VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Nisan 2012 Pazar | Anasayfa > Haberler > Bir ölünün kendi ağzından kısa hayat hikâyesi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bir ölünün kendi ağzından kısa hayat hikâyesi

Mükemmel evlat, çalışkan öğrenci, dürüst Marcus küfretmeseydi eğer, olaylar başka türlü gelişebilirdi.

Perihan Özcan

Ah Marcus, ah... Annesiyle yaptığı anlaşmaya uyacaktı. Kesecekti Olivia’yla ilişkisini. Bir daha görüşmeyecekti onunla. Uzak tutacaktı kendinden onu. Şüphesiz güzel ve belli ki iyi yetiştirilmişti, ama sevgili olmak için bunlar yetmezdi. Başına çok bela açardı o kız. Bileğindeki jilet izinden belliydi. “Böyle bir şeye kalkışacak kadar hasarlı bir kız” ona göre değildi, olamazdı. “Bileğini kesmeye kalkmış biri olmadığı sürece” istediği kızla istediğini yapabilirdi. “Büyükbabasına, babasına, kuzenlerine benzememek, kasap dükkanında çalışmamak için” oradaydı Marcus. “İçi gözyaşı dolu” bir kıza teselli olmak için değil. Davranışlarına dikkat etmeliydi. Yoksa okuldan atılır, askere alınır, Kore’ye savaşmaya gönderilir ve tabii ki geberip giderdi.
Alelade seçİmler
korkunç sonuçlar
Ama ne yaptı? Derste göremeyince, zorunlu şapel ziyaretlerine gitmediğini öğrenince kaldığı yurdu aradı. Okuldan ayrılıp eve gittiğini duyunca da ahmak gibi kafasında kurmaya başladı. Herhalde annesinin hastane odasında yirmi dakika boyunca kendisine Miss Hutton diye hitap etmesine bozulmuştu... Taburcu olduktan sonra aramamasına içerlemişti... Ve... Ve bir kenara fırlatılmaya dayanamayıp intihar etmişti!
Ah Marcus ah!.. Olivia’nın kendisi için canına kıydığına nasıl da inanmıştı. Uygun kelimeleri arayarak ve asla bulamayarak dekana bunu izah etmeye çalışıyordu ki, “Bu genç hanımı hamile mi bıraktınız” sorusuyla kendine geldi. Yanıtı elbette “Hayır”dı. Topu topu bir kez arabada, birkaç kez de hastane odasında dudaklarını aralayarak en azgın uzvundan memnun etmişti onu Olivia. O kadar. Ama şimdi hamile olduğunu, sinir krizi geçirdiğini ve bir psikiyatri merkezinde yattığını duyuyordu. Kulaklarına inanamıyordu. O dolgun dudaklarını aralayarak başkalarını da memnun ettiğine nasıl inanmak istemediyse, hamile olduğuna da ona haber vermeden, sanki bir gecede, belki de Winesburg Üniversitesi’ne gelmeden önce ve adeta Bakire Meryem gibi inanılmaz bir biçimde inanmak istemiyordu. Dekanın asap bozucu bir sükûnetle bıkıp usanmadan yinelediği soruları, giderek artan bir asabiyetle yanıtlıyordu.
“Ama hamile olması imkânsız.”
“İmkânsız değil ve hamile.”
“O kişi ben değilim.”
“Hastanede aranızda olanlar hakkında rapor edilenler tersini söylüyor.”
“Ne söylediği umurumda değil. Ben Olivia’yla cinsel ilişkiye girmedim. Ben kimseyle cinsel ilişkiye girmedim. Bu dünyada kimseyi hamile bırakmış olamam. Bu imkânsız!”
“Şimdi öğrendiklerimizin ışığında, buna inanması zor.”
“S*ktir, zormuş!”
Ah Marcus, ah... Mesele sadece Olivia değildi. Öfkesine yenilmeseydi her şey başka türlü olabilirdi. Üniversiteyi dereceyle bitirir, saygın bir hukukçu olabilirdi.
