VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Kasım 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Bir roman kahramanı olarak Fatih Sultan Mehmet
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bir roman kahramanı olarak Fatih Sultan Mehmet

Ahmet Ümit, merakla beklene ve ismi muhtemelen ""Hüzünlü Şehzade"" olacak olan yeni romanınını, bir bölümle birlikte ilk kez anlatıyor.

Ahmet Ümit

Gerçek kişilikleri yazmaktan her zaman çekinmişimdir. Hele bu insanlar tarihi kişiliklerse... Ama romanlarınızda bu ülkenin tarihine, kültürüne göndermeler varsa gerçek kişilikleri anlatmak da kaçınılmaz oluyor. Yeni romanımda yolum, Fatih Sultan Mehmed’le kesişti. Yüz elli yıl önce kurulmuş bir devleti koca bir imparatorluğa dönüştüren adamla... Kendini Büyük iskender, Jül Sezar gibi hükümdarlarla kıyaslayan, savaşçılığı, dinmek bilmez hırsı, şairliği, bilim severliğiyle karmaşık bir kişilik. Belki de ülkemizin bugününü anlamak için anahtar kişiliklerden biri... Ama sorun şu ki, tıpkı Bab-ı Esrar’da Şems ve Mevlana’yı yazarken olduğu gibi Fatih Sultan Mehmed konusunda da hem kaynak sıkıntısı, hem de kaynak bolluğunu yaşıyorum. Kaynak sıkıntısı var; çünkü varolan metinler, vesikalar ya Fatih’i göklere çıkartıp, tanrısal anlamlar yüklüyor ya da onu olumsuzlamak için her türlü dedikoduyu malzeme yapıyor. O zaman yazara satır aralarını okumak düşüyor. Yazılmış bütün metinleri gözden geçirmek, varsa tarafların hem fikir olduğu nitelikleri yazmak ya da bir vesikanın dipnotundaki ayrıntıları yakalamak, karakterinizin çocukluğunu, gençliğini ve bütün kişiliğini böylece resmetmeye çalışmak. Zor iş ama çok zevkli. Yazarken hem öğreniyor, hem eğleniyorum. Umarım kitap bittiğinde okurlarım da benim gibi hissederler...


