VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Kasım 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Biz tarihimizle, hatalarımızla ve hatta kendimizle bile yüzleşemiyoruz
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Biz tarihimizle, hatalarımızla ve hatta kendimizle bile yüzleşemiyoruz

Sibel Oral, yeni kitabı ""Zayi""de çıkmaz bir sokakta yaşayan sekiz karakterin üzerinden Türkiye""nin görmezden gelinenlerini, unuttuklarını sorguluyor.

Canan Hatiboğlu

Kitaptaki karakterlerin hikâyeleri aynı zamanda Türkiye’nin gördüğü ama görmezden gelmeye çalıştığı konulara değiyor. Eski bir solcu, bir azınlık, bir travesti... Ve hepsi bir çıkmaz sokakta yaşıyor. Türkiye’nin görmezden gelmeye çalıştığı meseleler bir çıkmaz sokak mıdır?

Benzetme yapmak gerekirse, evet öyle. Ülkenin kendisi çıkmaz bir sokaktır bana göre. Tarihimize baktığımızda ne görüyoruz? 6-7 Eylül, Varlık Vergisi, Ermeni soykırımı, 30 küsur yıldır süren savaş, yolsuzluklar, kadına yönelik göz göre göre şiddet, eğitim sorunu, faili meşhur cinayetler, darbeler, işkencede ya da gözaltında ölenler...
Bunun medyası, iktidarı, muhalefeti, dış mihrakı falan bir sürü şeyi var. Tüm bunlarla bir çıkmazın içine sürüklenmişiz ve sürükleniyoruz da. Evet, tarihimiz boyunca biz bunların içinden çıkamadık, ha çıkmak istedik mi? Bana pek öyle gelmiyor. Bunları görmezden geliyoruz. İlk önce bir ah vah yapıp galeyana gelip bazılarında isyan ediyoruz, ama biz unutmayı çok iyi biliyoruz. Toplum olarak olaylara siyasi, dini, ideolojik olarak bakıyoruz. İnsani yönden bakmayı beceremiyoruz. Zaten asıl içinden çıkamadığımız da bu...

Sokaktan olmayanların çıkmaz sokağa girememelerinin sebebi ne? Biz de Türkiye olarak kendi çıkmaz sokaklarımızla ve karakterlerimizle yüzleşmiyor muyuz?

Girememe değil de girmeme diyelim. “Zayi” tarafından bakalım; kırık dökük, tarihten yaralı evlerin içinde oturuyor romanın kahramanları... Karşılarında da bir mezarlığın üstüne yapılmış metruk, leş, yarım kalmış bir bina. Kat kat acı var, kıyım var, ah’lar var. Orası bizim 70- 80 yıllık tarihimiz, belki de daha fazlası. Faniler girmiyorlar, çünkü orada kendi tarihleriyle yüzleşemedikleri için kendilerinden utanan insanlar var... Kanırttıkça kötü bir koku çıkacak, çok belli. Ve eminim ki onların da tüm bu olanlarda payı var.

Romanın dışından bakarsak; girmiyoruz, çünkü bunlarla yüzleşmek, hesaplaşmak gerekiyor. Biz tarihiyle, devletiyle, iktidarıyla, hatalarıyla ve hatta birey olarak kendimizle bile yüzleşemiyoruz. Yüzleşmeye, hesaplaşmaya cesaretimiz, vaktimiz var mı? Ya da daha önemlisi tahammülümüz var mı?

Kim ve kimlerden oluş neden bu kadar önemli?

Benim için hiç önemli değil kimin kimlerden olduğu. Ama biliyorsunuz, bizim tarihimizdeki olayların tetikleyicisi etnik ve politik kimliklerin yarattığı tahammülsüzlük, öteki olmakla yaftalanmaktır. Ve bu yüzden de aramızda yaşayan ama suskun, ama küsmüş binlerce insan var. Hâlâ da sayıları çoğalıyor. Ve belki günün birinde geri kalanlar da onlardan olacak. Geri kalanlar da bu ülkede yalnız çünkü. Medyada da, bakkalda da, okulda da... Öğüten bir mekanizma var ki akıl sır erdirmek mümkün değil. Dediğim gibi bana göre önemli değil ve “Zayi”nin kahramanlarına göre de önemli değil. Zaten bu yüzden kaybediyorlar... Çünkü önemseyenler ve bunun üzerinden tarih yazanlar çok.

Karakterler neden kendi dertlerinin, hikâyelerinin içinden çıkmak istemiyorlar?

