibi, okumak gerek... Tozlu raflar arasında kalmış ve ortaya pek çıkmamış bu kitabı bulabilir misiniz bilmiyorum ama bulursanız kesinlikle kaçırmayın... Bittiğinde hayatınız değişecek.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163