Ama “sabır frenleri” tutmuyordu artık Marcus’un. Koşer kasabı olan babasının yanında çalışırken öğrendiklerini uygulayamıyordu. Dükkanda, kıçlarına bakıp temizliğinden emin olmak için tavukları havaya kaldırmasını isteyenlere bir gün olsun ses çıkarmamıştı. Evine teslim ettiği siparişleri bebek tartısı ile tartıp tek tek inceleyen müşteriye de hiç patlamamıştı. Ne zaman biraz gecikse telaşa kapılan, akıl almaz tahminlerde bulunarak onu bunaltan babasına hiç sesini yükseltmemişti.
Ama artık sabredemiyordu işte. “Tek başına karşıdan karşıya bile geçemeyeceğine” inanır hale gelen babasını “kendi elleriyle öldürmemek için” evden uzaklaşması pek işe yaramamıştı. Cuma ve cumartesi akşamları garsonluk yaptığı birahanede “Hey Yahudi! Baksana” diyen serserilere gösterdiği tahammülü oda arkadaşlarına gösterememişti mesela. Dekan onu odasına ilk davet ettiğinde ikili ilişkilerini ve dini inancını sorgularken, “İngilizce’deki en güzel sözcüğü” içinden tekrar etmişti: “Öf-ke!” Sonra “hoşgörü”den bahseden dekana “Siz de bana biraz hoşgörü gösterseniz nasıl olur?” demiş ve eğilip masasının kenarına bir yumruk indirmişti. Ne hoşgörüsünden bahsediyordu ki dekan? “Laik” bir eğitim kurumu olan üniversitede beyaz Hıristiyan öğrencilerin derneği ayrı, Yahudilerinki ayrıydı. Şapele gitmek şarttı. Ve bütün bunlar sanki çok doğalmış gibi kabul görüyordu.
O gün, hatta daha sonrasında olanlar unutulabilirdi belki. “Mükemmel evlat”, çalışkan öğrenci, “dürüst” Marcus küfretmeseydi eğer, olaylar başka türlü gelişebilirdi. Fakat ne yazık ki “o güzelim, meydan okuyan ‘S*ktir git’ kasabın oğlunun yirminci yaşına girmeden üç ay önce işini bitirdi.” Marcus Messner, “insanın en alelade, en önemsiz ve hatta gülünç seçimlerinin, korkunç ve anlaşılmaz biçimde oransız sonuçlara yol açabileceğini” ne yazık ki öğrenememişti.
KİŞİSEL BİR MUHASEBE
1950’ler, orta sınıf çekirdek Yahudi aile, ergen erkek ruhu, ırkçılık, penis, ölüm, toplum baskısı, hakim anlayışın insanları tektipleştirmesi, hayallerinin peşinde koşmak, öteki olmak, ihanet Philip Roth’un “Öfke”den önce de işlediği konular. “Öfke” de diğerleri gibi onun hayatından izler taşıyor. Farkı, hikâyenin kahramanı Marcus Messner’in olayları morfin etkisi altındayken ölümle yaşam arasında kaldığı bir zaman aralığında, çekilmez bulduğu hayatına belki de katlanabildiği ender anlarda, bilinci de bedeni gibi karıncalanırken ve acılarından kurtulmuş bir ölüyken anlatması. Morfinin müsaade edeceği kadar dağınık ve kısa, ölümün mümkün kılabileceği kadar samimi bir yüzleşme “Öfke”. Kişisel bir muhasebe. “Öfke” Roth’un en iyi romanı değil, ama onu iyi anlatan ve sizi diğer romanlarına yönlendirecek derecede güçlü bir hikâye.

Philip Roth kimdir?

Amerikan edebiyatının bol ödüllü yazarı 79 yaşındaki Philip Roth’un otuz bir romanının onu Türkçe’ye çevrildi. “Aldatma”, “Bir Komünistle Evlendim”, “Bir Sahtekâr Olarak Hayatım”, “İnsan Lekesi”, “Ölen Hayvan, Pastoral Amerika”, “Shylock Operasyonu”, “Portnoy’un Feryadı” isimli romanları Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı. Sokaktaki Adam ve Öfke ise Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. Yazarın dört romanı ile bir kısa hikâyesinin filmi de çekildi. Filmlerde ünlü oyuncular rol aldı:
- İnsan Lekesi
(Anthony Hopkins-Nicole Kidman)
- Elegy adıyla Ölen Hayvan
(Penelope Cruz-Ben Kingsley)
- Goodbye Columbus
(Richard Benjamin-Ali Macgraw)
- Battle of Blood Island adıyla Expect The Vandals (Richard Devon-Ron Gans)

Paylaş