VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Eylül 2011 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Bir rüya ve rüyaya sarılı gerçek
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bir rüya ve rüyaya sarılı gerçek

Amelia Nothomb’un “Yağmuru Seven Çocuk”unu okurken, insan belleğinin yaşamı bütün gerçekliğiyle “ilk kez” nasıl algılayabileceği sorusuyla boğuştum durdum. İnce, yalın dille yazılmış bir özyaşam öyküsü olmasına karşın sorduğu sorularla okuru varoluşa davet eden bir metin bu...

Üç yaşındaki hâlinizi hatırlıyor musunuz? Belki bir yara iziyle başlar her şey. Onunla birlikte bulutlar arasından çekip çıkardığınız donuk anlarınız vardır ve onlara uykularınızda, dalgın anlarınızda el ediyorsunuzdur. O duygu yumağının ilk sözcükleri. O sözcüklerle gelen dil, tanrı, ölüm.
1967 yılında Kobe’de doğan ve ilk gençliğini Uzakdoğu’da geçiren Amelie Nothomb’un “Yağmuru Seven Çocuk”unu okurken, insan belleğinin yaşamı bütün gerçekliğiyle “ilk kez” nasıl algılayabileceği sorusuyla boğuştum durdum. İnce, yalın dille yazılmış bir özyaşam öyküsü olmasına karşın sorduğu sorularla okuru varoluşa davet eden bir metin bu. İki buçuk yaşına kadar, yazarın tabiriyle bir sebze, bir tanrı, bir tüp gibi yatağında yatan bir bebek, bir gün babaannesinin ona uzattığı Belçika malı beyaz bir çikolata parçasıyla gözlerini dünyaya açar. Metin, o noktada üçüncü tekilden birinci tekil şahısa geçer. Varlığa doğru ilk adım! Çikolatanın verdiği hazla gelen bir tür uyanıştır bu, iyileşmeye denk düşecek bir tesadüf, bir mucize, tanrılıktan insanlığa geçişin önsözüdür. Sonra en güç seçim gelir. İlk sözcükler. Bir çocuk algısı evreni tanımlarken o ilk sözcükleri neye göre belirleyecektir?
KAYIP ZAMANIN
MÜMKÜN TELAFİSİ
“Şimdi kayıp zamanın telafisi (Ben kayıp olduğunu düşünmüyordum) gerekliydi. İnsan iki buçuk yaşında yürümek ve konuşmak zorundadır. Âdet olduğu üzere, ben yürümekle başladım. Üstesinden gelinmeyecek bir şey değildi... Konuşmak bir teşrifat sorunu yaratıyordu: Önce hangi kelimeyi seçmeli? Ben de kestane şekeri, çiş gibi gerekli ya da lastik, yapıştırıcı gibi kelimeler seçebilirdim ama bunun bazı hassasiyetleri inciteceğini hissediyordum. Aile denen gerçekten alıngan bir tür. Onlara her zaman, bu sayede kendilerini önemli hissettikleri klasik şeyleri söylemek gerekiyor.”
Sonra o sözcükler dökülür. Aileyi mutlu edecek sözcükler.
Saf ve ciddi bir tavır takındım ve ilk defa, aklımdaki sesleri çıkardım.
-Anne!
Annemin kendinden geçişi.
Kimseyi incitmemek gerekirdi, hemen arkasından ekledim:
-Baba!
Babanın duygulanışı. Ebeveyinler üzerime atıldılar ve beni öpücüklere boğdular. Zor olmadığını düşünüyordum...Uslu çocuk ödevimi yapıp bitirmiştim, artık sanat ve felsefe üzerinde yoğunlaşabilirdim.”
Aslında tanrısallığına inanmaktadır. Üstelik bu konuda yalnız değildir. Japonya’da Kobe’de, bahçeli bir evde, annesi babası, abisi, kızkardeşi ile yaşarken bu tanrısallığı ona sürekli hatırlatan bir Japon bakıcısı vardır. Üç yaşına kadar bütün çocuklar birer tanrıdır Japonya’da; sonra büyürler! Nişio-san bu inancın adıdır ve bu yüzden ilahi bir aşkla bağlıdır küçük kıza. Bu yüzden küçük kız, Tristan ve Isolde’un tanrısal sevgisinin yansımasını bulduğu kızkardeşi Juliette’in hemen ardından adını mırıldanır onun: Nişio-san. Nişio-san’la birlikte keşfedilen birçok şey vardır. Ölüm bunlardan biridir. Kaçınılmaz olarak sonraki sözcüğün adı ölüm olacaktır. Ölüm üzerine düşünürken yaşamdan daha çok ölümü bildiğini anlayacaktır çocuk. Kendi geçmişini hatırladığında yaşamın ölümden sonra geldiğini.
“Metro yer altından çıktığında, siyah perdeler toplandığında, tıkanan soluk açıldığında, ihtiyaç duyulan bir çift göz bize yeniden baktığında, ölümün kapağı kalkar, kafamızdaki mahzen açık havaya kavuşur.”
Yaşamaktır bu. Bir gün babaannenin ölüp gidişi, bir gün Kobe’den Belçika’ya dönüş ve dünyalar iyisi Nişio-san’dan ayrılış. Bir gün kendine ait bir bahçenin içinden çekilip alınışın, gölde üzerine yağan yağmuru atık hissedemeyecek oluşun, başka diyarlara gitmek zorunda kalışın. Kendini en iyi ifade ettiğin dilden, Japonca’dan kopuşun. Yaşamak, büyümek ve ölümü ertelemek demektir.
Belki bu yüzden tam da üç yaşında, tam da ölümle yaşam arasındaki köprüyü çok net seçtiği bir zaman ve mekânda kendini havuza bırakır kız. O hızla alının sol tarafını havuzun dibine vurur. Üç yaşındadır ve yeterince anlamıştır. Yaşama devam etmesine gerek kalmayacağını fark edecek kadar anlamış.
“Tek gerçek kaygı üç yaşındayken: Her şeyin farkında olunuyor ve hiçbir şey anlaşılmıyor. Kendini teskin etmek için akıl yürütmek mümkün değil. Üç yaşındayken, başkasından açıklama isteyecek refleksin de yok, büyüklerin daha deneyimli olduklarının ve belki de haksız olmadıklarının pek de bilincinde olunmuyor. Üç yaşındayken bir Marslıdan farksızsındır. Dünyaya ayak basan bir Marslı olmak heyecan vericidir ama ürkütücüdür de. Bir sürü belirsiz ve yeni şey gözlemlersin. Hiçbirini çözecek anahtara sahip değilsindir.”
Çözüm gelir. Nişio-san. Havuzdan çıkarır kızı. Yıllar sonra alnındaki ize baktığında yaşam ve ölüm arasındaki gerginliği, kaosu görürken, Nişio-san’ı da görür bu yüzden yazar. Çocukluğunun Japonya’sını, bahçesini, iki buçuk yaşında Japon oluşunu ve üç yaşında yağmurla ıslanan bahçesindeki sorularını, o sorulara yağan su damlacıklarını. Bir rüyayı, rüyayla sarılı bir gerçeği görür ve bunun adına “hatırlamak” der.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163