Çünkü onları o hale getiren dünyanın, sistemin içine girmek demek olur bu. Orada da Lerna Hanım’ın tabiriyle, onlardan çok uzak olan “insan savaşı” var. Bir de bazıları kendi hikayelerinden çıkmayıp, onlarla yüzleşip, aklanıp paklanmak istiyor. Kendi yaralarına neşter sokuyorlar yani. Bile bile lades gibi... Belki bir umut işte...

Neden kitabın ismi “Zayi”? Selvi’nin yaşamı kimin için kayıp?

Kitabın adı “Zayi”, çünkü romanın kahramanlarının hepsi ülkenin ya da kendi bireysel tarihlerinin içinde kaybolmuş. Biri, birileri yolunu kaybettirmiş, şaşırtmış onların. Ama bana göre en önemli kayıp hem romandaki hem de o “Harp ve Darp Ülkesi”ndeki Adalet ve adalettir. Yani ülkede kaybolan adalet, aynı zamanda romanın örtük kahramanı Adalet... “Dünyadaki tüm insanların hikâyeleriyle bir kundak yapmış büyütüyordu beni Adalet Annem” diyor Selvi. Adalet’i birileri mavi kırmızı ışıklar içinde alıp götürünce Selvi’nin de kundağı parçalanıyor, kayboluyor. Zayi edilen bir toplumuz biz. Adalet yok çünkü...

Selvi neden konuşmuyor?

Biz olan bitene nasıl yerimizde mırıl mırıl söyleniyor, köşelerimizden sesleniyor ve hesap sorma mertebesine yükselemiyorsak Selvi de bize inat konuşmuyor belki de... Hem konuşsa ne olacak? Anlayacaklar mı? Anlayacak mıyız? Kim olduğunu sorgulayıp, geldiği yollara bakıp bir kimlik yaftalayacağız ona. Aynı şekilde Lerna da, deli güzel Ayhan da ve hatta tüm olanların müsebbibi Rızvan Efendi de konuşmuyor bence. Solcu diye ihbar ediyor komşularını, derdi oğlunu korumak oysa... Onu anlayabilecek miyiz?

Eski İstanbul ailelerinin katı yapılarında soyu ve soyun bireylerini korumak da önemli bir kavramken, özellikle Selvi yalnız kaldığından neden babasının ailesinden arayıp soran olmuyor?

Aslında sorup sormadıklarını bilmiyoruz, belki de o çıkmaz sokağa o büyük soylu ailenin oturduğu yalıdan çıkıp geldi. Önemli değil. Nasıl geldiği önemli bana göre. Kınında bir çığlıkla geliyor Selvi çıkmaz sokağa.

Günümüz edebiyatında dilde sadeleşme eğilimi görülürken sizin daha yoğunluklu ve katmanlı bir dil kullanmanızın sebebi nedir?

Açıkçası yazarken yaptığım bilinçli bir şey değildi bu... Selvi, Lerna, Adalet ve belki de kuzgunlar götürdü beni o katmanlara. Ya da ben onları oraya sürükledim. Sonuçta “Zayi”nin çıkış noktası iç savaşın ortasında kalmış bu insanların adaletin uğramadığı hayatlarında vicdanlarına çimdik atmaları. Onların yaşadıkları şeyler benim romanı yazarken öfke duymama neden oldu doğal olarak. Belki de bu öfkedir nedeni. Bir de bu bir süreç. Şimdi yazdığım, arada üzerine kafa yorduğum şey dil olarak daha sade, ama daha korkunç ve leş.

Kitaptan...
Bizi diğer insanlardan ayıran, bazı dinlere ve dillere söven babaannem, büyüdüğüm zaman öyle insanlarla dostluk kurmamam hususunda beni uyarır, her seferinde de “Senin babandan dolayı kökün temiz, kökünü tanı! Köküne lâyık ol!” derdi. Babannem diğer insanlardan nefret ettikçe ben onları tanımayı ve hatta onlar gibi olmayı isterdim. Komünistler vardı mesela, annem gibilere deniyordu. Orospular annemin arkadaşı Rezzan Abla gibi olanlardı. Ermeniler ve Rumlar da vardı ama onlardan kimseyi tanımıyordum. Babaanneme göre onlar da bizim için tehlikelilerdi. Uğursuzlardı, açgözlülerdi, iftiracılardı, topraklarımızda gözleri vardı, gözleri çıkasıcaların.
Adalet teyze bizi başkalarından ayırmazdı. Ona göre başkaları diye bir şey yoktu. “Biz insanlar...” derdi, ben o insan hikâyeleri içinde gezen bir Selvi hayal ederdim. Diğerlerinin, başkalarının ya da işte o ötekilerin hikâyelerinde bir kahraman olduğumu düşünür dalardım uykulara. Ahh benim Adalet teyzem, biricik çocukluğum...

Paylaş