VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mart 2015 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Bombardımanlarla sınanan bir toplum
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bombardımanlarla sınanan bir toplum

Yeni Zelandalı yazar Sarah Quigley’nin kaleme aldığı “Orkestra Şefi” İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı tarafından açlığa ve bombardımanlara maruz bırakılan hayatların, umut ve müzikle nefes almasının öyküsünü anlatıyor.

SERHAN BALİ





Rus besteci Dimitri Şostakoviç (1906-1975) ‘Leningrad’ başlıklı 7. Senfoni’sini, nice trajedinin yaşandığı İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı tarafından yaklaşık 900 gün süren korkunç bir kuşatmaya ve beraberinde açlıkla sefalete maruz bırakılan Leningrad kentine ithaf etmiştir. Sarah Quigley’nin İlknur Özdemir çevirisiyle Kırmızı Kedi tarafından yeni yayımlanan ‘Orkestra Şefi’ (The Conductor) adlı romanı, Leningrad Senfonisi’ni ortaya çıkartan o akıl almaz koşulları tüm çıplaklığıyla zihnimizde canlandırmayı başarıyor. Orkestranın keman sanatçısı Nikolay’ın da romanda söylediği gibi, ‘böylesi bir sıkıntının ortasında bu çapta (70 dakika) senfoni bestelemek mucize sayılır’. Hatta, o sırada Nikolay’ı dinleyen, kuşatmanın sürdüğü sırada eseri Leningrad’da yöneten Karl Eliasberg’in sözüyle, ‘mucize değil çılgınlıktan’ söz edilse yeridir. Orkestra Şefi’; Eliasberg kadar, Leningrad’ı besteleyen adamın yani Şostakoviç’in ve kemancı Nikolay’ın da hikayesi. Tabii, bu üç ana karakterin olduğu kadar, Şostakoviç’in çekici karısı Nina’nın, Eliasberg’in kötürüm annesinin, karısını kaybetmiş Nikolay’ın üzerine titrediği ‘büyümüş de küçülmüş’ kızı Sonya’nın, baldızı Tanya’nın, Kirov dansçısı Nina’nın da hikayesi. Bunlar ve romandaki diğer yan karakterlerin hikayelerine sahne olan yer ise, romanda ‘Rusya’nın en kültürlü şehri’ diye geçen Leningrad.

Sarah Quigley’nin teşbihten yana fevkalade zengin anlatımı, karakterlerini derinlemesine tahlil etmekteki hüneri, okura şapka çıkartan cinsten. Ayrıca kitap, kurgusuyla, okura sanki bir sinema filmi izliyormuş hissi veriyor. Quigley, her bölümde, ana karakterlerden biri ve onun yaşamını derinden etkileyen yan karakterlerin yaşamlarına ve aralarındaki ilişkilere odaklanıyor. Kuşatmanın henüz başlamadığı kitabın ilk bölümlerinde gayet medeni düzeyde seyreden sosyal ilişkilerin, Luftwaffe’nin şehrin üzerine her gün tonlarca bomba yağdırdığı ve Nazi ordusunun dört bir yandan kuşatarak açlığa terk ettiği günlerde nasıl da rayından çıktığını, insanların birbirlerine karşı nasıl da acımasızlaştıklarını dehşet içinde okuyorsunuz.

Açlıktan yamyamlığa dahi tevessül eden zavallı bir halkın yaşadıklarına acıyan yüreğimiz, romanın ana karakterlerinin birbirlerine yönelik aşk ve sevgi gösterileri karşısında hemen ısınıveriyor. ‘Arıza’ Şostakoviç’in mutlu edemediğini bildiği karısı Nina, huzursuz Nikolay’ın doğduktan ancak yıllar sonra sevgisini dışavurmayı becerebildiği Sonya, özgüven yoksunu Eliasberg’in romanın sonuna doğru bir kişi üzerinde yoğunlaşacak ‘tutkuları’, aynı zamanda, karakterlerin yaşamak zorunda bırakıldıkları insanlık dışı koşullara göğüs gerebilmelerini sağlıyor. Romanın ana öznesi, orkestra şefi Eliasberg ama besteci Şostakoviç de, yönetici yoldaşları tarafından ailesiyle birlikte Leningrad’dan tahliye edilene kadar romanda Eliasberg kadar ayrıcalıklı bir yer tutuyor. Quigley’nin, sıra dışı profiliyle müzik tarihinin üzerinde en fazla tartışılan yaratıcı kişiliklerinin başında gelen Şostakoviç’i çok iyi etüt ettiği besbelli. Onun uyumsuz, dikkafalı, inatçı, sabırsız, alaycı, bencil, çalışkan, antisosyal, vatansever, futbol düşkünü, patavatsız ama aynı zamanda, mutlak otoriteye koşulsuz boyun eğen (yürekten mi yoksa sureta mı olduğu hala tartışmalıdır) ilginç karakter yapısını yazarımız satırlarında inceden inceye işlemiş.Şostakoviç, şehrin üzerine her gün bombaların yağdığı kuşatma sırasında, karısı ve iki çocuğuyla birlikte Leningrad’ı terk etmeye bir türlü yanaşmaz. Her gece konservatuvar binasının tepesinde kafasında miğferiyle yangın gözetmenliği yapar, gündüz olduğunda ise kendisini odasına kilitleyip, şehir halkının direnme gücünü artırıp onlara moral aşılamasını amaçladığı Yedinci Senfoni’sini bitirebilmek için canını dişine takarak çalışır: ‘Çaba harcayarak çevresindeki kargaşanın içinden tuhaf bir rutin çıkarmayı başarmıştı, eğer bu kesintiye uğrarsa beste yapmaya devam edebileceğinden emin değildi.’ Ne var ki, kuşatma ağırlaştığında verilen tahliye kararına -otoriteye karşı gelemediği için- boyun eğen Şostakoviç, kendisini memnun etmeyen mekan değişikliğine rağmen senfonisini bitirebilmiştir. Peki, Şostakoviç’in bu tarihi senfonisini notaya geçirirken, o tarihten beş yıl kadar önce İstanbul’dan aldığı nota kağıtlarını da kullandığını biliyor muyduk? Müzik tarihimiz açısından önem taşıyan bu bilgiyi, İdil Biret’in eşi Şefik Büyükyüksel, uzun kariyeri boyunca Şostakoviç’le pek çok kez çalışmış büyük Rus şef Gennadi Rojdestvenski üzerinden bana aktarmıştı. 1936 yılında İstanbul’u ziyaret eden bir Sovyet heyetinde yer alan Şostakoviç, şehirden aldığı notaları ülkesine dönerken yanında götürmüş. Bestecinin, romanda da değinilen, kuşatma sırasında çekilen nota kağıdı sıkıntısını, üzerinde İstanbul damgası bulunan bu kağıtları kullanarak, kısmen de olsa aştığı anlaşılıyor.

Şostakoviç ve yaşadığı devre vakıf olduğu anlaşılan Sarah Quigley de haberdar mıdır acaba bundan? Yurdundan edilen, açlıktan bir deri bir kemik kalan, bombalarla parçalanan insanlar... Gördükleri karşısında elleriyle yüzünü kapatan Elias’ın dediği gibi, ‘Böyle bir manzara karşısında sanat ne işe yarardı?’ Sarah Quigley’nin romanı, sanatın, ona su ve ekmek kadar ihtiyaç duyan Rus halkı için taşıdığı yaşamsal değeri böylesine vurucu biçimde anlatabildiği içindir ki bu kadar etkileyici. Sanatın ‘eğlence’ olarak görüldüğü bir kültürde yaşayan bizler için ise bence bir o kadar düşündürücü.

Paylaş