VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
06 Mart 2010 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Bir kadını sevmek kadınlara haksızlık etmek demektir
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bir kadını sevmek kadınlara haksızlık etmek demektir

İlk karısına her biri edebiyat eseri nteliğinde mektuplar yazdı, ama hayatında iki büyük aşk daha vardı.

Belma Akçura

1980’li yılların ortası... Bulutların renginin griye çaldığı günlerdi... Beş altı kişiydik... Kolumuzun altında şiir kitapları, bildiğimiz bütün şairleri eski Galata Köprüsü’nün altında buluştururduk... Nâzım Hikmet ile başlayan, Attila İlhan, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet, Özdemir Asaf, Cemal Süreya, Metin Eloğlu, Behçet Necatigil, İlhan Berk ile yol alan, Ece Ayhan ve Can Yücel ile soluklanan şiir günleri düzenlerdik... Ben o şiir günlerinde kimsenin fark etmediği kayıp bir kuşaktım ve bütün o şairlerdi benim gizli köprü altı arkadaşlarım... Ve bütün o şiirler... Hayata tutunabilmem içindi belki de. Bilemiyorum. Zaten o günlerden aklımda kalan tek şey; onca “kalabalığın” içerisinde ne zaman kendimi yalnız hissedip kafamı bulutlara sokmak istesem, içlerinden birinin, kulağıma eğilip Asaf’ın hep aynı şiirinin hep aynı mısrasını fısıldaması olmuştur. “Dinledikçe susması, düşündükçe susması... Tek başına iki kişi olmuş kendisiyle gölgesi... Heykelini yontuyor yalnızlığın ustası...” Zamanla “Kendi heykellerini yontan yalnızlığın ustası”, kalemlerin her zaman incittiği, terk ettiği, yarım bıraktığı sonra da bir şiirde tamamladığı kadınların olduğunu o şiir günlerinden kalan tecrübemle öğrenmiştim ve artık incinmiş kadınlara yazılan şiirleri ne okumak ne de dinlemek istiyordum... Ta ki Doğan Kitap’ın Özdemir Asaf’ın ilk karısı Sabahat Selma Tezakın’a yazdığı ve kızı Seda Arun’un derlediği “Sana Mektuplar” adı altında yayımladığı kitabı elime alıncaya kadar... Kitabın kapağını bir süre açamadım. Yine de gerçekte tek başına iki kişi olmuş, dinledikçe susan, düşündükçe susan ya da heykelini yontan yalnızlığın ustası olan kimdir bilmek istiyordum. Mektupları yazan mıdır? Yoksa mektupları alan mı? Ve kitabın kapağını açtım.

