VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Haziran 2015 Pazar | Anasayfa > Haberler > Boğaz’ın eski sakinleri balıklardır
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Boğaz’ın eski sakinleri balıklardır

Gündüz Vassaf’ın yeni kitabı “Boğaziçi’nde Balık”ta İstanbul Boğazı’nda yaşayan balıkları başkahramanı seçiyor ve okuru tarihten, mitolojiden, gündelik yaşamdan beslenen, insanoğlunun hırsını hicveden şiirli, bilimkurgusal, gerçeküstü öykülerle baş başa bırakıyor.

İPEK CEYLAN ÜNALAN


Gündüz Vassaf’ın kaleme aldığı “Boğaziçi’nde Balık” Boğaz’ı ve Boğaz’ın sularında yaşayan balıkları başkahramanı seçerken tarihten, mitolojiden, gündelik yaşamdan beslenen, insanoğlunun her yeri fethetme hırsını hicveden şiirli, bilimkurgusal, gerçeküstü öyküler ve öykülere eşlik eden resimlerle (Komet, Balkan Naci İslimyeli, Argun Okumuşoğlu, Mehmet Güleryüz’ün bu kitaba özel yaptığı resimlerin yanı sıra Oktay Anılanmert, Ali Arif Ersen ve Şiir Özbilge’nin de resimleri yer alıyor) okuru gerçekle düş sınırında capcanlı bir yolculuğa çıkarıyor. Vassaf’la yeni kitabını konuştuk.

Kitabınız Paul Ehrlich’in “İnsan başka türleri yok ederken bindiği dalı kesiyor” sözüyle başlıyor. Yaşam döngüsü içinde insanın gerek doğaya gerek hayvanlara zarar vermesini nasıl yorumluyorsunuz?

Benciliz. Canavar olduğunun farkında olmayan canavarız. Bize sorsanız, tanrı aşkında, tanrının seçilmiş kullarıyız. Gezegenimizde uyurgezer gibiyiz. Doğaya, başka canlılara verdiğimiz zararla kendi türümüzü de katlettiğimizin, intihara sürüklediğimizin farkında değiliz. Paul Ehrlich, 360.0rg., Greenpeace gibi istisnalar yok değil. Lakin dünyayı yönetip yönlendiren seçtiğimiz politikacılar, tüketim çılgınlığımızda reklamlarının kurbanı olduğumuz, mallarını satın aldığımız şirketler, para ve iktidar peşinde benden sonra tufan hırsında. Türkiye yeni seçimden çıktı. Bakın politikacılara, siyasi parti liderlerine, köşe yazarlarına. Türümüzün, gezegenimizin geleceği umurlarında değilmiş gibi, işleri güçleri, cepheleştikleri geçimsizliğimizin sorunları. Son pleistocene buzul çağında kutuplar beş defa eridi ve yeniden dondu. Ancak her bir süreç yüz binlerce yıl sürdüğünden türlerin zamanla değişeme uyum sağlayabildi. Bu sefer insan eliyle hızla felakete gidiyoruz.

“Balıkçı değil balık tutan. Balık kendisini tutturan.” diyorsunuz. Nedir işin aslı?

Asya’da atı ehlileştiren Afrika’da zebrayı niçin ehlileştiremedi? Evrim sürecinde diğer hayvanlar üzerinde kurduğumuz hakimiyet sonucu kendimizi üstün ilan etmemizin ibret vericiliğinin farkında değiliz. Mesele bizim becerimizden çok kimi hayvanların ehlileştirilmeye yatkınlığı. Yunan tragedyalarında kahramanın kendini üstün görüp her şeye muktedir sanması hali, düşüşüne, tanrılar tarafından cezalandırılmasına neden olur. Tahtımızdan inmenin zamanı geldi, geçiyor.

Deniz kirliliği, fabrika gemiler... İnsanın çevreye verdiği zararın faturasını denizler; denizlerin kirliğinin faturasını ise balıklar yaşamlarıyla ödüyorlar...

