VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
19 Nisan 2017 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Bir yazar meselesi ne olursa olsun ölümsüzlüğe göz diktiği için yazar
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bir yazar meselesi ne olursa olsun ölümsüzlüğe göz diktiği için yazar

Oylum Yılmaz yeni romanı “Gerçek Hayat”ta Leylâ karakteri üzerinden unutma ve hatırlamanın, yazmak üzerinden susturulmanın, cinsler üzerinden cinsiyetsizleşmenin hikâyesini anlatıyor.

İPEK CEYLAN ÜNALAN


İlk romanı “Cadı”yı 2012’de yayımlayan Oylum Yılmaz, beş yılın ardından “Gerçek Hayat”la okurunun karşısına çıktı. “Gerçek Hayat”ta okuru 2000’li yılların İstanbul’una, Çukurcuma’sına götüren Yılmaz, hayatını falcılıkla kazanan Leylâ’nın kayıp aşkı üzerinden şekillenen hikâyesini anlatıyor. Gerçekle yalanın, hayallerle hayaletlerin iç içe geçtiği roman, aynı zamanda Leylâ’nın kafasındaki seslerden kurtulmasının, karanlıktan aydınlığa çıkmasının öyküsü. Leylâ’ya aydınlığa çıkma yolculuğunda ise Türkçe edebiyatın mihenk taşlarından olan üç kadın yazar eşlik ediyor; Fatma Aliye, Suat Derviş ve Cahit Uçuk.

Romanına unutulan/ unutturulan bu üç yazarı dâhil etmesi için “edebiyatımızın zaman zaman yüzeyde, yüzeysellikte kalmasının temel sebebinin kuşaklar arası kopukluk olduğunu düşünüyorum. Bu kopukluk tek bir kitapla giderilemez elbette ama ben kendi çapımda en azından onları hatırlayan bir metin kurarak sorunun kaynağını işaret etmek istedim” diyen Yılmaz’la hayaller ve gerçeklerden yola çıkıp, cinsiyetsizleşme, aşk ve son İstanbul üzerine konuştuk.

“Davamız ilmi, edebi, siyasidir”

“Gerçek Hayat” toplumu ve insanı çok iyi analiz eden, her şeyi anlamasına rağmen susanların, susmak zorunda kalanların ya da susturulanların romanı. Nasıl düştü bu roman aklınıza?

Aslında ilk başta, Çukurcuma’da yaşayan bir kadının hayaletlere karışması fikri vardı aklımda. Yazdıkça hayaletler Suat Derviş’e, Fatma Aliye’ye, Cahit Uçuk’a dönüştü; kayıp bir aşk üzerinden hatırlamanın, yazmak üzerinden susturulmanın, cinsler üzerinden cinsiyetsizleşmenin hikâyesi çıktı ortaya. Ardından hayata dönüş operasyonları, 2000 ekonomik krizi, kentsel dönüşüm geldi. Hayal ve hakikatin birbirine karışması geldi. Ve nihayetinde Tanzimat dönemi kadın hareketinin “Davamız ilmi, edebi, siyasidir” sloganı yerleşti metnin içine.

Roman bir kadının; Leylâ’nın gözünden ilerliyor ve Leylâ’ya üç kadın yazar; Fatma Aliye, Cahit Uçuk, Suat Derviş’in hayaletleri eşlik ediyor. Neden bu üç kadın dâhil oldu romanınıza?
Fatma Aliye için ilk kadın romancımız diyoruz, hatta paramızın üzerinde resmi bile var ama etrafımızda onun kitaplarını okuyan hemen hiç kimse yok, neden? Suat Derviş, çok ama çok sevilen Fosforlu Cevriye’nin yazarı, Fosforlu Cevriye’yi izlemeyen yok, ama ya okuyan? Cahit Uçuk, ilk Güzin Ablamız, bir dönem kadınların ellerinden düşmüyormuş onun aşk romanları, şimdi baskıları bile yapılmıyor! Üstelik çocuk edebiyatımızın da göz bebeği, Fransa’dan Hans Christian Andersen Ödülü’nü almış, şimdi kim biliyor, hatırlıyor? Beni onlara çeken şey bu hazin unutuluş oldu. Bir yazar, meselesi ne olursa olsun her şeyden önce ölümsüzlüğe göz diktiği, hatırlanmak istediği için yazar çünkü. Ve unutulmak bir yazar için yazılan, en kederli, en istenmeyen sondur.
Diğer yandan Leylâ’ya, hayat, hayal ve gerçek, aşk ve cinayet üzerine hem romanlarıyla hem de yaşam biçimleriyle söyleyecekleri çok şeyleri olduğunu düşündüm. Bir yazar olarak da, edebiyatımızın zaman zaman yüzeyde, yüzeysellikte kalmasının temel sebebinin kuşaklar arası kopukluk olduğunu düşünüyorum. Bu kopukluk tek bir kitapla giderilemez elbette ama ben kendi çapımda en azından onları hatırlayan bir metin kurarak sorunun kaynağını işaret etmek istedim.