SANDIKTAN ÇIKAN MEKTUPLAR
Özdemir Asaf’ın mektupları, bir çeyiz sandığından çıkıyor. İlk tutkulu aşkı, ilk eşi Sabahat Selma Tezakın’ın sandığından... Sabahat Hanım’ın çeyiz sandığının içinde kemeri gümüş tellerle işli krep saten gelinliği, bej rengi krep-döşin elbisesi, krem rengi krep-damur döpiyesi... Açık sarı renkli saten gecelik, rokoko işli hakiki ipek uçuk pembe renkli gecelik, koyu pembe renkli muare üzerine kabartma gümüş simli yatak örtüsü, etrafı fırfırlı şasesi, sarı simli beş parçalı havlu takımı... Bir de mavi tafta kurdeleyle fiyonk yapılmış mektuplar... Seda Arun bu çeyiz sandığıyla büyümüş... Ara sıra karıştırdığı olurmuş ama babası Asaf’ın annesine yazdığı bu mektuplara hiç dokunmamış... Ama bir gün; 1998 yılının ortasında, annesinden, mavi tafta kurdeleyle fiyonk yapılmış mektupları ister. Yıllardır dokunmaya cesaret edemediği babasının aşk ve ayrılık üzerine yazdığı mektupları... Yıllar içinde rengini beyaza yakın uçuk maviye dönüştürmüş taftaya sarılı mektupları, annesinden ‘kırılacak’ bir eşya gibi alır, çalışma masasının üzerine bırakır ve uzun süre dokunamaz. Ve bir gün 1944 ile 1959 yılları arasında yazılmış bu mektupların içerisinden birini çekip alır. Senelerdir açılmadığı için zarflar birbirine yapışmıştır... Özdemir Asaf’ın ilk eşine yazdığı mektupların zarflarını kızı Seda Arun her açışında anladım ki; Geçmiş; çoğu kez camı, çerçevesi inmiş kırık cam parçalarından geriye kalan ‘ayna’da kendi yüzünüzü seyretmek gibi bir şey... Tamamlamak istersiniz, tamamlayamazsınız... Her kırık cam parçasında yüzünüzün bir parça kalır... Özdemir Asaf’ın, karısına yazdığı her mektup, sayfalarını çevirdiğim her sarı yaprak, o sayfaların arasından süzülen her fotoğraf, her şiir beni, sizi belki de uzun zamandır hatırlamamakta direndiğimiz kendi geçmişimize götürmekle kalmıyor, o geçmiş her neyse onlara korkmadan dokunmamıza da izin veriyor. Bu tıpkı hiç yakalayamayacağınızı bildiğiniz halde yine de kendi gölgenize tutunarak yürümek istemek gibi... Öyle ki; Asaf’ın yazdığı aşka ve ayrılığa dair mektupları okurken unuttuğunuzu sandığınız bir şiiri, her şiir de size kendi hayatınızı hatırlatabiliyor. Mektupların arasında yüzümün unuttuğum bir parçasını bulduğum için belki de kitabı soluk almadan okudum. Çünkü size yazılmamış olsa da aşka ve ayrılığa dair her mektup şiir kitaplarının arasında unuttuğunuz gençliğiniz gibi duruyor. Tıpkı bir şairin ilk aşk ilk eş Sabahat Selma Tezakın’a yazdığı mektuplarda ‘yok’ saydığı, kendi şiir kitaplarının arasında unuttuğu kadınlar gibi... Asaf’ta unutmuştu; Biri Lavinia diye şiirler yazdığı Mevhibe Beyat; diğeri ‘Ötesi sır’ bir kadın, ikinci eşi Yıldız Moran’dı...

İLK AŞKI ONUN ’SABAH’I OLUR!
Asaf’ın Sabahat Selma Tezakın’a aşkı 1942 yılında bir üniversitenin amfisinde başlar... Hastalanır... Sabahat diye sayıklar... “Eğer başkasını sevmiyorsan veya söz vermemişsen seni pek çok, herkesten fazla mesut etmeye çalışacak kadar çok seviyorum. Ve kendimde bazı vasıfların bulunmadığını bilsem hiç böyle bir teklife yanaşmazdım. Pek yakında kendime parlak ufuklar açacağım. Yeter ki beraber olalım...” diyerek her hafta üç dört mektup yazar, pek karşılık alamaz... 1946’da evlenirler. 1942 ile 1946 arasında yazılan mektuplar “Ben’i sana anlatma” üzerine yazılmıştır. Sabahat 1950’de aile mirasından payına düşen parayı Asaf’a kendi matbaasını kurması için verir. O sıralarda dost meclislerinde okuduğu şiirlerle dikkat çeken Özdemir Asaf, matbaasını bir sanat evi gibi kullanır... Şairin tüccar olarak para kazanması kolay değildir; parasını kağıt tüccarlarına kaptırır. Dışarıda geçirdiği saatler uzar ve içkiyle arasında bir yakınlık doğar. Bu sırada hayatına Cumhuriyet döneminin ilk kadın fotoğrafçısı Yıldız Moran girince Sabahat Tezakın’ın evliliğindeki boşluk duygusu iyice derinleşir ve bir aylığına İsveç’e gideceğini söyler... Seda Arun’a göre; “Bu gidiş, gizli bir terk ediştir aslında...”

