VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Nisan 2015 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Bizimkisi, çok zengin ama yalnız bir roman
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bizimkisi, çok zengin ama yalnız bir roman

Sadece iyi bir yazar değil şefkatli ve çalışkan bir yazı insanı da olan Selim İleri, “Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Klavuzu”nda tam 230 Türk romanını ele almış. Her bir metnin okurda okuma istediği yarattığı kitap, tam anlamıyla bir yol gösterici.

BUKET AŞÇI

Selim İleri’nin “Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu” iştah kabartan bir kitap. Okurken daha da okumak isteyeceğiniz. Çünkü kitap, 1874-1980 yılları arasında yayımlanan 230 Türkçe romanla ilgili nefis denemeler içeriyor. Hepsi Selim İleri’nin imzasını taşıyan ve her biri yeni yazılmış.

Yani “Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Klavuzu” sık sık rastladığımız üzere, düşünce, edebiyat insanlarının dergi ve gazeteler için kaleme almış metinlerinin bir derlemesi de değil. Selim İleri’nin 2010’lu yıllarındaki birikimi, anıları ve hayat tecrübesi ile geçmiş okumalarına geri dönüp, kimi zaman kendisiyle de hesaplaşarak, kaleme aldığı yazılar bunlar. Bu nedenle de çok kıymetli.Çünkü deneyimli bir yazarın, düşünce insanının yılların bilgi birikiminin en damıtılmış hali.

Ele aldığı roman sayısını da taktir etmek gerek. Zira şu ana kadar benzer bir çalışma Fethi Naci’nin “10 Türk Romanı“ ile başlayıp 100’e ulaşan kitaplarıydı. Selim İleri ise son derece zor bir şeyi yapmış ve 230 romanı değerlendirmiş. Böylece “klavuz” kitap ibaresini sonuna kadar hak etmiş. Zira isteyen bu kitap sayesinde kendine okuma listeleri bile hazırlayabilir.

Tüm metinleri yeniden yazmak... Çılgınlık değil mi?

Evet, böyle bir çılgınlık yaptım ve bir-iki yazı dışında hepsini yeniden yazdım. Hatta bazı romanları yeniden okuyup yazdım. Mesela “Yaz Sonu” kitabını yeniden okudum ve daha önce fark etmediğim birçok hususla karşılaştım.

Romanın içindeki kişiler gerçek mi yoksa romandaki romancının yarattığı kişiler mi diye düşündüm… Adalet Ağaoğlu kahramanlarına düşsel bir gerçeklik vermişti, beni tekrar tekrar düşündürdü ve bu da çok hoşuma gitti.

“Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu” kapsamlı bir kitap. Oysa Türk edebiyatı üzerine bir şey söylenirken, daha seçici olmaya çalışılır ve ne yalan söyleyeyim, çok da şefkatli olunmaz. Ama çoğu kişinin hiç değinmediği romanlara bile yer vermişsiniz...

Bu tür kitapların hakkının çok yendiğini düşünüyorum. Mesela Kerime Nadir’ler... Doğan Kitap’tan Kerime Nadir’lerin tekrar basımı projesi teklif edildiğinde bu yüzden gözüm kapalı “evet” demiştim.

O zaman o kitapları da tekrar okumuş ve bir kere daha görmüştüm ki bu romanlar, bir çok nesile seslenmişti. Birçok kuşağın üzerinde etkisi olmuştu. Ama bazı romanlar da hiç etkileri olmadığı halde hep baştacı edilmiştir. Oysa bu romanlar sırf çok sattığı için küçümsenmiş.

Artık şunu anlamamız gerek; bir kitabın çok satması ya da az okunması ile edebiyat değerinin hiçbir ilgisi yok. Çok okunmak neredeyse bir suç noktasına kadar getirildi. Bu tabi tımarhanelik bir yaklaşım, başka bir açıklaması yok. Mesela Refik Halid’e de piyasa romancısı demişler ama bence Türkçe’nin başyapıtlarını yazmış. Bu, eski bir hastalık. Az okunan çok okunan hastalığından kurtulmamız gerek.

Belki de bu nedenle kitabınızı okurken, metinlere üstten bakan bir eleştirmen bakışını değil de, onu paylaşmak isteyen okur yaklaşımını hissettim. Ne dersiniz?

Öyle olmuşsa ne güzel... Çünkü tüm bu yazıları bir okur yaklaşımıyla yazdım. Mümkün olduğu kadar eleştirel ya da entelektüel bir tutum takınmadan sanki bu masada sizinle konuşur gibi olsanı istedim.

Dikkat ederseniz karmaşık cümleler kurmadım. Hatta bazı yerlerde kendimi yakaladım; yazınsal bilgileri ve kelimeleri attım, terimleri temizledim. Herkesin anlayabileceği bir şey olsun istedim.

ŞİİRSEL ALINTILAR

Ancak her bir metnin sonundaki alıntılarda ise alabildiğine popüler olandan uzak durmuşsunuz. Şöyle ki; günümüzde sosyal medyanın da bir sonucu olarak, aforizma türü cümleler pek revaçta. Sloganvari, “dır”, “dir” diye biten, büyük cümleler. Ama sizin metnin sonuna koyduğunuz roman alıntıları, bunun çok uzağında. Şiirsel cümleler, adeta gökyüzünde asılı duran...

Benim kendi yaradılışımda da bu var. Zaten kimse okumuyor bu kitapları ve bu da beni çok üzüyor. Hiç olmazsa en şiirsel cümleleri alayım ki kafalarına dank etsin insanların... Ne yazık ki, çok fazla hor görülmüş bir roman Türk romanı. İşte “Batı’dan aldık”, “O yüzden bize ait değil” falan deniyor...

