VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ağustos 2014 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Bir strateji olarak erteleme
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bir strateji olarak erteleme

Ne zaman bir iş yetiştirmeniz gerekse lüzumsuz görünen başka işler mi yapıyorsunuz. Stanford Üniversitesi profesörlerinden John Perry “Erteleme Sanatı” isimli kitabında bunun nedenini şöyle özetliyor: “Çünkü bu işler de önceden ertelediğiniz işler ve yetiştirmeniz gereken yeni işin yarattığı stres sayesinde bunları yapıyorsunuz.”

Buket Aşçı



Sık sık kendimi “Keşke erkek olsaydım ve askeri lisede okusaydım” derken bulurum. Bunun nedeni ne militarizm seven biri olmam, ne de milliyetçi... Aksine militarizmden de milliyetçilikten de pek haz etmem. Keşke dünyadaki tüm sınırlar buharlaşsa...

Benim bir askeri lise geçmişi için “ah” çekmemin nedeni son derece kişisel ve basit: Disiplinsiz biri olmam. Daha doğrusu, erteleme hastalığından muzdarip, başladığı işleri bitiremeyen bir kişiliğimin olması. Oysa askeri liseden mezun olsam böyle mi olurdum? Sabahları saati ertelemeden şafakla birlikte kalkar, spor yapar, ardından sağlıklı bir kahvaltı yapıp kahvemi içerken ve hala siz miskinler “5 dakika daha” diye saati ertelerken işlerime koyulmuş, 15 kitap yazmış, 5 belgesel çekmiş, 30 ülke gezmiş olurdum. Ama ne yazık ki, düz liseye gittim, iktisat fakültesi mezunuyum ve sabahları bırakın “5 dakika daha” demeyi ancak 30 dakika sonra kalkan ve en büyük hayali “Bir gün erken uyanmak” olan, bilgisayarı ertelenmiş işlerle dolu bir sivilim.

Gerçi arada sırada kendime bir ayar çekmiyor değilim. Böyle dönemlerde ertelenmiş, yarım kalmış, ihmal edilmiş, işlerimi listeliyorum ve hızla yapmaya başlıyorum ancak maddelerin yanına iki “tik” attıktan sonra kendimi yine bambaşka işler yaparken buluyorum. Hele yazmak için bilgisayarı açmışsam (ki çoğu kez açamıyorum bile) kendimi bir anda birbirinden tuhaf işler yaparken buluyorum. Bir keresinde sırf yazmayı ertelemek için cam sildiğimi, aylardır tasnif edilmeyi bekleyen gardırobu düzenlediğimi ve garanti belgesi, fatura, diploma gibi gerekli belgeleri düzenleyip kutuladığımı bile hatırlıyorum. Ve tüm bunları yaptıktan sonra içimde tuhaf bir rahatlama hissiyle (sanki çok güzel ve uzun bir bölüm yazmışım gibi) bilgisayarımı “yarın devam ederim” diye kapattığımı...

Şu ana kadar ısrarla ertelemeyi başardığım işlerin başında ise şüphesiz, her hatırladığımda “pazartesi gidip alayım” dediğim ve tam sekiz yıl önce hak kazandığım ehliyetim geliyor. Onu, yazıp bitirdiğim sadece edit etmem gereken bir biyografi kitabı izliyor... Bir word dosyasına toplamadığım için yayıncıya götüremediğim yazarla yaptığım röportajlarımdan oluşan kitap taslağımı ise saymıyorum bile... Ya da “haftasonu okurum” diye diye önce sehpamın, sonra kütüphanemin bir rafında toplanan ve en sonunda kütüphanede kendine bir yer edinen okunacak kitapları ise hiç...

Elbette bu erteleme sendromumun üzerine gittiğim zamanlar olmadı değil! Mesela bir ara Ipad’ime IACcomplish uygulamasını indirmiştim. Elektrik faturasını mı ödedim, hemen bir “tik” atıyordum. Grafik eğrimin yukarıya çıktığını gördükçe de “İçinde bir iş görmenin saadeti” dizesini mırıldanıyor...

Ancak, şu an bu uygulamanın Ipad’imdeki varlığını çoktan unuttuğum pek çok uygulama ile öylece durduğunu itiraf etmeliyim.