“Yedi tepeli şehri, ancak
yedinci padişah fethedebilir.”
“Kudretimizin sana erişemeyeceğini mi sanıyordun?”
Hayır, aynadaki o saldırgan adam değil konuşan. Daha etkileyici, daha buyurgan, kendinden son derece emin bir ses.
“Yaptıklarından bihaber olacağımızı mı düşündün?”
Hayatımda hiç duymadığım ama sahibinin kim olduğunu çok iyi bildiğim bir ses; iki gündür yaşadığım o tuhaf olayların merkezindeki adamın sesi. İki denizin ve iki karanın sultanı, Konstantinopolis’i feth eden, Osmanlı devletini bir imparatorluğa dönüştüren genç bir hükümdarın sesi. Osman oğlu Orhan oğlu Murad oğlu Bayezıd oğlu Mehmed oğlu Murad oğlu, Mehmed’in sesi.
Onun kim olduğunu bilmek beni hiç şaşırtmıyor. Bir de şu tedirginlik olmasa... Evet, gerginim, endişeliyim, ne endişesi korkudan öleceğim nerdeyse? Yoksa neden başımı kaldırıp bakmayayım? Evet, dizlerimin üzerine çökmüşüm, gözlerim yerdeki ipek halıya bakıyor. Halının üzerinde güller, karanfiller, laleler, envai çeşit renklerde çiçeklerden oluşan bir cennet bahçesi. Otoriter sesin sahibi konuşmadığı zaman kesin bir sessizliğin çöktüğü odada ıtırlı hoş bir koku var. Bu hoş koku ve sessizlik, korkumu iyice artırıyor. İki yanımda kıpırtısızca dikilen insanların ayaklarını görüyorum. Ayakkabıları, tam da seçemediğim elbiseleri, duruşları, hiçbirşey alışıldık değil. Bambaşka bir dünya, bambaşka bir alem, bambaşka bir zamanın içindeyim. Gündüz vakti olmasına rağmen ışık bile bir tuhaf parıldıyor; sanki tanrısal bir güç güneşi tül bir perdeyle kaplamış gibi...
“Söylesene bre adam, neden konuşmazsın? Yoksa senin de mi dilini kestiler?”
Dilini mi kestiler derken bizim Akın’a gönderme mi yapıyor acaba, olan bitenden haberim var mı demek istiyor, anlayamıyorum ama ses artık sabırsız, neler yapabileceğini hissettirecek kadar tehditkar... Başımı kaldırırsam saygısızlık edeceğimi düşündüğümden,
“Ne konuşmamı emredersiniz kıymetli hünkarım?” diye karşılık vermeye çalışıyorum.
“Yüzüme bakarak konuş,” diye paylıyor. “Nasıl bir ulemasın sen böyle?”
Ona bakmam için izin vermesine rağmen, duyduğum ürkü, yoksa saygı mı demeliyim öyle büyük ki hemen doğrulamıyorum.
Bir kahkaha çınlıyor odanın ıssızlığında.
“Pek bir mahçup olmuş bu yeni zaman ulemaları... Bizim mübarek Molla Gürani ne şehzade dinlerdi, ne hükümdar... ”
Huzurda bulunanlar da gülüyorlar, tabii edeblice... Gülüşmelerden cesaret alarak sonunda kaldırıyorum başımı. Altın bir tahtın üzerinde, uzun yüzünü düzgün bir sakalın süslediği genç bir adamla karşılaşıyorum. Tıpa tıp Bellini’nin portrelerindeki Fatih Sultan Mehmed. Bedenine rahatça oturan haki renk, uzunca bir elbise giymiş, onun üzerinde de yakaları kürklü mavi bir kaftan. Başında, parlak tüylü bir sorgucun renklendirdiği beyaz bir sarık var. Sarığın saklayamadığı geniş alnının bitiminde, gergin kaşlarının altındaki kara gözleri eğlenceli bir merakla bakıyor benim renkten renge giren yüzüme. Kartal burnunun gölgesinde kalan üst dudağının üzerindeki karanfil bir bıyık, o konuştukça usulca kıpırdanıyor.
“Allah inayetini üzerinden eksik etmesin, Molla Gürani, bir kez dahi eğilmemiştir tahtımızın önünde... Molla Hüsrev de öyle... Ulema dediğin de öyle olmalıdır. İlim, her zaman hükümdardan daha güçlüdür. Bu toprakların tarihi, ilimin önemini kavrayamayan nice mağlup hükümdarların hikayeleriyle doludur...”
Alimlere yaptığı övgüden cesaret alarak, kendimi gösterme zamanının geldiğine karar veriyorum.
“Elbette kudretli hükümdarım. Alimlere, ulemalara gösterdiğiniz teveccüh bilinen konudur. Onları o kadar çok onurlandırdınız, onlara o kadar çok şeref bahşettiniz ki, bir düğün sofrasında sol yanınıza aldığınız Molla Hüsrev’in sağınızda oturan Molla Gürani’yi kıskanıp size küsmeye cesaret ettiği de bilinen bir hakikattir..”
Genç padişahın kaşları iki mızrak gibi çatılıyor