“MEVHİBE BENİM ENAYİLİĞİMİN HİKÂYESİDİR” Özdemir Asaf’ın uğruna şiirler yazdığı Mevhibe Beyat’a olan platonik aşkı, Yıldız Moran ile daha sonra evliliğe uzanan ilişkisi, ilk eşi Sabahat Selma Tezakın’ın onu terk edişinin sebebidir ama bu konu Asaf’ın yazdığı onca ayrılık mektuplarından sadece birinde geçiyor. Asaf 30 Ocak 1959’da İsveç’ye giden Sabahat Tezakın’a yazdığı mektubunda şöyle diyor: “...Fazla heyecanlı ve duygulu olduğundan yanlış anlaşılırsam diye korkmuştum... Bana olan hücumların beni üzmüştü. Kompleks’inden dolayı beni suçlu bulduğunu... ‘Çünkü... Çünküler korkunç. Hepsini biliyorsun. ...Sana kırgın olduğumu da biliyorsun... Senelerdir süren Mevhibe (Beyat) ve Yıldız (Moran) hikâyelerini... Belki de hâlâ Yıldız hikâyesi devam ediyor... Sen söylemiyorsun, ben sormuyorum. Artık olsa söyler diyemiyorum, senelerce bana söylemeden hatta aksini iddia ederek...’ diye devam ediyorsun o mektubunda. Bu konuda her zaman söyleyecek çok sözlerim var. İnşallah söylerim, şifahi ve uzun çok uzun söylerim. Şimdi kesin ve kısa cevap vereyim: Beni suçlu bulmak sana kuvvet veriyor, bunu psikolojik tahlil yoluyla mektuplarından çıkarttım. Hiç istemezdim böyle olsun, acı fakat gerçek. Bunlar benim bir iyilik duygumun yanlış aksetmesinden doğup genişleyen hikâyeler. Sana yüzde yüzünü belirttiğim için kendime kızmıyorum. Mevhibe hikâyesine istinad etmeden de senin kompleks’lerini çözümleyeceğine eminim. O hikâye benim enayiliğimin de hikâyesidir. Şimdi o da yok, o eski enayiliğimde yok. Ve şimdi galiba o herkesten çok beni üzüyor. Benim kadar kimse yüzüme vuramaz. Yıldız hikâyesi dediğin benim tarafımdan sana hikâye yapılmış bir olay. Onu da sana anlattığım için kendimi herkesten ayırıyorum. Ama şimdi sana yazmış olduklarımdan başka bir şeyim, bir hikâyem yok... Hâlâ sakladığımı umma... Ben seni hayatımın hiçbir anında unutmadım...”

MEKTUPLARDA ’UNUTULAN’ KADINLAR
Özdemir Asaf 1959’da Sabahat’ın peşinden İsveç’e gider, birlikte Avrupa’yı dolaşır dönerler bir yıl sonra 1961’de ayrılırlar. Aslında ‘ayrılmazlar’ kızı Seda Arun, Özdemir Asaf’ın annesi Sabahat Tezakın’a duyduğu aşkın evlilikleri sırasında da ayrıldıktan sonra da sürdüğünü söylüyor. Yıldız, Mevhibe... Onlar yok... Bu kadınlar şairin hayatına hiç girmemiş, bu kadınlarla hiç aşk yaşanmamış gibi... Oysa Özdemir Asaf dememiş miydi? “Kadınları sevmek bir kadına haksızlık etmek demektir / Bir kadını sevmek kadınlara haksızlık etmek demektir” diye... Şairin, enayilik olarak değerlendirdiği Mevhibe, şiirlerinin Lavinia’sı; Yıldız Moran evlendiği ikinci eş ve kendisine üç çocuk veren muhteşem bir âşıktır... Kitabı bitirdiğimde aklımda bütün bu mektupların arkasına gizlenmiş, bir kadına unutturulmaya çalışılan başka kadınların gölgesi kaldı. Sabahat Tezakın’ın yerine ben incindim. Kitap içimde derin bir yalnızlık duygusu bıraktı... Şairin, ne kadar severse sevsin hayatındaki bazı kadınlar tarafından aslında hiç affedilmemiş olduğunu gördüm... Bir şairin bankacı eşi Sabahat Tezakın’ın çeyiz bohçasında özenle sakladığı şeyin; aslında mektuplar değil, kendi heykelini kadınlarla yontan bir şairi, tam da kendisini gördüm... Bohçanın altında ise bir bankacı kadının muhteşem gururunu... Asaf, Atatürk’ün İnönü’ye emaneti Asıl adı Halit Özdemir Asaf Arun’dur. Şebinkarahisar kaymakamı Mehmet Asaf Bey’in oğludur. Atatürk’ün çalışma arkadaşı Mehmet Asaf, rahatsızlanıp hayata veda edince Atatürk, İnönü’den Özdemir’in iyi bir okulda okutulmasını ister. Önce Fransız Lisesi’ne yazdırılır, ardından Galatasaray Lisesi’ne devam eder. Özdemir, İstanbul’da Acıbadem’deki köşklerinde kadınların arasındaki tek erkek olarak büyür. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur. İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam ettiyse de 1947’de yüksek öğrenimini yarıda bırakır. Zaman ve Tanin gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. İlk yazısı 1939’da Servetifünun-Uyanış dergisinde çıkar. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacılık yaşamına girer. Kendi şiir kitaplarını bu matbaada basar. 1955’te Yuvarlak Masa Yayınları’nı kurar. İkilikler ve dörtlüklerden oluşan ilk şiirlerinde yoğun bir söyleyiş özelliği göze çarpar. İnsan teması üzerinde durur. Çok kullandığı sevgi, ayrılık, ölüm temaları, son dönem şiirlerinde giderek yerini kaçış ve umutsuzluğun tedirginliğine bırakmıştır.