Bu anlattıklarımdan miskin ya da tembelin teki olduğum sonucu çıkarılmasın. Aksine aynı anda birçok iş yapan ve beş dakika boş durmayan biriyim. Ne mi yapıyorum? Hem ev, hem de iş kadınıyım dersem yeterli olur sanırım. Mesela şu an elinizde tuttuğunuz bu kitap ekini yönetiyorum. Bunun için haftada en az 3-4 kitapla haşır neşir oluyorum. Çıkan diğer kitap eklerini ve dergileri takip ettiğim gibi, ekimizin yazarlarına gönderilecek kitapları belirliyor, onlara göz atıyor, ayda bir üniversitelerde etkinlik düzenliyor ve haftada bir de evde verdiğimiz yemek davetleri için en az altı çeşit yemek yapıyorum.

Ama buna rağmen, sırf şu erteleme huyumdan ötürü (belirtmeliyim ki bu saydıklarımı da erteleyerek yapıyorum) kendimi bir türlü başarılı göremiyorum. Huzursuzum, mutsuzum, keşke askeri lise mezunu olsaydım.

HASTALIK DEĞİL SANAT

Tam artık, kendimi disipline etmek için saatimi, Genel Kurmay Başkanları gibi 15 dakikada bir çalacak şekilde ayarlayacaktım ki, karşıma “Erteleme Sanatı, Oyalanma, Savsaklama ve Kaytarma Rehberi” kitabı çıktı. Stanford Üniversitesi profesörlerinden John Perry’nin kaleme aldığı kitabın adı hemen dikkatimi çekmişti. Çünkü bazı psikologların aksine “erteleme”den “hastalık” yerine “sanat” diye bahsediyordu. Nasıl yani, yıllardır pilates derslerimi erteleyerek aslında sanatsal bir performans mı ortaya koymuştum? Bu performansla bienale katılabilir miydim?

Hemen okumalıydım ama bir çay demleyip makarna yaptıktan sonra... Bunun için de önce yemeğimi yiyeceğim balkonu yıkayıp çiçekleri sulamalıydım... Neyse birkaç gün gecikmeyle kitabı okudum ve büyük bir aydınlanma yaşadım. Çünkü ertelemek miskinlik demek değilmiş gerçekten. Adı üzerinde bir işi önceden belirlenmiş tarihte yapmamakmış. Sadece bir “timing” meselesi varmış. Üstelik, benim gibiler sistematik erteleyicilermiş. Yani bilinçaltımız yapacağımız işleri sistemli olarak erteliyormuş. İşte o an, yazı yazmak için masa başına oturmam gerektiği zaman yaptığım onca gereksizmiş gibi görünen işi hatırladım. Hepsi birkaç zaman öncesinin “yapılması gerekenler listesinin” maddeleriydi!

Madem yapacaktım niye geciktiriyordum? Elbette herkesin kişisel hikâyesinde bunun yanıtı çok farklı olacaktır. Mesela belli bir tarihe göre iş yapmayı baskı olarak gördüğünü ve erteleyerek tepki verdiğini söyleyenler olabilir. Ancak kitabı okurken fark ettim ki, aslında kendimizi motive etmek için bu yöntemi benimsiyoruz. Tıpkı üzüm fideleri gibi. Şöyle ki; bazı bağ sahipleri hızlı ürün alabilmek için üzüm fidelerini birbirine yakın dikermiş, fideler arasında stres yaratıp hızlı büyümeleri için. Yani aslında işleri biriktirerek bazı işlerin “yapılması gerekenler piramidinin” en üstüne çkmasını sağlıyormuşuz.

Peki bu iş hep böyle mi gidecekti? Neyse ki, sayfalar ilerledikçe Perry, bazı önerilerde bulunmayı ihmal etmemişti. Bunlardan biri mesela sabahları uyanmak için iki saat kurmak ve birini mutfağa hemen kahve makinesinin yanına koymaktı. Tabii Perry, biz sistematik erteleyiciler için bunun “aşılmış” bir yöntem olduğunu bildiğinden bu iki saate ek olarak bir de radyo ile uyanmayı tavsiye ediyordu. Evet, bir gazeteci olarak radyo benim için harika bir fikirdi! Planladığım saatte uyanmasam bile güne tüm haberleri dinlemiş şekilde başlayabilirdim. Perry’nin asıl önerisi ise işlerin aciliyet derecesini yükseltmekti. Yani yumurtanın kapıya dayanmasının zamanlamasını iyi yapmayı öneriyordu.