Benden sonra tufancı dünya liderlerinin, çok uluslu şirket kodamanlarının, bizler için “ne halleri varsa görsünler” tavırları, alarm çaldığında roketlerine binip uzayda kolonilerine kaçılabileceği sanrısı. Bu gidişle insanı bekleyen yaşam denizlerde- su üstü ve su altı şehirlerimizde, deniz dibi mineraller ve mahsullere muhtaciyetimizde. Şimdiye kadar devletlerin gizlediklerini, Wikileaks, Julian Assange ve Edward Snowden sayesinde bir ölçüde öğrenebildik. Ancak bunların da odak noktası özellikle siyaset ve ticaretle, başta ABD, İngiltere, Çin, devletlerin halklarına karşı yaptığı casusluk ve cürümlerle, politikacı çöplüğüyle ilgili. Devletin yol vermesiyle şirketlerin doğaya karşı cürümlerini araştıran pek olmadığı gibi, kapitalizmin hukuku, bırakın doğa katliamlarını cürüm saymayı, tersine teşvik ediyor. Örnek istiyorsanız, Japonya’da hala kontrol altına alınamayan Fukuşima faciasına ve Almanya’nın vazgeçmesine rağmen, Türkiye’de nükleer santrallerin yapımı, İstanbul 3. Havaalanı, Kanal İstanbul. Hepsi ayrı doğa felaket habercisi. Hele nükleer santrallerden radyoaktiv sızıntı denizlerimize en büyük darbe.

GECEKONDU - TOKİKONDU

İstanbul deniziyle özdeşleşmiş bir şehir. Ancak Marmara denizine yeterince insaniyetli bakmıyor hatta hunharca kullanıyoruz. Büyük bir şehrin denizi olması Marmara denizinin ve dolayısıyla bu denizde yaşayan balıkların talihsizliği diyebilir miyiz?

İstanbul denize sırtını döndürtülmüş, doğaya yüzü kapatılmış bir şehir. Londra’ya, Paris’e bahçe kültürü Osmanlı‘dan Avrupa’ya giderken, şehre, maalesef dilim varmıyor ama çapulcu gibi yerleşen belediyeler, sanki ayıpmış gibi, köy-toprak geçmişinden öç alırcasına deniz kıyısını, denizi betonlaştırdılar. Kunduralarımız tozlanıyor diye toprağa dayanamadılar. Denizi, balıkları küstürdüler. “Heybeli’de sandalla mehtaba çıkan” kaldı mı? En son ne zaman bir Boğaz şiiri okudunuz, bir Boğaz şarkısı dinlediniz? Kullanmasına kullanıyoruz, pisletiyoruz, önünde selfie çektiriyoruz o kadar. Okullarda Boğaz’ın tarihi, balıkları, akıntıları, kültürü, coğrafyası, bitkileri öğretiliyor mu? İstanbullu için Boğaz, otomobille kıyısında tur atmak, lokantasına kurulmak, yabancılara da, hepimiz birer turizm bakanıymışız gibi, “Bakın İstanbul’un incisine” diye böbürlenmek. Boğaz’a çıktığınızda, Adalar’a gittiğinizde, beş on kuruş vergi ödemekten kaçanların ABD bayraklı, Delaware bandıralı teknelerine bakın. Peki, onlar deniz keyfi ne demek biliyor mu? Caka yapmak için aldıkları, yılda dört beş gün kullandıkları, daha doğrusunu kullanmasını bilmedikleri tekneleri, sofra kurmak için. İstanbul denizle özdeşleşmiş olsa, şehrin sade Adalı değil, gecekondu-tokikondu çocuklarına, belediyelerin sağladığı imkanlarla, yelken- yüzme- su sporları klüpleri kampları açılırdı. Oysa ne görüyoruz? Çocukların denizle ilişkisi, geçim derdinde, zabıtanın kovaladığı tezgahlarında midye dolması satan Kürt çocukları. Ayıp değil mi?

Niçin özellikle “Boğaziçi Balıkları“nı yazdınız?

Kediler İstanbul’unsa, balıklar da Boğaziçi’nin en eski sakinleri. Başka ülkelerde paraya, sikkeye imparator, padişah resmi basılırken, buraya ilk yerleşenler Byzantium’u kurduklarında, sikkelerin bir yüzüne palamut resmi basmışlar. Liderler gelip geçici.

Kimi hatırlanıyor, kimi lanetle anılıyor, kimi tarihin çöplüğüne atılıyor. Palamut kalıcı. Yüz değil, bin yıllarca bu şehrin insanlarının besin ve gelir kaynağı. İstanbul gurbetini yaşayanlar bilir. Sıladayken, “Ah döndüğümde Sultanahmet’te bir namaza dursam,” diyeni duydunuz mu hiç. Özlenen, Boğaz’da rakı balık sofrasıdır. “Boğaziçi’nde Balık,” şehrin bu en eski sakinlerinin, uzaylı kaptanların, İstanbul’u markalaştırıp satmak isteyenlerin, mitoloji kahramanlarının, en çokta Boğaz diplerinde balıkların gözünden, İstanbul’un öyküleri...

İstanbul farklı dönemlerde çeşitli şekillerde adlandırılmış. Şehir isimleri zaman zaman değişir ama İstanbul’un tarihinde bunun biraz daha fazla olduğunu görüyoruz. Sizce nedeni nedir?

“Gülün adı değişse de değişmezdi kokusu” der Shakespeare. Önüne gelen bu dünya şehrini sahiplenmek istemiş. Kimler yokki? Rusların gözü burda, şehre Tsargrat demişler.

Vikingler Miklagrat adını vermiş. Kapılarına dayanmış. Rumlar hala Romalı imparatorun şehre verdiği Constantinople adında ısrarcı, Ermeniler şehre Cizant Kaak demiş. Araplar için Der Saadet, Farslılara Asitane. Otuz-kırk küsur ismi var şehrimizin. İstanbul sonuncusu mu? Bakarsınız günün birinde diktatörün teki ismini vermeye kalkar. O da geçer gider unutulur.

Bizler ne kadar “Bizim” diye sahiplensekte, her şeyin tarihte geçici olduğunu kim inkâr edebilir? “Fethedildim/Yağmalandım/ Nice donanma demir attı sularımda/ Gelen giden bayrak dikti topraklarıma/ Sadakat aramayın bende/ Biri gider/ Öteki gelir/ Ben kalırım”.


REKLAMLARLA KUŞATILDIK

Belediye otobüslerinin ve Boğaz vapurlarının reklam taşıması İstanbul’a zarar verdi mi?


Güzel soru. Bunun için kitapta “Boğaziçini Küreselleştiren Reklamcı“ öyküsünün geçtiği, Olimpiyatların İstanbul’da yapıldığı 2020 yılını beklememiz gerek. Belediye otobüslerinden öte, biz üstümüzde avaz avaz bağıran logolarla, ayaklı billboardlara dönüştük, kendimiz reklam olmaya başladık. Havanda su dövercesine siyasette taraflaşırken, hangi dinden, dilden, görüşten olursak olalım, hepimiz düzene damgasını basan kapitalist değerlerin egemenliğinde markalaştık.

Siyasilerin meydan ve sokak isimlerini değiştirmelerini eleştiriyorsunuz. Bu durum sizce şehre zarar veriyor mu?

“Kendi Kentime Ağıt”tan şu dizelerle cevap vereyim. Tanrının mermerlerde taşlaştığı/ Kapalıçarşıların gökdelenlerde putlaştığı zamanın kentindeyim/ Siyaset borsasının ad değiştiren sokaklarında/ Çocukların saklambaç oynayamadığı/ İnsanların otomobillerden hızlı gittiği/ İstikametsiz kaldırımların/ soluksuz yayasıyım.
“Sadakat aramayın bende / Biri gider, öteki gelir / Ben kalırım” diyor İstanbul.

Burada şehirde iz bırakmış kültürlere bir gönderme var mı?

İstanbul’a iz bırakmak, şehrin orasına burasına projelerime bakın dercesine adını kazıyarak değil, bazan hiç bir şey yapmayarak ta olur. Çok eleştirilen 3. Havaalanı projesi mesela. Uzmanların söylediği gibi şehrimize oksijen çadırı vazifesi de gören Kuzey Ormanları‘ndan ağaç kesimi, İstanbul’un iklimini değiştirecekse, hiç bir şey yapmamak daha iyi değil mi? Bir tarafta şehrimize hırslarıyla iz bırakanlar, diğer tarafta sevgileriyle.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163