VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
26 Kasım 2010 Cuma | Anasayfa > Haberler > Birçok yazar, çocuk ve gençlik edebiyatını saygın bir alan olarak görmüyor
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Birçok yazar, çocuk ve gençlik edebiyatını saygın bir alan olarak görmüyor

Yazra, çevirmen, akademiyen Necdet Neydim""le çocuk edebiyatı üzerine... Bir Müge İplikçi röportajı...

Necdet Neydim yazarlığının yanı sıra çocuk edebiyatı üzerine yaptığı eleştiriler, Almancadan dilimize kazandırdığı önemli yazarların yanı sıra, günümüz çocuk edebiyatının en önemli kalemlerinden Avusturyalı Christine Nöstlinger’in çevirmeni olarak da bilinen başarılı bir akademisyen. Neydim’in Türkiye ve dünyadaki çocuk edebiyatını kapsayan bilimsel çalışmaları da var. Tüm bu çalışmalar arasında genç kız edebiyatı üzerine yaptığı bir araştırma dikkat çekiyor.

Malum fuar mevsimi; okuru, kitabı düşünme, tartışma zamanı. Kadın okur, bu okurun edebiyata olan etkisi derken genç kız edebiyatının ne olduğunu, neleri içerdiğini tartışmak ayrı bir önem taşıyor. Bildiğiniz gibi kadın okurlar bugün kitap piyasasına yön veren bir kitle. Bakalım bu işin kaynağı nerede, hangi koşullar altında ve nasıl başlıyor. Neydim’e göre sırf bu sorular için bile genç kız edebiyatının yolunu takip edebiliriz.

Neden özellikle “genç kız edebiyatı” gibi bir konuda araştırma ihtiyacı duydunuz? Bu bir edebi tür müdür yoksa popüler kültürle bağdaştırabileceğimiz bir alan mı? 13-24 yaşları arasındaki gençler için yazılan edebiyatın yetişkinler için yazılan edebiyattan farkları neler?

Genel edebiyat alanı içinde, tarihsel süreçte, ekonomik ve sosyal gelişmeler, yani üretim ilişkilerinin değişmesi ve buna bağlı olarak aile içi ilişkilerin, toplumsal rol modellerin de değişmesi sonucunu yaratmış, yeni edebiyat alanlarının ortaya çıkmasını zorunlu kılmıştır. Bu süreçte ilk gereksinilen alan çocuk edebiyatı olmuş∫ (1760’larda başlar) ve hemen ardından ortaya çıkan alan ise genç kız edebiyatı (1800’lerde başlar) olmuştur.

Ülkemizdeki durum ne alemde?

Ülkemizdeki durumdan söz edecek olursak önemli bir gelişmenin varlığından söz etsek de sürecin temel anlamda özgürlükçü ve eşitlikçi bir aşamaya geldiğini söylemek henüz mümkün değildir. Hatta bu konuda kaygılı olduğumu da söyleyebilirim. Edebi tür veya popüler kültür ürünü olmasına gelince her ikisinin varlığından söz etmek yanlı∫olmaz. Bu zaten her edebiyat türünde vardır; ama genç kız edebiyatı alanında daha yoğun vardır, çünkü hedef kitlesi çok önemli bir tüketim ve aynı zamanda kültürel ve ideolojik hedef kitlesidir.

Bu tür edebiyatın Batı’daki çıkış noktasıyla bizim topraklarda boy göstermesi arasında bir paralellik mevcut mu? Örneğin Halide Edip Adıvar’ın Handan’ı ya da Reşat Nuri’nin Çalıkuşu adlı romanlarını bu grubun içinde değerlendirirsek aynı yolu takip edebilir miyiz?

Süreçte paralellik kurulabilir ama çıkış noktaları arasında zaman olarak yüz yıllık bir fark var. Bu çok doğal çünkü tüm bu süreçleri belirleyen modernleşme. Halide Edip’in ve Reşat Nuri’nin romanlarını doğrudan genç kızlar için yazılmış roman olarak tanımlamak doğru olmaz; ancak bu romanlar genç kızlar tarafından okunmak için seçilmişler ve türün içine bu şekilde dahil olmuşlardır. Dahil olmalarında başka neden kahramanlarının kadın olmasıdır. Genç kızlıktan başlayan ve tüm yaşama dönük tanıklık içeren romanlardır. Bu iki romanda kanımca çok önemli bir bakış farkı vardır. Halide Edip kadına annelik ve eşlik rolünü vermiş ve bu rolün onurla korunması gereken bir rol olduğu vurgusunu yapmıştır. Onurun zedeleneceği durumda zaten Handan ölümcül bir hastalığa yakalanır. Çalıkuşu’nda ise durum farklıdır. Genç kız, romanın lokomotifi olan aşk teması dışında yaşamın içindedir, kendi başınadır ve kadın özgürlüğü açısından daha bağımsız bir konumdadır. Burada ilginç bir saptama yapmak istiyorum: Erkek yazarlar, romanlarında kahramanlarına kadın yazarlardan daha fazla özgürlük tanıyorlar (Bu en azından benim araştırdığım romanlar çerçevesinde böyleydi) Kadın, gelenekçi ve ahlakçı bir tavrı daha fazla temsil ediyor ve bunun nedenlerinin elbette ayrıca tartışılması gerekiyor.

Bu çerçevede 1940’lı yıllardan itibaren okura neşredilen “romantik aşk” temasını nasıl tanımlıyorsunuz? Örneğin Kerime Nadir’in Funda’sını nasıl değerlendirirsiniz? Günümüzde basılan kitaplar ve verdikleri mesajlar nasıl?

“Romantik aşk” temasıyla yazılmış romanların salt eğlendirici olmasının dışında kadına biçilen rol modellerin içselleştirilmesinde önemli rol oynadığını düşünüyorum. Kadın bu metinlerde hem tüketim nesnesidir hem de kendine biçilen rol modeli farkında olmadan içselleştiren edilgen bir varlık konumundadır. Funda’yı da aynı çerçevede ele almak kanımca daha doğru olur. O tür metinlerin içinde kendine biçilen rol modele karşı çıkan bir tek kadın göremezsiniz.

BABA-KIZ İLİŞKİLERİNDE OTORİTE HAKİM
Kızlar ve babaları... Babasıyla uzun yıllar çekişmiş biri olarak bu konunun genç kız edebiyatında nasıl tartışıldığını gerçekten merak ediyorum. Bu hususta ortaokul ya da lise çağlarındaki genç insanlara yol gösterecek kitaplarımız mevcut mu? Babalar nasıl
burada?


Aile baba ve baba-kız ilişkisi hem Batı edebiyatında hem de yerli edebiyatımızda işlenen önemli konulardan biri. Modernleşme ve eşitlikçi anlayışların doğrultusunda, bu ilişkiler süreç içinde farklı bir şekilde ele alınmıştır. Batı’da süreç kutsal baba figüründen eşitlikçi baba figürüne doğru ilerlerken; bizde ise baba figürüne yüklenen otorite hep sürmüş ve ancak çok az sayıdaki metinde baba figüründeki otoriteyle hesaplaşma noktasına gelinmiştir. Bu aşamada baba-kız ilişkisinde ana temaları ele alırsak bunlar “Kutsallaştırılmış baba-kız ilişkisi”, “feodalitede baba-kız ilişkisi”, “kentleşme ve modernleşme sürecinde baba-kız ilişkisi”, “baba-kız ilişkisinde sevgi”, “baba-kız ilişkisinde şiddet”, “baba-kız ilişkisinde cinsellik” olarak karşımıza çıkıyor. Çok az metinde baba-kız ilişkisinin sevgi ve anlayış üzerine kurulduğuna rastlıyoruz. Bunun aslında toplumsal kültürde geleneksel olarak babaların kızlarına yakın davranmalarının olumsuzlanmasının neden olduğunu düşünüyorum. Aslında babalar için de zor olan bir durum söz konusu. Bastırılmış duygular oluşuyor. Üstlenilen rol modellerin getirdiği zorunluluklar sonrasında ciddi çatışmalar ve eğer denetlenmezse şiddeti doğuruyor. Yalnız burada yine kadına düşen role değinmek istiyorum: Erkeğe bu rol modeli öğreten de kadın... Onun gelişim sürecinde içselleştirmesine katkıda bulunuyor. Sizin sorunuzda özellikle vurguladığınız baba-kız çekişmesi, çatışmaya dönüşmediği sürece karşılıklı kimlik oluşturma açısından önemli. Ayrıca genç kızın ya da ergenin dış∫ dünyaya çıkarken en iyi antrenman yapacağı varlık babasıdır. Onunla uzlaşma, anlaşma ve onu aşabilmek dış∫ dünyaya çıkmada önemli bir eşiği geçmek demektir. Bunun edebiyata böylesine bir gerçeklik içinde yansıması kanımca yeni bakı∫ açılarını da beraberinde getirecektir.

Gelelim anneler ve kızlarına...

Anneler ve kızları arasındaki ilişkinin hep çok olumlu olduğu düşüncesi baskındır; ancak bunun pek de öyle olmadığını söylemek daha doğru olur. “Pamuk Prenses Sendromu” diyebiliriz buna. Hani masaldaki annenin gerçekte üvey anne olmadığı söylenir (psikanalitik açıdan). Masallar bu konuda daha gerçekçi davranırken -en azından alt metinde- romanların aynı davranışı gösterdiğini söylemek zor. Romanlar rol model dağıtmayı ve bunun içselleştirilmesini üstlendikleri için masalın eksik bıraktığını tamamlıyorlar. Geçmişte -belki de hâlâ günümüzde de- yazarlar kahramanlarına diledikleri gibi biçim verebilmek için annesini öldürürler. Böylece kahraman önünde özdeşleşeceği figürü bulamaz bu da yazara, onu dilediğince biçimlendirme özgürlüğü verir. Genç kız edebiyatına baktığımızda anne figürünün çoğunlukla olumlandığını görüyoruz. Bu da yazarın temel kaygısının özdeşleşme olduğunu ve didaktizmin öncelikli olduğunu gösteriyor. Günümüz Batı Edebiyatında bireysel ilişkiye dönüşmüş anne kız ilişkisi bizdeki romanda hala geleneksel anne- kız ilişkisini sürdürmekte. Bu nedenle yaşanan çatışmaların ya da uzlaşmaların bu çerçevede ele alınması kanımca daha doğru olur.

İMZA KUYRUKLARINDA BEKLEYENLER GENÇ KIZLAR
Araştırmanızda ensest üzerine yazılmış kitaplar üzerine de çalışmışsınız. Bu konuda yazılmış kitaplar nasıl bir çerçeve izliyor? Yerli yazınımızda hiç ele alınmamasını neye
bağlıyorsunuz?


Üzerinde çalıştığım kitap çeviriydi. Küçüklüğünden beri babasının tecavüzüne uğrayan bir genç kızın yaşadıklarını konu alıyordu ve yazarın gerçek hayatıydı. Bir yönüyle sorunu dilselleştirme ve yüzleşmeydi. Ensest özellikle gençlik edebiyatında değinilen bir konu değil. Değinilse ne olur ve nasıl etkiler araştırmak gerekir. Ama bu konunun tartışılması gerektiği yadsınamaz bir gerçek. Ensesti
-örtülü biçimde- anlatan masallar vardır. Bu aslında insanın kendi sorununu dilselleştirmenin yolunu bir biçimde bulduğunu gösteriyor. Yerli yazınımızda şu ana kadar sadece Deniz Kavukçuoğlu’nun “Canım Acıyor Baba”sında rastladım. Başka var mı bilmiyorum. Ensest ve pedofili adli tıp raporlarına ve medyaya yansıdığını artık görüyoruz. Burada sanırım en temel mesele buna maruz kalan çocukların söyleme cesaretini bulabilmeleri. Bastırımışlıkların önlenmesi. Edebiyat burada belki de sorunun dile getirilebilme cesaretini oluşturmada rol oynayabilir diye düşünüyorum.

Müfredat kitapları konusunda neler söyleyeceksiniz? Milli Eğitim’in bu konudaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Hangi tür kitaplara daha yakın duruyorlar? Hem genç kız edebiyatı özelinde hem de gençlik edebiyatı genelinde soruyorum bu soruyu. Neler yapılabilir?

Müfredat kitaplarında gençlik edebiyatı, özelinde genç kız edebiyatı ve daha özelinde gençlik sorunları üzerine yazılmış bir metinle karşılaştığımı söyleyemem. Umalım ki gözümden kaçmış olsun. Burada asıl vahim olan edebiyatın önde gelen yazar ve eleştirmenlerinin bu durumu onaylıyor olmalarıdır. Birçoğunun çocuk ve gençlik edebiyatını saygın bir alan olarak görmediğini söyleyebilirim. Bu da Batı’da yaklaşık iki yüz elli yıldır var olan bu alanların ülkemizde gelişmesine engel olduğu gibi toplumun çocuk ve genç kesiminin özneleşme sürecine de engel oluşturmaktadır. Tüm bunlara karşın yine de şunu söyleyebilirim: Sistem her ne kadar bazı şeyleri görmezden gelse de genç okur kendine dönük edebiyata kendi başına ulaşıyor. Bu iyi mi kötü mü ayrıca tartışılması gerekir. Ama yaşanan gerçek budur.

Okur olarak genç kızların durumunu da tahlil etmiş olmalısınız. Bu kitaplar temel olarak genç kızları nasıl bir geleceğe davet ediyor? Dünün gençleri bugünün kadınları nelerle haşır neşir olarak büyüyor? Ya da onlar için kurgulanan nasıl bir gelecek mevcut? Bu sağlıklı bir büyümenin işareti mi? Değilse neden?

Türkiye’deki genç kız politikasına baktığımızda, modernleşme süreciyle birlikte önem kazanan kızların okuması politikasının hâlâ bütünüyle gerçekleşemediğini görürüz. Günümüzde hâlâ okula git-meyen (gönderilmeyen) ve okuma yazma bilmeyen kız sayısı erkeklerden fazla. Bu durum, kadın-erkek eşitliği politikasının gerçekleşmesini önlemekte, kadınların sosyal yaşamda eşit koşullarda yer almasını engellemektedir. Tüm bunlara karşın, en fazla okuma eğiliminde olan kitle de genç kızlardır. Fuarlara katılan, imza kuyruklarında bekleyen kitlenin büyük kısmını genç kızlar oluşturur. Yayın politikalarına bakıldığında, en önemli hedef kitlenin genç kızlar olduğu görülür. Bunun nedenleri arasında birçok şey sayılabilir. Genç kızlar okuma yoluyla yaşamı tanırlar. Sokağa çıkma özgürlükleri fazla değildir; bu nedenle, dış dünya deneyimi okuma yoluyla gerçekleşir, diyebiliriz. Bu bile genç kızların özgürlük arayışlarının bir göstergesi olarak ele alınabilir. Ancak tüm bunlara karşın genç kızlara yönelik metinlerde onların yaşamını sınırlayıcı davranılması, tüketim nesnesi, biçimlenecek nesne gözüyle ele alınması ayrıca tartışılması gereken bir durumdur.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam