VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Şubat 2015 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Bir kaktüsün peşinde
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bir kaktüsün peşinde

Fransız şair, oyun yazarı, senarist ve yönetmen Antonin Artaud hayatının en çaresiz evrelerinden birini geçirdiği Meksika’daki mistik “peyote” deneyimlerini, “Tarahumaralar Ülkesine Yolculuk” adlı kitabında ayrıntılarıyla anlatmış. Şamanik kültürlere ve ritüellere ilgi duyanlar için Artaud’nun notları özel bir deneyim niteliğinde.

BURAK ELDEM


Birkaç minik parçası tüketildiğinde insanın algı sistemini ciddi biçimde etkileyerek tuhaf ve ürpertici hayaller gördüren, halüsinojen etkileri herkesçe malum bir kaktüs marifetiyle yaşanan “trip”lerle ilgili bir günce, bugünün okuruna pek de ilgi çekici gelmeyebilir. Ama söz konusu deneyimleri yaşayan kişi, yirminci yüzyılın sıradışı sanatçılarından Antonin Artaud olunca, işler biraz değişiyor.

İzmir kökenli bir Yunan ailenin çocuğu olarak Marsilya’da doğan bu Fransız şair, oyun yazarı, senarist ve yönetmen, hayatının en çaresiz evrelerinden birini geçirdiği Meksika’daki mistik “peyote” deneyimlerini, çok da fazla bilinmeyen “Tarahumaralar Ülkesine Yolculuk” adlı kitabında ayrıntılarıyla anlatmış.
Yeni dünyanın Aztekler soyundan gelen Tarahumara kabilesiyle birlikte geçirdiği günlerde, içinde yer aldığı şamanik ritüeller, Artaud’nun acılı zihinsel süreçlerine ışık tutan bu notlarda dile getiriliyor. Her şeyin merkezinde “algılar”, “gerçeklik” ve elbette halüsinojenlerin şahı Peyote var.

MÜTEVAZİ FAKAT BİR O KADAR DA ETKİLİ

Artaud’nun deneyimlerini anlayabilmek için, ilkin bu basit ve sıradan görünüşlü kaktüsün doğasına ve mütevazı görünüşünden beklenmeyecek kadar şiddetli etkilerine kısaca değinmek gerek. Kuzey Amerika kıtasının güney bölgelerine, ağırlıklı olarak da Meksika’ya özgü dikensiz bir kaktüs olan Peyote’nin adı, eski Aztek (Nahuatl) dilinde “parıldamak” ya da “ışıldamak” anlamındaki bir sözcükten geliyor. Söz konusu ışıltı, bitkinin gövde ve çiçeğinin zarif görüntüsünden mi geliyor, yoksa insan bedenine alındığı anda yarattığı o garip zihinsel süreç için “ışıltı” yakıştırması mı yapılmış, orası belirsiz. Antropolojik kaynaklara bakılırsa, Peyote bu bölgede en az beş bin yıldır “spiritüel amaçlarla” kullanılan ve tüketilen, gizemli bir bitki. Yani, bu toprakların eski sahipleri Aztek’ler ve Toltek’lerden en az üç bin yıl daha geriye giden bir tarihten söz ediyoruz, Peyote kullanımına değindiğimizde.
Kaktüsün bünyesinde bulunan “meskalin” adlı madde, oldukça güçlü etkilere sahip, fenetilamin sınıfından bir alkaloid. Zihnin çalışma biçimini ve algıları “trip” sırasında hatırı sayılır biçimde etkilediği ve bir dönemin popüler halüsinojeni LSD’ye (liserjik asit dietilamid) çok benzeyen deneyimler yaşattığı biliniyor. Yalnızca Yeni Dünya’da değil, dünyanın birçok yerindeki şamanik kültürlerde tarih boyunca konsantrasyon için zihnin çalışmasını etkileyen otlar ve çiçekler kullanıldığı düşünülünce, meskalin ile “trans” sağlayan Peyote’nin Meksika kabilelerindeki popülerliği ve önemi şaşırtıcı değil. Ancak bu çöl kaktüsünü dünya çapında ünlü kılan kültürel unsurların rol ve önemini de küçümsememek gerekiyor.


Peyote, Batı dünyasında büyülü heyecanlar yaratmaya hiç kuşkusuz, 1960’larda Amerikalı yazar ve antropoloji öğrencisi Carlos Castaneda’nın sansasyonel kitabı “Don Juan’ın Öğretileri” sayesinde başladı. Castaneda, Meksika’daki Sonora bölgesinin sakinleri olan Yaqui’lerin “bilge şamanı” olarak tanıttığı Don Juan Matus’un yanında geçen “çıraklık eğitimi”ni anlattığı kitabını 1968’de yayımladı. Elbette, bu anlatının merkezinde yalnızca Azterklerin torunu bu Yaqui şamanı değil, kurgunun bütününde en az onun kadar ağırlığı olan Peyote de yer alıyordu. İnsan zihni üzerindeki çarpıcı etkileri, Don Juan’ın anlatımı içinde “bir başka gerçekliğe” kapı açıyordu sanki ve bu da Batı’nın arayış içindeki gençliğine heyecan verici geliyordu.
Aslına bakılacak olursa, Castaneda’dan epey önce, meskalin ile yaşanacak zihinsel deneyimlerin niteliğine ilişkin, entelektüel dünyadaki ilk çarpıcı çalışma, Aldous Huxley’den gelmişti. Peyote ve ondan elde edilen meskalin üzerine yazılmış birkaç akademik makaleyi okuduktan sonra merakı uyanan Huxley, insan bilinci üzerine yapılacak cüretkâr bir araştırmada kendini gönüllü olarak “denek” rolüne yerleştirmeyi istiyordu. Bu amaçla, meskalin üzerine araştırmalar yapan Dr. Humphrey Osmond’la bağlantı kurdu ve sonuçta, 1953 Mayıs’ında doktorun Los Angeles’taki evinde sekiz saat süreyle ünlü meskalin deneyimini gerçekleştirdi. Beklentisi, bilincin sınırlamalarından kurtulmuş bir zihnin ulaşacağı aşkın (transandantal) bir “farkındalık” halini yaşamaktı.

Sonradan kaleme aldığı notlarında deneyimin onun düzgün düşünme yeteneğini azaltmaksızın, “büyüleyici” görsel açılımlar yarattığından ve “farklı bir gerçeklik algısı”na kapı açtığından söz ediyordu. Tüm bunları kaleme aldığı makalesi, 1954 yılında küçük bir kitapçık olarak yayımlanacak; bu çalışmanın adını Huxley, William Blake’in bir şiirinden esinlenerek “Algı Kapıları” koyacaktı.
Huxley gibi bir ismin meskalin ile yaşadığı deneyimlere ilişkin anlattıkları, Batı’nın popüler kültür dünyasında yankı bulmakta gecikmedi. 1960’ların efsanevi rock müzisyenlerinden Jim Morrison, bu kitabın adından esinlenerek kurduğu gruba “The Doors” (Kapılar) adını verecekti.

Kendini Beat Kuşağı ile Hippy kültürü arasında bir köprü olarak gören Amerikalı yazar Ken Kesey ise, “Biri Guguk Kuşu Yuvasının Üzerinden Uçtu” adlı ünlü romanını, bir Peyote tribi sırasında tasarladığından söz edecekti. LSD’nin “zihin açıcı” (psychedelic) etkilerinden söz ettiği ve bu alanda deneyler yaptığı için Harvard’daki görevinden kovulan ünlü psikolog Timothy Leary de, Peyote ritüellerine katılıp etkilerini test edecekti. Castaneda’nın Don Juan’la ilgili anlatılarının etkisi de eklenince, Peyote birdenbire altmışlı yılların sonlarındaki “çiçek çocukları” kültürünün mistik fetişlerinden biri haline geldi. Başka bir gerçeklik, başka bir algı ve zihnin “farklı bir durumu” üzerine tezler, 1970’ler boyunca da sık sık tartışılacaktı.

Antonin Artaud’nun “Tarahumaralar Ülkesine Yolculuk” adlı kitabı, tüm bu popüler dalganın Batı’da “trend” olmasından yaklaşık otuz yıl kadar önce yaşanan sıradışı bir deneyime tanıklık ettiği için ilgiyi hak eden bir yapıt. Uzun süre gölgede kalmış olmasının nedenlerinden biri, kitabın İngilizce çevirisinin 1976 gibi geç bir tarihte yayımlanması olabilir. İngilizce’ye “Peyote Dansı” adıyla aktarılan kitap, Artaud’nun 1936 yılında Meksika’ya yaptığı bir ziyaret sırasında yakın ilişki kurduğu Tarahuma kabilesinin spiritüel gelenekleri ve şamanik ritüelleri üzerine kurulu. Deneyimlendiği ve yazıldığı tarihlerin, Batı kültürel dünyasınca kabullenilmesi için biraz erken bir tarih olduğu söylenebilir.

UYURGEZERLİK ALIŞKANLIĞI

Bu noktada, “başrole” yükselttiğimiz Peyote’yi bir süreliğine kenara bırakıp, Artaud’nun kişiliğine ve hayatına biraz değinmekte yarar olabilir. Meksika’da bu halüsinojen kaktüs ve onun ardındaki şamanik kültürle tanışıklık yaşayan bu Fransız yazar, daha dört yaşındayken ağır bir menenjit geçirmiş ve bu hastalığın izleri, çocukluğu ve ergenliği boyunca üzerine yapışarak tüm hayatını etkilemişti. Nevralji ve kronik depresyondan da mustarip olan Artaud, Fransız ordusunda askerlik yaparken ortaya çıkan “uyurgezerlik” alışkanlığı nedeniyle ordudan atılmış, daha sonra da bir sanatoryumda tedavi görmek durumunda kalmıştı. Bu süreç boyunca Artaud, iki ayrı “bağımlılık” ile eşzamanlı olarak tanışacaktı: Rimbaud ve Baudelaire gibi ustaların yapıtları aracılığıyla bağlandığı şiir ve sanatoryumdaki tedavisi sırasında doktorlarınca kullanılan uyuşturucular.
Zihinsel rahatsızlıklarının tüm dezavantajlarına karşın Artaud, yirmili yaşlarından itibaren çok yönlü bir yazar ve sanatçı olarak Fransız kültüründe iz bırakmayı başardı. İlk şiirleri La Nouvelle Revue Française dergisinin editörü Jacques Rivierè tarafından yayımlanmaya değer bulunmamıştı ama bu konudaki ısrarlı yazışmaları, Artaud’nun ilk önemli kitabını ortaya çıkardı. Şiirin yanı sıra tiyatro ve sinemayla da yakından ilgileniyor, bu alanlardaki üretimin her aşamasında emek veriyordu: Bir oyun yazarı, bir senarist, bir aktör ve bir yönetmen olarak kendini kabul ettirmiş, sıradışı yaratıcılığıyla kimilerinde hayranlık, kimilerinde tepki uyandırmaya başlamıştı. Bazılarına göre “eşine az rastlanır bir dahi”, bazılarına göreyse “fazla cüretkâr bir deli”ydi.

Gerçeküstücülük akımının öncüleri arasında yer aldı; 1928’de senaryosunu yazdığı “The Seashell and the Clergyman” (Deniz kabuğu ve Rahip) Salvador Dali ve Luis Bunuel’i o kadar etkiledi ki, “Endülüs Köpeği” (Un Chien Andalou) adlı film bu etki sonucunda ortaya çıktı. Avangard tiyatronun yaratıcılarındandı; “vahşet tiyatrosu” kavramını ortaya attı ve radikal, çarpıcı gösteriler sahneye koydu.

Ancak yaşamı boyunca mental problemleri peşini bırakmayacak; bağımlılık geliştirdiği afyon türevleri ve diğer uyuşturucular nedeniyle acılı günler geçirecekti. Meksika’daki Tarahumara yolculuğu, aslında bir anlamda kurtuluş ya da şifa arayışıydı.

Yerli şamanların “Ciguri” adı altında tanrısal bir kimlikle buluşturdukları Peyote otunun yaşattığı alternatif bilinç düzlemini spiritüel kavramlarla açıklamaya çalışırken, dahil olduğu ritüellerde yaşadıklarını zihnine kaydetti. İşte “Tarahumaralar Ülkesine Yolculuk”u, tüm bunları göz önünde tutarak okumakta yarar var. Kolay okunan bir kitap olduğunu söyleyemem. Ama şamanik kültürlere ve ritüellere ilgi duyanlar için, Artaud’nun bu ilginç notlarını incelemenin özel bir deneyim olacağı kesin.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam