VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
19 Nisan 2017 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Bir trajedinin kahramanı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bir trajedinin kahramanı

Yolu memleketten geçmiş devrimci liderlerden birinin hikâyesi, elimizdeki. Üç ciltlik “Troçki” adlı kitap, en önemli biyografilerden. Yıllar sonra yeniden Türkçesinden okumak, şansımız. Üstelik Alfa Yayınları’nın titiz çabasıyla bu kez eksiksiz okuyoruz. Bu yazı, kitap hakkında küçük bir fikir vermeyi amaçlıyor.

MURAT MERİÇ



Kitabın yazarı Isaac Deutscher, Krakow doğumlu bir gazeteci-yazar. 20 yaşında Polonya Komünist Partisi üyesi olmuş, partinin gizli yayınlarının sorumluluğunu üstlenmiş. 1931 yılında yaptığı Sovyetler Birliği yolculuğu, onun açısından ufuk açıcı. Üniversitelerden teklif almasına rağmen kabul etmemiş, ülkesine dönmüş. İkinci Dünya Savaşı, hayatındaki kırılma noktası: Onu, İngiltere’ye yerleşmek durumunda bırakan hadise. Kendi kendine öğrendiği İngilizcesi, ilk makalesinin The Economist’te yayımlandığı gün tescillenmiş. Sadece yazılarında değil, kitaplarında da Marksizmi anlatmış, “Lenin’in Çocukluğu”nu yazmış, Stalin’in “Politik Biyografi”sine imza atmış, Rusya ve Çin’in Batı’yla ilişkilerini irdelemiş… Troçki’nin biyografisini yazmaya niyetlendiğinde, 40’lı yaşlarının ortalarında. Kitabı tek cilt olarak tasarladığını, sonradan iki cilde çıkardığını, kendini tutamayarak üçüncü cildi yazdığını anlatıyor önsözde: “Rus Devriminin liderleri üzerine üçlü bir biyografi hazırlamayı tasarladığım zaman, Troçki’nin hayatını baştan sona kadar yazmak niyetinde değildim; sürgündeki hayatını ele almak istiyordum yalnızca. Son yılları ve hayatının dramatik sonu, beni ilk yıllarından ve hareketli siyasi mücadelelerinden daha çok heyecanlandırıyordu. Ama sonradan düşünmeye başladım: Eski yılları anlatılmayacak olursa sürgün yılları hiç anlaşılamayacaktı.”

Talan edilmiş bir Mısır mezarı
Deutscher, her şeyden önce unutturulan Troçki’yi anlatmak istemiş: “Troçki’nin Rus Devrimi’ndeki rolü konusunda yazdıklarım birçok kimseyi şaşırtacaktır. Çünkü Stalinizmin güçlü propaganda makinesi, Troçki’nin adını devrim tarihinden silmek ya da adını haine çıkarmak için aşağı yukarı otuz yıldan beri durmadan çalışmaktadır.” Troçki’yi talan edilmiş bir Mısır mezarına benzeten yazar, çalınan ve değişik müzelere dağıtılan “hazine”nin peşine düşmüş, onları bir araya getirmiş, önümüze koymuş. Üstelik bunu yaparken çok uzaklara da gitmemiş. İstanbul’dan Meksika’ya uzanan yolculuğu bir yana, Troçki’nin yakın çevresine dağılmış terekesi, işini kolaylaştırmış. Araştırmaları sırasında o güne dek ortalığa çıkmamış pek çok kaynağa rastlamış. Bu, araştırmayı değerli kılmakla kalmıyor, okuduğumuz kitabı güvenilir kaynaklar arasına sokuyor.

Yazarın şansı, Troçki’nin kendini anlatmayı sevmesi: “(…) ‘Stalin’ adlı kitabımın önsözünde olduğu gibi, burada da biyografi malzemesi kıtlığından yakınacak değilim. İki kitap arasındaki fark, ele aldığım tipler arasındaki aykırılıktan doğuyor: Troçki hayatını ve yaptığı işleri anlatmayı seven bir adamdı, Stalin ise kapalı… Troçki yabancıları bile hayatının hemen hemen her yanına serbestçe yaklaştırırdı. Kendisi de hayatını yazdı. Daha önemlisi, yayımlanmış olan kitaplarında, henüz kitap olarak yeniden basılmamış yazılarının bir kısmında, farkına varmadan bıraktığı güçlü biyografi izleri vardır. Troçki nereye gitmişse orada kimsenin silemeyeceği ya da bozamayacağı izler bırakmıştır.”

Sıkılmış, sinemaya kaçmış!
Şanslıyız çünkü bunu öğrenmeye muktediriz aslında: Büyükada’ya gidip kahvede oturan yaşlılardan birine Troçki derseniz, anlatmaya başlar… Tanığı çok kalmadı ama tanıkları dinleyen ikinci kuşak, onunla ilgili hatıraları olduğu gibi aktarıyor. Şu anda metruk durumda olan evine giderseniz ondan bir iz bulamazsınız belki ama yaşadıkları adanın sokaklarına, sahiline, dükkanlarına sinmiş durumda. Ortadan kayboluşuyla alakalı hikâye her dem en eğlencelisi: “Canı sıkılmış, sinemaya kaçmış” derken yüzlerde beliren gülümseme, Troçki’nin insan yanını ortaya çıkartıyor. Bu kitapta anlatılan bir sürü hatırayı bu gülümsemenin yanına koyduğumuzda, bize tanıtılan Troçki’nin aslında çok farklı olduğunu görüyoruz. Memlekete yolu düştüğü için bir nebze olsun daha yakından tanıdığımız bu devrimciyi, elimizdeki üç ciltte derinlemesine inceleme fırsatı, şansımızı katmerlendiren durum.

Silahlı Sosyalist
Yazıda uzun uzun Troçki’yi anlatmayayım, elimizdeki kitap tam da bunu yapıyor çünkü. Üç cilde dağılan hayatı, her anlamda mücadeleyle geçiyor. İlk cildin adı, “Silahlı Sosyalist”. Hikâye, 1879’da başlıyor ve yazar, Troçki’nin çocukluk yıllarını anlatırken onun ilk uyanışlarını da okura aksettiriyor. Sonrası, bir “yolculuk”. Kendi içinde bambaşka bir yola çıkarken bir yandan ülkenin değişik yerlerini görüyor. Mücadele tam da burada başlıyor. Savaş ve Enternasyonal yılları, Ekim Devrimi sırasında aldığı tutum, oraya gelene kadar yaşadıkları, ilk cildi soluksuz okunan bir romana dönüştürüyor. İlk cildin sonunda yer alan ve Türkçede ilk kez okur karşısına çıkan “Troçki’nin Askeri Yazıları Üzerine Bir Not”, onu anlamamız açısından önemli bir metin. Deutscher’in ilk cildi bununla kapatması manidar.

Silahsız Sosyalist
İkinci cildin adı, “Silahsız Sosyalist”. Bu isimler, Machievelli’nin “Prens”inin 6 ncı bölümümden alınma ki kitabı açan alıntının sahibine çakılmış selamlar bunlar. Yazar, ikinci cildin başına yazdığı önsözde, ilk kitabı bitirdiği yıllarda Stalin’in sağ olduğunu ve gerçeğe büyük güçlüklerle ulaştığını anlatıyor. Buna rağmen, eleştirmenlerin cümlesi ona güç vermiş: “Otuz yıldan beri süren Stalinci iftiraları silip süpüren tek kitap.” Kitaba devam etmesini sağlayan, bu tutum. Stalin’in ölümünün ardından Kruşcev’in kongrede yaptığı “gizli” konuşma ve sonrasında olanları, “muazzam iftiralar yığını büyük bir depremle sarsıldı” cümlesiyle anlatıyor: “Otuz yıldan beri ilk olarak Troçki’nin Rus Devrimi’nde oynadığı rolü belirten gerçek tarihsel değinmeler Sovyet dergilerinde yer almaya başladı. Ancak bu değinmelerin az olması ve yazarların çekingenliği bu olayda tarih ile politika arasındaki bağın hâlâ ne kadar birbirine bağlı olduğunu, bunun ne kadar ince bir problem teşkil ettiğini gösteriyordu.” İkinci cildin başındaki uzun önsöz, Stalin’in ölümünden sonra Troçki’ye verilen iade-i itibarı anlatıyor ancak bu bile, onu, saygın kılmıyor. Bunun için uzun bir zaman geçmesi gerekecek. Deutscher’in kitabı, süreci hızlandıran bir katalizör.

“Silahsız Sosyalist”, 1921 yılında başlıyor ve Troçki’nin 1929’da sürgün yıllarını başlatan İstanbul yolculuğunun hemen öncesine kadar geliyor. Sadece Troçki’yi değil, ülkesini de anlatıyor: “Bu cilt, birçok bakımdan Sovyetler Birliği’nin kuruluş dönemine rastlayan yılları kapsar; 1921’den ve iç savaşın bitiminden, yani Troçki’nin hâlâ iktidarının en yüksek noktasında bulunduğu yıldan başlar, 1929’da İstanbul’a hareket etmesi ve Sovyetler Birliği’nin devlet zoruyla sanayileşme ve kolektifleştirme dönemine girmesiyle biter. Bu yıllar içinde Bolşevik Partisi’nin dramı ortaya çıkar.” Stalin’le başlayan diktatörlük süreci, ülkenin “zor yıllar”ına tekabül ediyor ki o yılları olmasa da o yılları başlatan dönemi bu kitapta ayrıntılarıyla okumak mümkün. Az önce söylediğimi yineleyeyim: Kitap, sadece Troçki’yi değil, ülkesini de anlamamızı sağlıyor.

Kovulan Sosyalist
22 Ocak 1929 günü başlayan ve ağır şartlarda devam eden çetin yolculuk Karadeniz kıyılarında sonuna yaklaşırken ikinci cilt bitiyor. Üçüncü cildin adı, “Kovulan Sosyalist”. Yazarın cümlesiyle, “Troçki’nin dramasının felaket akıbetini” anlatıyor. Bu cildi diğerlerinden ayıran, Troçki’nin özel hayatını da anlatıyor oluşu. Öncesinde tanıdığımız “komutan” Troçki, burada sivil hayatın içinde karşımıza çıkıyor ve bizi, karısı ve çocuklarına yazdığı mektupların ışığında, hayatının bilinmeyenleriyle tanıştırıyor.

Üçüncü cildin ilk bölümünün başlığı, şüphesiz en ilgimizi çeken: “Troçki Büyükada’da”. Merak ettiklerimizi bize anlatan bir bölüm bu. Sonrası, Troçki’nin sürgün yılları… Sonsöz, “Yenilgide Başarı” başlığını taşıyor. Bu, ilk bölümün sonunda yer alan “Başarıda Yenilgi” başlıklı bölüme bir göndermeyle üç kitabı birbirine bağlıyor. Troçki’nin hayat hikâyesini anlatan bu üç cilt, birbirinden bağımsız okunabileceği gibi, art arda okunduğunda ufkumuzu açan, bizi yeni düşüncelere sevk eden, bugüne kadar öğrendiklerimizi sorgulamamıza sebep olan bir büyük “eser” aslında. Isaac Deutscher, tam da bunu amaçlamış.

Kitabın üç cildinin başında bulunan ve ciltlerin hikâyesini anlatan önsözler bize kılavuz oluyor, her kitabın sonunda yer alan ayrıntılı kaynakça, yeni yolculuklara çıkmamız için bir rehbere dönüşüyor. Yazar, bu ayrıntılarla, önümüze kusursuz bir kaynak sunmuş oluyor. Bize düşen, akıntıya kendimizi bırakmak ve dönemi bütün ana hatlarıyla ve bugüne dek gözden kaçmış (ya da kaçırılmış) ayrıntılarıyla anlamak. “Eser” buna muktedir.


Bir Rasih Güran çevirisi
Kitabın bir güzelliği, Rasih Güran’ın bir çevirisinin daha gün yüzüne çıkmış olması. Steinbeck’ten Faulkner’e pek çok yazarı dilimize kazandıran Güran, 1970 yılında hayatına kendi isteğiyle son verdiğinde, ardında başta Troçki kitabı olmak üzere pek çok “eser” bırakmıştı. Bunların en güzeline yeniden kavuşmak şahane! Üstelik fazlasıyla: Önceki çevirilerde yer almayan kimi bölümler, Nihansu Aydemir, İrem Özhamaratlı ve Nihal Mumcu’nun katkılarıyla kitabı bütünlemiş. Kitap dediğime bakmayın, üç ciltten oluşan, 1804 sayfalık bir büyük eser bu.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163