“Böyle ahmakça hikayelere, ancak ahmak insanlar inanır.” Gülüşmelerin ısıttığı makam anında buza kesiyor. Çıt yok. Kendi sözlerinin yarattığı sessizliği yine kendisi bozuyor. “Mübarek hocalarım Molla Gürani de, Molla Hüsrev de dünya malını hiçe saymış ulu kişilerdi. Sofrada bana yakın oturmak şöyle dursun, ısrarlarıma rağmen çoğu zaman gelmezlerdi ziyafet davetlerime.” Tepeden tırnağa süzüyor beni. “Senin alimliğin, ilime değil de böyle rivayetlere dayanıyorsa işin zor hoca.”
Kaş yapayım derken göz çıkartmak buna denir işte. Az konuş Müştak... Çok düşün, az konuş... Hal ve davranışın ama hepsinden önemlisi sözlerin... Hepsine dikkat edeceksin... Hele dünyayı çözüp bağlayan bir padişahın karşısındaysan...
“Ey, benim anlayışı sonsuz padişahım,” diyerek boynumu büküyorum. “Karşınızda dili dolaşan bu münasebetsiz kulunuzu lütfen bağışlayın. Haklısınız, yaptığım teşbih yersizdi. Tabii biz yıllar sonra okuyoruz olanları, o sebepten hakikatle, tevatür birbirine karışabiliyor... Yoksa hocalarınızın ne kadar değerli insanlar olduklarını bilmez değilim...”
Sözlerim onu yumuşatmıyor.
“Niyse... Niyse...” diyerek kesiyor sözümü. “Gelelim asıl meseleye... Kimdir, bize baba katilliği iftirasını atan o kendini bilmez.”
Demek hakkındaki suçlamadan da haberdar. Hükümdarın yanındaki çam yarması gibi iki zülüflü baltacı sanki üzerime atılacakmış gibi ters ters bakıyor yüzüme. Kanım çekilecek gibi oluyor, bütün bedenim gibi tir tir titriyor. Dağıttığımı toplamaya, döktüğümü doldurmaya çalışarak başlıyorum açıklamaya:
“Ey, şevketli padişahımız, sizin parlak gönül aynanızdan ne saklanabilir ki... Hiç şüphe yok ki, zaman içinde bazı bedbahtlar, kendi sinsi menfaatleri için, iyilik ve yücelik timsali olan siz ulu hakanımıza ve soylu ailenize kara çalmaya yeltenmişlerdir. Ama ne mutlu ki, başta bu kulunuz olmak üzere aklı başında hiçbir ademoğlu bu iftiraya inanmamıştır.”
Korkuyla karşısında titrememe rağmen, bu sözleri yanyana getirebilmem, hoşuna gitmiş olmalı ki, çatılmış kaşları henüz açılmasa da bıyıklarının köşesinde belli belirsiz bir gülümseme kıpırdanıyor.
“Hoca, hoca,” diyor yanıldığımı suratıma çarpan bir sesle. “Bizzat sen değil miydin, bu iş nasıl olmuş diye kafa yoran? O kitapların sayfalarını karıştırırken seni görmedik mi sanırsın?”
İşte şimdi mahvoldum diye geçiriyorum içimden, derhal bir şeyler yapmam gerek. An bu andır, ya şimdi kendini savunacaksın ya da hiçbir zaman. Şaziye’nin hep söylediği gibi anı yakala Müştak...
“Benim merhametli padişahım,” diyecek oluyorum.
“Yeter,” diye paylıyor. O beklediğimiz sıcak gülümseme galiba hiç ısıtmayacak bizi. “Yeter be adam! Artık ciddi bir alim gibi davran. Onurlu bir hoca gibi vakarlı ol. Dalkavukluk yapmayı bırak da anlat bana bu işin aslını.”
Titremekte olan bacaklarımı denetim altına almaya uğraşıp, ama böyle yaptığım için daha çok titremelerine neden olarak başlıyorum söze...
“Ey, alemin sığınağı hünkarım, malumunuz olduğu üzre ecnebi bir devlette ikamet etmekte olan bir hatun kişi, acayip fikirlere kapılarak, siz devletlü padişahımızın, rahmetli yüce babanız Murad Han’ı...”
İster istemez susuyorum. Koca Fatih’e, babanızı zehirlemekle suçlanıyorsunuz demek, bırakın benim gibi tavşan yürekli birini, Zaloğlu Rüstem için bile kolay değil. “Evet, ne susarsın bre molla, gerisin de bakalım.”
Molla da olduk sonunda ama şimdi bunu dert edecek zaman değil.
“Emredersiniz, anlayışı nehirler kadar uzun, sezgisi dağlar kadar büyük hükümdarım. İşte bu ecnebi diyarlarda yaşayan hatun kişidir ki, acep böyle bir olay vuku bulmuşmudur diye bir araştırma işine kalkışarak...”
Sezgisi dağlar kadar büyük hükümdar bir volkan gibi patlıyor. “Bu densiz avrat, bizi, ata katili göstermeye mi uğraşıyordu yani?”

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163