Bunun için de büyük bir işi daha küçük parçalara bölmeyi ve her biri için de ayrı “dateline”lar belirlemeyi... Yani kitap mı yazıyorsunuz, kendinize “Altı ay sonra kitabı teslim etmeliyim” yerine “Bir ay içinde ilk bölümü yazmalıyım” gibi bir hedef koymanız gerektiğini söylüyor.

HAYALLERE DİKKAT!
Bir diğer önerisi ise, mükemmeliyetçilikten uzaklaşma fikri. Çünkü Perry’ye göre pek çok işi ertelemezin nedeni, o işi mükemmel yapmayı isteme fikri. İşte beni en etkileyen bölüm de bu oldu. Çünk Perry’ye göre bir işi mükemmel bir şekilde yapmak isterken aslında mükemmeliyetçiliği hedeflemiyorduk sadece mükemmellik üzerine fantezi kuruyorduk, o kadar ve bu da bizi gerçekten uzaklaştırıyordu.

Bu keyifli bölümü alıntılamak istiyorum. Şöyle diyor Perry: “Bir yayıncı, onlara gönderilmiş bir kitap taslağı için uzman görüşü istedi diyelim. Bu iş, kitabın basılmaya değer olup olmadığına ve eğer basılmaya değer buluyorsam taslağın nasıl geliştirilebileceğine dair görüş belirtmemi gerektirir.

Fantazi dünyam hemen harekete geçer. Uzman raporlarının en şahanesini yazdığımı hayal ederim. Taslağı inanılmaz bir dikkatle okuduğumu ve yazarın kendini geliştirmesine çok yardımcı olacak bir değerlendirme yazdığımı hayal ederim. Yayıncının yazımı alınca, ‘Vay be, bu hayatımda okuduğum en iyi uzman raporu,’ dediğini hayal ederim. Niçin böyle fantezilere kapılırım ki? Tanrı bilir.

Gerçi terapistim de biliyor olabilir. Konumuzla ilgili olan mükemmeliyetçilik türü işte budur. Herhangi bir şeyi gerçekten mükemmel ya da mükemmele yakın bir şekilde yapmakla alakası yoktur. Söz konusu olan, üstlendiğiniz görevleri, bir şeyleri mükemmel ya da hiç değilse çok iyi bir şekilde yapacağınıza dair fantezinizi beslemek için kullanmanızdır.

Bu mükemmeliyet fantezisi ertelemeyi nasıl besler? Çünkü bir şeyi mükemmel yapmak o kadar da kolay değildir.Herhalde bunun için yeterli zaman gerekir. Bir de uygun ortam. Yani bu iş üzerinde çok saat harcamam gerekecek. Ben böyle düşünürken bir süre sonra kitap taslağı kısa notlar, mektuplar, boş patates cipsi paketleri, yığınlarca dosya ve masamın üzerinde biriken diğer şeyler altında yavaş yavaş kaybolur. Yaklaşık altı hafta sonra yayıncıdan, yazıyı ne zaman gönderebileceğimi soran bir e-posta alırım.
Artık dünyanın gelmiş geçmiş en iyi uzman raporunu yazdığımı hayal etmem.

Oxford Üniversitesi Yayınları’nın New York ofisindeki bir kadını hayal ederim. Bu kadını, taslağa dair bir değerlendirmeyi yanında getireceğine söz verdiği editörler toplantısına eli boş giderken gözümde canlandırırım. ‘Üzgünüm’ der patronuna, ‘Stanford’daki bir öğretim üyesine güvenmiştim ama beni yüzüstü bıraktı.’ Patronu, ‘Yeter artık, kovuldun’ der, ‘Ama üç küçük çocuğum var, kocam hastanede yatıyor ve ipotek borcumuzun vadesi de geçti’ der kadın.

Bu kadınla karşılaştığımı hayal ederim bana hor gören gözlerle bakmaktadır. ‘Senin yüzünden işimi kaybettim’ der. İşin içinde bir de yazar var. Yazarın kıdem alması, bu kitabın kabul edilmesine bağlı olabilir. Kıdem meselesi bir karara bağlanmayı beklerken masamın üzerinde okunmadan duran şey büyük olasılıkla müthiş bir kitap, bir başyapıt! Bu noktada, masamın üzerindeki dosyaları, dergileri ve açılmamış mektupları karıştırıp birkaç saatimi vererek kitabı okuyup gayet yeterli bir rapor yazıp gönderirim.”



Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam