VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Eylül 2017 Cuma | Anasayfa > Haberler > Bırakın hikâyeler size yön versin
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bırakın hikâyeler size yön versin

Hikâyelerini farklı kurgu düzeniyle birbirine bağlıyor Mario Levi. Bu sayede hem öykülerin gerçekçilik yönünü kuvvetlendiriyor hem de insan hayatındaki yanlışların, umutsuzluğun, kırgınlıkların biz her zaman fark etmesek bile hepimizin yanı başında olduğunu düpedüz işaret etmeden, sessizce hissettiriyor. Okuru rahat koltuğundan kaldırmak istediğini söyleyen Levi ile, yeni kitabını konuştuk.

TEKİN BUDAKOĞLU

Fotoğraflar: Çağrı Kılıçcı


Hemen her zaman bindiğiniz akşam vapurunda, tanımadığınız biri karşınıza dikilip “Kafanızı çok büyük buldum,” dese ne hissedersiniz?

Bu durumla karşı karşıya kalan “Yanlış Tercihler Mahallesi”nin anlatıcısı da hemen hepimiz gibi oldukça şaşırıyor, yaşananlara anlam veremiyor tabii. Kısa zaman sonra, doktor olduğunu eklemeyi de ihmal etmeyen bu garip yolcunun, metinlerarası bir yolculukla karşımıza çıktığını anlıyoruz. Doktor olduğunu söyleyen bu adam için “Beyaz palto üstünde çok eğreti duruyordu,” diyor anlatıcımız,“Hatta sanki bir kadın mantosu gibiydi. Bir hikâyeden sessizce çıkıp mı yanıma gelmişti yoksa?”

İç içe hikâyeler
Oğuz Atay öyküsünden Mario Levi öyküsüne misafir olan bu doktora göre anlatıcımız, içi dolup taştığı için aşırı derecede büyüyen kafasını tedavi ettirmez ve bitmek bilmeyen ‘arayış’ından vazgeçmezse çok geçmeden ölecek. Oysa onun bahsettiği arayışın, zihin odalarında dönüp duran hikâyeler olduğunun farkında anlatıcımız. Buna rağmen, zihnini ve hayal dünyasını hikâyelere açan, onları her an yeni şekiller, varyasyonlar ve kahramanlarla zenginleştiren, sık sık kabuk değiştirmelerini sağlayan hemen herkesin yapacağı gibi anlatıcımız da tedavi olmak için hastaneye gitmiyor elbette. Zihni bambaşka hikâye ve kahramanlar dolup taşan, kendisinin onları değil onların kendisini esir aldığını bilen biri için tek tedavi yolu vardır çünkü. Olan biten ne varsa, satır satır yazmak.

“Yanlış Tercihler Mahallesi”ndeki hikâyeler, ilk anda birbirinden bağımsız kurgular olduğu izlenimi verse de okumayı sürdürdükçe hepsinin ortak kahramanlar ve yaşananlar aracılığıyla birbiriyle bağıntılı, düşüne taşına tasarlanmış bir bütünün sacayakları olduğunu görüyorsunuz.
Sözgelimi Serra’nın nişanından bir gün öncesin
e gidiyor, Anet ve Niko’nun mazisine tanıklık ediyoruz. Galata’da okulunu, gençliğini, anılarını bırakan Anet’in yarım kalan yaşanmışlıklarını, Bruno’yu, babasının kişiliğinde bıraktığı derin izleri görüyor, gün gelip emekliye ayrılan, rahatsızlığı sonucu dünyayı buğulu bir perdenin ardında görmek zorunda kalan Niko’nun hüzünlü akıbetini okuyoruz. Gelgelelim, bir sonraki hikâyeye geçtiğimizde, yepyeni bir atmosfer ve kurguyla karşılaştığımızı düşündüğümüzde de aslında bir önceki hikâyenin devamında olduğumuzu, yazarın bize yeni bir bakış açısı çizdiğini anlıyoruz.

Öyle ki Fikret’in kuaför salonunda, Fikret ve Meral’in başından geçenleri okurken karşımıza tanıdık biri, bir önceki öykünün başkahramanı Anet çıkıyor. Yazarın diğer öyküden büsbütün kopmadığını, yeni bir akış güzergâhı işaret ettiğini anlıyoruz: “Anet de gelmişti,” diyor anlatıcımız “Her zamanki zarafetiyle... Kızının akşamki nişanından bahsetmişti. Boyanın tonu mutlaka iyi tutturulmalıydı. Neşeli görünüyordu. Birbirlerine epeydir görüşmediklerini hatırlatmaları kaçınılmazdı artık.”
Burada da bitmiyor tabii. Bu sefer de bu hikâyede, uzun zaman önce kendisine Paris’te bir yaşam kuran ve artık İstanbul’a geri dönen Nedret’in bir sonraki hikâyede, başkahraman Nuri’nin ablası olduğunu fark ediyor, daha sonra da Nuri’yle, Kırtasiyeci Muammer Amca’nın yaşadıklarını dinlerken karşılaşıyoruz.
Hikâyeleri bu teknik ve kurgu düzeniyle iyiden iyiye birbirine bağlıyor Mario Levi. Bu sayede hem öykülerin gerçekçilik yönünü kuvvetlendiriyor hem de insan hayatındaki yanlışların, umutsuzluğun, kırgınlıkların biz her zaman fark etmesek bile hepimizin yanı başında olduğunu yüksek sesle haykırmadan, düpedüz işaret etmeden, sessizce hissettiriyor.

Anlatıcı da bir kahramandır
Burada, hikâyelerin anlatıcısına da ayrı bir parantez açmakta fayda var. Sürekli değişen, bile isteye okuru şaşırtan bir anlatıcı karşımızdaki. Bu devinimi ve çeşitliliği sayesinde hikâyelerde bizzat anlatılanlar kadar canlı ve olaylar üzerinde, başkahramanlar kadar etkili. Kurguya yön veren, kendi deyimiyle “tuhaf” karakterdeki anlatıcımız kimliğini hiçbir zaman açık etmiyor. “Anlatacaklarımın ne kadarını gerçekten gördüm, ne kadarını duydum, ne kadarını hayal ettim, hatırlamıyorum.” diyor anlatıcımız “Az sonra dinleyeceğin hikâyenin neresindeydim, bilemiyorum mesela. Çünkü hem oradaydım, hem değildim.”

Anlatıcının bu çok yönlülüğü ve çeşitliliği, Mario Levi’nin okuru da kurgunun içine daha çok dâhil edebilmesine olanak tanıyor. Öyle ki hikâyelere belirli bir son biçmiyor Levi, kimi zaman okurla konuşan, olayların farklı kurgu şekillerini de tasvir eden anlatıcı vasıtasıyla okurun da katkıda bulunacağı bir ortak metne çağrı yapıyor adeta. Meral’in hikâyesinin son bölümünden: “Bu bilinmezlikten güç alarak Meral’in buluşmaya gitmekten son anda vazgeçebileceğini düşünebiliriz mesela. Hikâye de o zaman başka bir mecraya akar. Ya da tam aksine buluşmaya büyük bir cesaretle gider Nedret’in çok çöktüğünü görür gördükleri tüm tedirginlerini dağıtabilir. İhtimallerin hepsi mümkündü gördüğün gibi. Senin ihtimalin neydi?”

Önemli olanın, okurun zihninde belirecek ihtimal ya da ihtimalsizlik olduğunu hissettiriyor bu paragrafla. Okur, kendine göre bir son seçebilir veya bütün ihtimallerin mümkün olduğu, ucu açık bir sonla yetinebilir. Kurgunun kendisi kadar, okurun da yön vereceği bir yeniden yaratım alanı olduğunu sezdiriyor.

Hikâyelerde ‘tanıtma’ya başvurmuyor, bilinen bir bütünden daha küçük parçalara doğru gitmiyor Mario Levi. Kısa cümleler, duygu geçişleri ve tekrarlar aracılığıyla oluşturduğu girift bir yapı içinde, sanki hepimizin tanıdığı kahramanların başına gelen ve ucundan kıyısından duyduğumuz olayları bize daha ayrıntısıyla anlatıyor. Hemen her şeye vâkıf olmayı pek seven durağan okuru zorlayabilecek bu üslup biçimi, yanı başımızda cereyan eden olaylara şahit olduğumuz o sahicilik hissini iyiden iyiye güçlendiriyor: “Yıllarca böyle yaşamıştı. Yıllarca... Ya babasının o titrek el yazısıyla yazdıkları? O birkaç söz? Hatırlamak... Kaç yaşındaydı? Dört? Beş? Hayal meyal hatırlamak... O keman saatleri... Diana’nın çaldığı ezgiler. Onunla da sadece Fransızca mı konuşmuştu? Nedense aklında öyle kalmış. Introduction et Rondo Capricioso... Saint-Saëns... Tu connais? Introduction ve Rondo Capricioso... Saint-Saëns...”

Birbirine dokunan, zaman zaman incecik bağlantılarla yolları kesişen öyküleri bir araya getirmek öyle pek kolay iş değil. Her şeyi tekrar tekrar düşünmek, zamana yaymak, en ufak ayrıntıları bile uzun uzun gözden geçirmek gerekir. Bu yüzden, her şeyden Mario Levi’nin öykülerin kurgusu için harcadığını düşündüğüm enerjiyi ve zamanı takdir etmek gerekir.





Hikâyelerimiz alınyazımızdır

Hikâyeler başta farklı görünse de daha sonra ortak mazileri olan kahramanlar aracılığıyla birbirine bağlanıyor. Buna bakarak mutsuzluğun, kaybetmelerin yanı başımızda olduğunu söylemek mümkün mü size göre?
Belki. Ama ben kaybetmelerin bir kazanma da olabileceğini defalarca anlatmaya çalıştım. Kahramanlarımın çoğu, belki de hepsi hayat karşısında yenilmiş gibi duruyor. Gerçek tam anlamıyla bu değil oysa. Onlar bir kavga vermeyi göze almış insanlar. Ödedikleri bedelleri görüyoruz. Ya ödülleri? Hayatı, kazananların dünyasında kalmayı tercih edenlerden daha çok anladıklarını ve yaşadıklarını söyleyemez miyiz?

Kafası hikâyelerle dolan anlatıcımız, ölümü pahasına onlardan vazgeçemiyor. Hikâyelerle olan ilişkimize yön veren biz değiliz de hikâyelerin kendisi sanki.
İtirazım yok. Ama ben hikâyelerimizin alınyazımız olduğuna hep inandım. Tarihimiz, içinde bulunduğumuz ve kendimizi bulmaya çalıştığımız coğrafya, duygu iklimi... Ben tam da bu sınırlar içinde sorularımı aramaya ve sormaya çalışıyorum. Hem ne mahsuru var, bırakın da hikâyeler bize yön versin. Onlar da bizim değil mi?

Şehirler ve medeniyetler üzerine yazılan övgülerin ancak, yaşananların başka bir zamanda meydana geldiği bahanesiyle savunulabildiğini söylüyor anlatıcımız. Oysa hikâyelerde kişisel tarih vurgusunu görüyoruz. Hatta bir yerde anlatıcımız “Sınırlarımız bize tarihi nasıl yaşadığımızı da söyler.” diyor. Resmi tarih yerine, kişisel tarihi öncelediğinizi söylemek yanlış olmaz sanırım.
Kişisel tarihlerin her zaman çok büyük bir önem taşıdığına inandım. Romanı tarih kitaplarından ayıran yer burası. Beni, yakın tarihimizin en önemli olayları arasında gördüğüm Mütareke yıllarında, askeri stratejilerden çok çocukları için neler pişireceğini dert edinen Necmiye Hanım’ın ruh hali ilgilendiriyor mesela. Burada tek bilmemiz gereken gerçeğin nasıl yaşandığı.

Anlatıcının değişmesiyle hikâyelerde net sonlar yerine belirsizlik ve ihtimallerle karşılaşıyoruz. Biraz da okuru hikâyenin içine çekmek, kurguda okura da pay vermek için bu yolu seçtiğinizi düşünüyorum, ne dersiniz?
Çok haklısınız! Ben bu hikâyelerde okurun kendi hikâyelerini de yazmasını hayal ettim. Belki de okuru rahat koltuğundan kaldırmak istiyorum! Herkesin mutlaka anlatılmaya değer en az bir hikâyesi vardır çünkü. Ayrıca birçok insan dinlediği bir hikâyenin farklı bir şekilde son bulmasını veya devam etmesini isteyebilir. Anlattıklarım bu imkânı veriyor. Bunlar bir yana, hikâye dediğiniz insanda bitmemişlik duygusu da uyandırmamalı mı?



Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163