Romanda cinsiyetçiliğe, kentsel dönüşüme, ataerkil düzenin dayatmalarına karşı bir başkaldırı da var.
Leylâ 2000 yılında, yeni binyılın başında ama kültürel olarak da pek çok şeyin sonunda. İstanbul dönüşüyor, ülke siyaseti büyük bir kırılma yaşıyor, bir yandan iç savaşın ağırlığı, diğer yandan ekonomik krizin yarattığı büyük bir beyaz yakalı buhranı… Kısacası hayatın ona vadettiği şeylerin hiçbiri gerçekleşmeyen bir insan, ne yapar, neye sarılır? Hayallere, aşka, geçmişe mi? Leylâ, belki de pek çoğumuz gibi, geçmişin seslerini dinleyerek ve aşkı hatırlayarak kendine hayallerden gerçek bir hayat kurmaya, uydurmaya çalışıyor. Kurmak ve uydurmak ise ona edebiyatın kapılarını açıyor.

“Gerçek Hayat”ta Çukurcuma da bir karakter sanki. Bu semt hangi yönleriyle size ilham verdi?
Çukurcuma’nın kasvetli fiziksel yapısı, İstanbul’un eski semt anlayışıyla, yeni yozlaşmış hayatını aynı anda taşıması. Romanda bir süre sonra Çukurcuma’nın bir semt değil, bir semt mezarlığı olduğunu fark eder Leylâ. Duyduğu seslerin ise bu mezarlığın içinde yankılandığını… Aslına bakılırsa “Gerçek Hayat”ın Çukurcuma’sı, gotik romanların olmazsa olmaz büyük, kasvetli, hayaletli şatosuna karşılık geliyor. Oradan çıkıp gitmedikçe, hikâye de bitmiyor.

Aşk üzerine de düşündüren, sorgulatan bir roman “Gerçek Hayat”. “Aşkı arayanların, bulunca da heba edenlerin çağındasınız” diyorlar Leylâ’nın hayaletleri.
Aşkı heba ettiniz mi, hayatınızı da etmişsiniz demektir. Ama bilmek, olan bitenlerin önüne geçmiyor çoğu zaman. Cinsel kimlikler, toplumsal kodlar, maddi ihtiyaçlar ve kişisel beklentiler lafta ne söylenirse söylensin, aşkın, duygusal ilişkilerin belirleyicisi oluyor. Kişisel bir mücadeleye inananlardansak eğer, buradan başlayabiliriz pekâlâ, kendimizden ve aşktan…
Bir transı, ajite etmeden
anlatmak öyle zor ki

“Gerçek Hayat”ın bir de transseksüel karakteri var. Onun hikâyesi insanın kendiyle, cinsiyetiyle, olmak isteyip olamadığı, yapmak isteyip yapamadıklarıyla yüzleşmesi gibi… Böyle çok katmanlı bir karakter nasıl ortaya çıktı?O, “Gerçek Hayat”ın belki de en kıymetlisi. Bir trans bireyi, mağdur göstermeden, ajite etmeden, kültürel kodlara sıkıştırmadan anlatmaya çalışmak öyle zor ki… Bu zorlukla boğuşurken ben, o giderek kendini açtı, derinleşti sanki. Roman bittiğinde, ben de kendimce dersimi almıştım.

Sizi bu kitabı kaleme alırken en çok zorlayan karakter hangisi? Neden?
Leylâ, Ahsen ve Ayten, aslında onları birbirini tamamlayan tek bir karakter olarak kurmaya çalıştım diyebilirim. Hepsi birbirini derinleştirsin istedim. Bir de hem Ahsen’in hem de Ayten’in sonları, onlara içten içe burun kıvıran kibirli Leyla’ya tokat gibi çarpsın; ona ders, ona dert olsunlar, istedim. Kısacası en çok zorlayan Leyla oldu, onun oturmamış karakteri ve sesiyle uğraşmak, kibriyle baş etmek, kendimle baş etmek kadar zordu.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163