Hazır gündeme gelmişken, “Neden Batı‘dan alıyoruz”, biz Batı’nın parçası değil miyiz?

Kesinlikle çok haklısınız. Bu, yüzde yüz katıldığım yepyeni bir bakış açısı. Bir yandan da biz hem Doğu’lu hem Batı‘lı bir toplumuz, diyoruz hem de Batı değerlerini yabancı olarak tanımlıyoruz. Kaldı ki yazılar bütünüyle bu toprağa ait bir roman. Özellikle İstanbul’u zamanında çok ince tahlil edebilmiştir Türk romanı. Daha sonra bir dönem köy ortamına açılmış ve hiç de basit olmayan metinlerle yazılmış. Elbette başarısız örnekler de var ancak biz de eleştiri denince kötü bir taraf arıyoruz ama bu da bir hastalık. Bu yüzden ben bir okur olarak davranıp bu romanların bendeki izlerini, ifade etmeye çalıştım. Üstelik “Batı ve Doğu” meselesi romanımızn temel meselelerindendir. Ama şuna dikkat edelim; hiçbir romancımız ne körü körüne Doğu’yu, ne de Batı‘yı savunmuş. Hep bir sentez aramışlar.

BİR SUÇ UNSURU...

Türk romanı üzerine ne diyebilirsiniz?

Çok zengin bir roman. Türkiye’nin bütün ana meseleleri Türk Romanı’nda işlenmiştir. Ne yazıkki okuyucu katı bunun farkına varmamış.
Ve ne yazık ki çok yalnız bırakılmış bir roman. Mesela Güney Amerika’ya ait romanlar Batı‘da muazzam bir çıkş yakaladı. Çünkü Güney Amerika bu romanlara sahip çıktı. Biz kendi romanımızı desteklemedik. Hatta romanlar kimi zaman suç unsuru sayılıp yazarları hapse bile atıldı.

Cumhuriyet öncesi ve hemen sonrası romancılarına baktığımızda hep bir elitizm eleştirisi görürüz. Günümüzün romanları arasında benzer bir bağ var mı?

Görmüyorum. Cumhuriyet öncesi romancıların bir umutları var. Mesela Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Sodom ve Gomore”sinde bile ileriye yönelik bir aydınlık ve umut var. 1970’lerden sonra bu umut azalmaya ve eleştirel yön ağır basmaya başlıyor.

Ama 80’lerden itibaren içe kapanış ve uzaklaşma var. Hem siyaseten hem de kitlelerin birbirleriyle olan kaynaşmasının çok zorluğundan ortaya çıkan bir uzaklaşma bu. 80 sonrasında ise Türk romanı giderek muhalif, kırgın, mesafeli ve içe kapanık bir hal alıyor. Umudu insanın kendi bireysel çalışmasında arayan ama toplumla bağında bir kırılma noktası oluşmuş...

Genç yazarları nasıl buluyorsunuz? Özellikle dillerini...

Umut görüyorum ama dil ve anlatımları bana pek yakın gelmiyor. Kendilerine özgü bir jargonları var. Bunu da çok doğal.

Sabahattin Kudret Aksal “Bir yazar 60’ından sonra kendisinden sonraki hiçbir yazarı anlamaz ve beğenmez” demişti. Altmışımı geçtim ama o noktada değilim, ama bazı noktaları tam kavrayamıyorum. Bu yeni jargonlu üslup bana çok sempatik gelmiyor. Ama buluşları hoşuma gidiyor. Mesela bizim romanlarımız hep ciddi, yüzü asıkktı. Şimdi ise ironi payı yükselmiş durumda. Bunun da bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Herhalde bu beni de etkilemiş ki “Melun” gibi bir roman yazmışım!


Yusuf Atılgan pişmanlığı

Kitapta Yusuf Atılgan’ın “Anayurt Oteli” romanıyla ilgili vakti zamanında yazdığınız bir yazı için pişmanlıkta da bulunuyorsunuz... Çok sert bir eleştiri yazdığınızı ve haksızlık yaptığınızı belirttiğiniz...

Kötü bir eleştiriydi. Hatta eleştiri bile değil, belki bir kıskançlık hezeyanı. Böyle bir yazı yazdığım için gerçekten pişmanım. Umarım düzeltebilmişimdir hatamı.

Yayımlandığında değeri bilinmemiş “Kürk Mantolu Madonna” da var kitapta. Bu romanın bugün çok popüler olmasını ise nasıl yorumluyorsunuz?

Çok sevindirici buluyorum. İki yıldır en çok satanlardan biri. Çok da ilginç bir durum ayrıca. Sanırım bilmediğimiz bir okuyucu potansiyeli var ve yanlış yönlendirildiği için başka bir yere sapıyor ve sonra “Kürk Mantolu Madonna” gibi bir romanı gördüğü yerde yakalayabiliyor. Bu durum ayrıca “kitap, tezgahta bulunduğu süre kadar taze kalır” iddiasını da çürütüyor. Bakın aradan yıllar geçmiş ve bu roman hala çok taze...

Erdal Öz’ü almanıza çok sevindim, çünkü duayen bir yayıncı olmasına rağmen önce “yazar” olarak anılmak isterdi.

Evet ama ben ilk romanını aldım. nkü öteki romanını almadım: “Odalarda.” Sanırım o, “Gülünün Solduğu Akşam”ı almamı isterdi, ama ne yalan söyleyeyim, zamanında çok popüler olmasına rağmen ben o romanı fazla sevmemiştim. Ama “Odalarda” çok sevdiğim bir romandır.

Paylaş