***

’Lavinia’ şiirindeki kadın
Özdemir Asaf “Herkesin bir hikâyesi vardır ama herkesin bir şiiri yoktur” der... İlhan Selçuk’un ilk eşi Mevhibe Beyat’a yazılmış bir şiir vardır. Lavinia... Özdemir Asaf’ın şiiri... Mevhibe Beyat’a kısa süren evlilikleri ve tutkulu aşklarla geçen hayatı boyunca pek çok isim takılmış; Violetta, Gilda, Marlin... Mevhibe, Oktay Akbal’ın hikâyelerinde Hisya olmuştur. Özdemir Asaf’ın ise karşılık bulamadığı bir Lavinia’sı... Sana gitme demeyeceğim / Üşüyorsun ceketimi al/ Günün en güzel saatleri bunlar/ Yanımda kal/ Sana gitme demeyeceğim/ Gene de sen bilirsin/Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim/İncinirsin/ Sana gitme demeyeceğim/ Ama gitme Lavinia/ Adını gizleyeceğim / Sen de bilme Lavinia Özdemir Asaf bu şiiri 1960’da bir edebiyat matinesinde okur...

***

“Babamın yazdıklarında ne varsa hayatında da o var”

Özdemir Asaf mektuplardan önce sizin için ne ifade ediyordu, Bu mektuplardan sonra ne ifade etti?

Yaşadığı gibi yazmış yazdığı gibi de yaşamış biri olduğunu gördüm. Mektuplardan sonraki Özdemir Asaf yine benim bildiğim tanıdığım biri olarak karşıma çıktı...

Sizinle baba-kız ilişkisi nasıldı?
14 odalı bir köşkte kadınlarla büyüdüm. Ailenin bütün kadınları baskındı. Bütün o şaşaanın içinde maddenin olmadığı ama duygunun olduğu bir evde büyüdüm... Babam bana her zaman kişi olarak davrandı, her zaman bilgi aktardı. Bana Özdemir Asaf’tan duygusu kaldı. Ben de evde akılla duygu çatışması arasında kaldığımda hep duyguyu seçtim. “Duygularımı aklıma emanet ettim. Şimdi o onun yaramazlıklarını çocuksu bir ilgiyle gözlemektedir” diyor ya... Ben buyum. Ben o mektuplar da aslında ‘hiç affedilmemiş bir adam’ gördüm...

Sizce anneniz babanızı affetti mi?
Aile içerisinde öyle büyük kırgınlıklar yaşanmadı. O dönemlerdeki ilişkilere bakın; bütün ilişkilerde estetik bir kaygı var, yaşam da estetik üzerine... Babaannem yedi yıl evli kalmış, ölen eşinden her zaman büyük bir saygı ile söz ederdi. Bu öyle bir büyük yumak ki içinde bütün duygularımız hırslarımız, küskünlüklerimiz, incinmelerimiz var. Fakat bunlar teker teker değil, bir bütün olarak ilişkide bütün zarafetiyle karşımıza çıkar. Annem ile ayrıldıktan sonra bile evlilik yıldönümlerinde hediyesini alır, gelirdi.

Ayrılık nedenlerini yazarken annenizin gerçek incinmelerine başka kadınlara aslında hiç dokunmamışsınız. Ve o mektuplar da o kadınlar hiç olmamış hiç yaşanmamış gibi duruyor. Neden? Bu ilişkiler içerisinde başka kadınların varlığı mektuplarda yokmuş gibi görünebilir ama Lavinia vardı, Yıldız vardı, annem vardı... Babam hastanede iken, ölürken de hep beraberlerdi. Bunların hepsi kalıcı aşklardı. Annemle ayrıldıktan sonra da görüşmeleri devam etti. Öyle özel olarak bir araya gelmezlermiş ama bir davette annemle Yıldız karşılaşır, konuşurlarmış.

Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam