VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Kasım 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Bu romanı, kırık ayna parçaları gibi hikayeler içinde hikayeler, yansımalar şeklinde kurdum
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bu romanı, kırık ayna parçaları gibi hikayeler içinde hikayeler, yansımalar şeklinde kurdum

Kimi zaman anlatıcı, kimi zaman romanın başkahramanı kimi zaman da sihirli bir roman anlatıyor hikayeyi. Aşk mektupları ve şiirler de kahramanlar arasında gidip geliyor... Nilüfer Kuyaş, ilk romanı “Yeni Baştan”dan dört yıl sonra yayımladığı “Ada’daki Ev”de karşımıza çıkan tüm karakterlere kendinden parçalar katmış.

Özlem Akalan

80’lerin ilk yılları. Ülkenin karanlığı kadar kendi korkularından ve aşkından kaçmak için Amerika’da okumaya karar veren Esra, biraz olsun özgürlükle tanışabilmek için Büyükada’da bir ev tutmaya karar veriyor. Atina’dan Ada’ya tatile gelmiş felsefe öğrencisi Vassa, annesi ölen ve İsrail’den halasının yanına gelen küçük Liat, şair Asaf ve hamile kedi Uga, Esra’nın Ada’daki yeni arkadaşları oluyorlar. Annesi, babası, erkek kardeşi, eski aşkı Ayhan ve kah sevgilisi kah dostu olan Ömer de onu gerek varlıklarıyla gerekse zihninde bıraktıkları hatıralarıyla hiç yalnız bırakmıyor. Bir de tabii tüm korkularını ama özellikle de ölüm korkusunu tetikleyen Gregor Samsa’nın minyatür versiyonu bir karafatma... Özgürlük ararken misliyle katlanarak peşine takılan korkuları Esra’yı Ada’ya adeta hapsediyor...
Roman üzerine benim yazabileceğim çok uzun bir yazı var. Ancak kısa kesmek ve sözü Nilüfer Kuyaş’a bırakmak istiyorum. Söyleşimize geçmeden önce şu kadarını söylemekle yetiniyorum; “Ada’daki Ev” kesinlikle bir başucu kitabı. Bir solukta okuyup bitirseniz de elinizin altında tutup, herhangi bir sayfasını açıp o gün için bir ruh hali seçmek, dahası betimleme egzersizi yapmak isteyeceğiniz cinsten.
ROMAN, BUGÜNDE DE GEÇİYOR OLABİLİRDİ
Esra, Amerika’ya gitme sebebi olarak Türkiye’ye dair kurtulmak istediği şeylerin listesini yapıyor. Bugünün Türkiye şartlarını düşünerek kendinize ait bir liste yapabilir misiniz?
Listenin başı gene Esra’nınki gibi olurdu: Memleketin hali ne olacak konuşmaları. İkinci sırada gene onun listesinden “Yüreğindeki acıma duygusu ve kan kokusu” gelirdi. Çünkü Türkiye’de bir türlü bitiremediğimiz kardeş savaşı, genç yaşta ölenler, acı çekenler, yüreğimde çok derin bir acıma ve keder duygusu yaratıyor, ayrıca ben de sürekli o kan kokusunu duyuyorum, Esra’yı, romanımın kahramanını her yerde takip eden, yarı mecazi yarı gerçek o kan kokusunu... Şiddetin kokusunu, kadınlara yapılan saldırıların kokusunu, bazen de yalanın ve sahtekarlığın kokusunu. Bu listeye bugünden bakarak başka ne eklerdim diye düşününce, insanların zihnini kuşatan muhafazakarlık derdim. Korku derdim. Aykırı, ayrıksı ve farklı olmaktan duyduğumuz korkuyu eklerdim, böyle bir korku duymamız için büyük bir toplumsal baskı var, zihinden zihine bulaşan, gazete yazılarından, televizyon tartışmalarından üzerimize bulaşan bir muhafazakarlık. Dünyadaki eşitsizliği, yoksulluğu da eklerdim. Ama romanın kahramanı Esra zaten bütün bunları hissediyor. Türkiye’nin çalkantılı bir dönemini uzaktan yansıttım romanda, dönem çok öne çıksın istemedim, çünkü çalkantısız dönem zaten yok, roman bugünde de geçiyor olabilirdi. Esra’nın arkadaşları tutuklanıyor, kaçıyorlar, yeraltına inenler var, büyük bir sürek avı, cadı avı yansıyor romanda. Bugün de çok farklı değil. İşte yayıncılık dünyasına adım attığım günden itibaren hayatımda aydınlık bakışıyla beliren arkadaşım Ragıp Zarakolu tutuklandı, Boğaziçi Üniversitesi öğrencilik yıllarımın arkadaşı Prof. Büşra Ersanlı tutuklandı, gazeteci meslektaşlar tutuklu, bunları büyük bir acıyla protesto etmek istiyorum. Romanda Esra da aynı duygularla kaçıyor Büyükada’ya; her şeyden uzaklaşmak için, bir kaçış olarak ev kiralıyor Büyükada’da ama orası beklenmedik şekilde bir keşif yerine dönüşüyor onun için.
“Ya emniyet ya bağımsızlık” diye soruyor Esra, evden ayrılıp Ada’ya gittiğinde; çünkü yeni evinde yalnız başına kalmaya korkuyor. Siz kendi hayatınızda hangisini seçerek adımlarınızı attınız?
Risk almadan hep emniyetli seçimler yaparsak, bağımsız olamayız, çünkü içimizde yanan ateşi, yani asıl rüyalarımızı, hayallerimizi gerçekleştirmeye cesaret edemeyiz. Ama hiç güvence ve emniyet olmadan da yaşamak mümkün değil. Ben hayatım boyunca hem güvence aradım hem de macera istedim, bu çelişkiyi yaşayan tek kişi olmadığımdan da eminim! Kimseye bağımlı olarak yaşamak istemiyorsanız, bunun bedeli genellikle yalnızlık olabiliyor. Emniyetli bir yaşantıyı seçerseniz, bedeli özgürlüğünüz olabiliyor, belki bunalıyorsunuz. İkisinin arası var mı? Bunu herkes kendisi deneyerek bulabilir ancak. Romanda Esra alıştığı yerden, ailenin emniyetinden, sevdiği herkesten kopup gitmek, bağımsız olmak istiyor ama bunu yapmaktan da müthiş korkuyor, yapmazsa pişman olacağını biliyor, çünkü bu uzaklaşma ve dünyayı tanıma isteği bir kere girmiş içine artık; Ada’daki evde bütün bu korkuları yüzlerce misli artarak onun üzerine çullanıyor, fakat zamanla, tanıdığı yeni insanların sevgisiyle, yardımıyla, göbek bağını kopartacak cesareti buluyor
sonunda.
KAÇMAK KADAR KALMAK DA BİR SERÜVEN
Romanın geçtiği dönemde herkes bir kaçış arıyor. Siz de bu dönemlerde eğitim için ABD’ye gittiniz. Ardından da İngiltere. Sizin de bir kaçış hikayeniz var mıydı?
Üniversite okumak için Amerika’ya gidişim bir kaçıştan çok dünyayı keşfetme yolculuğuydu, gençlik serüveniydi, heyecan ve korku vardı, ama merak ve arzu daha baskındı. Daha sonra İngiltere’ye gidişim gerçekten bir kaçıştı çünkü Türkiye o sırada yaşanması çok zor bir ülke olmuştu, işte Esra’nın kaçmaya çalıştığı ülkeye benziyordu biraz, sokak köşelerinden namluların uzandığı, sokaklarda panzerlerin gezdiği, hergün ölüm, terör, katliam haberlerinin duyulduğu, insan haklarının ayaklar altına alındığı korkunç bir dönemdi. Ben de ilk fırsatta kaçtım. Fakat sürekli kaçarak da olmuyor tabii, bazen de durup mücadele etmek veya ben tek kişilik bir azınlık bile olsam kendime bir yaşam alanı oluşturabilirim demek de önemli. Başarması elbette zor, ama onu da denemek güzel çünkü kaçmak kadar kalmak da bir serüven, hayat zaten böyle insan hikayeleriyle inşa ediliyor, yazarın yaptığı şey de o hikayelere biraz ilgi göstermek, ışık tutmak.
Esra’nın kararsızlıkları, korkuları, çelişkileri bir yana, o da eğitiminde sizin gibi sosyal psikolojiye yöneliyor; Vassa ise yine sizin gibi felsefe okuyor. Yarattığınız karakterlere kendinizden neler kattınız? Romandaki kahramanlardan size benzeyen var mı?
Karakterlerin hepsinde benden bir şeyler var. Esra’da korkularım var, çok derin hissetme yeteneğim var; Vassa’da felsefeye merakım var, sevmeye ve sevilmeye duyduğum büyük açlık var. Yaşlı şair Asaf’ta öfkem var, alaycılığım var, yaşama biraz uzaktan ve ironik bakan yanım var, Ayhan’da hayata duyduğum temel inanç ve bağlılık var, daha iyi bir insan olma arzum var, Ömer’de bütün deli, ayrıksı tutkularım, serkeşliğim var, saymakla bitmez. Karakterlerin hepsinde de bir gün ulaşmayı umduğum bilgelik var, en azından o bilgelikten küçük yansımalar koydum her karaktere. Şimdi yansıma deyince aklıma geldi, Fransız romancı Stendhal roman için ‘sokakta gezdirilen bir ayna’ demiş; 20. Yüzyılda ise edebiyat eleştirmeni Pierre Macherey ‘roman, hatta bütün edebiyat, parçalanmış bir aynadır’ diyor, yani roman her şeyi yansıtmaz, seçici davranır, seçtikleriyle de bir dünya görüşü ve bir hayat felsefesi tanımlamaya çabalar. Ben bu romanı gerçekten de kırık ayna parçaları gibi hikayeler içinde hikayeler, yansımalar şeklinde kurdum, bundan da amacım hayatın tamamını tek bir kitaba sığdırmaktı! Bunu tamamen yapmak imkansız tabii ama büyük ölçüde başardığımı sanıyorum; aşk, ölüm, ayrılık, toyluk, tecrübe, korku, cesaret, arkadaşlık, aile, bütün hayat orada. Paramparça bir aynadan yansıyacağı gibi tıpkı.
BEN DE ADA’DA BİR EV TUTMUŞTUM
Bu romanın fikri ilk nasıl düştü aklınıza, esin kaynağınız ne oldu?
Romanda otobiyografik bir öge var, o da İngiltere’ye gitmemden önceki yaz aylarında ben de Ada’da böyle bir ev kiralamıştım, o zamandan beri aklımın bir köşesinde böyle bir hikaye yazmak fikri dolaşırdı arada, böyle birçok fikir dolaşır yazarların kafasında, hepsi gerçekleşmez, demek ki bu gerçekleşmek istedi.
Bu bir aşk romanı mı yoksa bir psikolojik roman mı?
İkisi de. Ama daha temelde bu bir ayrılık endişesi, ayrılış travması, göbek bağını kopartma sancısı anlatan bir hikaye. Kendini senden daha büyük bir şeyin içinde eritip kaybolmak, teslim olmak arzusuyla, her şeye ve herkese inat kendin olmaya çabalamak arasındaki savaşın hikayesi. Karanlıkla ışık arasındaki savaşın hikayesi. Romanın felsefi katmanında o yüzden Nietzsche var.
Onun Diyonisos ilkesi dediği kendimizi kaybetmek, esrime arzusuyla, hayatın bütün dengelerini ve sanatı kuran ışık, yani Apollon ilkesi arasındaki mücadele; Nietzsche, ‘bunların ikisi birden olmazsa, ne hayat olur ne sanat’ diyor. Antik tragedya sanatı bunların birleşmesiyle doğdu, modern insanın özlediği yeni kültür de ancak bunların tekrar birleşmesinden doğabilir diyor. Fazla derin konular tabii, ama ben oradaki ışık ve karanlık mücadelesini bir tema olarak kullandım romanda. Onun için Esra Ada’da sürekli ışığa yönelen pervaneler görüyor, kendini o pervanelere benzetiyor.

İflah olmaz bir kahvehane insanıyım!

Romanda sadece bir duyguyu değil kokuyu, sesi bile tanımlarken çok şık benzetmeler, imgeler kullanıyorsunuz. Hissi yaşıyor ve yaşatıyorsunuz. Bu romanı yazarken sizi Ada’da bir evde, masa başında hayal ettim. Kitabı nerede, ne kadarlık bir zaman diliminde ve hangi şartlarda yazdınız?
Kitabı bütün diğer kitaplarımı ve yazılarımı olduğu gibi çoğunlukla bir kafede, çeşitli kahvehanelerde yazdım. Ben iflah olmaz bir kahvehane insanıyım! Bir gün müdavimi olduğum kahveye girdim, tombul bir defterin ilk sayfasını açtım ve başladım yazmaya. On ay ve bir düzine defter sonra roman bitmişti. Ama güvendiğim birkaç kişiye okutmak, onların eleştirilerine bakıp tekrar yazmak, kısaltmak, düzeltmek,
üç-dört ayımı daha aldı. Ada’da bir evde değil ama Assos’ta çok sevdiğim köy evimde bir masa başında yazdığım da çok oldu tabii; kitapta her bölümün başına şiirlerinden alıntılar yaptığım Sappho’nun yaşadığı Midilli Adası’na ve denize bakarak da yazdım romanın bazı bölümlerini, çok şanslıyım bunu yapabildiğim için. Şartlara gelince, siz roman yazarken bütün dertleriyle, acil olaylarıyla, alışverişiyle, gündelik sıkıntıları ve sevinçleriyle hayatın içinde yazıyorsunuz, kahveler onun için bana ilham veriyor, çok merak ettiğim başka hayatların gürültüsünde ve akışında kendi iç sessizliğinizi bulup meditasyon yapar gibi yazmaya koyulmak dünyanın en büyük keyiflerinden birisi.


Bir yanda dans, bir yanda yeni projeler

Ben aynı anda birçok kitap tasarlayıp bazılarını eş zamanlı yazmaya başlayan biraz dağınık bir yazar örneğiyim; bu sefer durum o kadar karmaşık değil, iki roman üzerine çalışıyorum, bir tanesi hızla daha öne geçecek, eminim; bu arada kendime kısa hikaye yazmayı öğretiyorum.
İlk hikayem “Yok Adam” biraz uzunca bir hikaye, Yeni dergisinin yeni sayısında çıkacak bugünlerde. Başka dergilere de hikayeler gönderip sonra bir hikaye kitabı çıkartmayı umuyorum. Deneme yazmayı epeydir ihmal ettim, bir deneme kitabı çıkacak yakında. Gazete yazılarına ara verince zamanla özledim, öyle bir fırsat çıkarsa belki tekrar köşe yazarlığı yaparım diye düşünüyorum. Yazmak zaten benim için yaşamakla özdeş bir şey.
Ama büsbütün yazı tutsağı olmamak, hayattan uzaklaşmamak için üç yıl önce dans etmeye başladım. Arjantin tangosu yeni tutkum ve diğer projem çok daha iyi bir dansçı olabilmek.
Ve bir gün Buenos
Aires’e gidebilmek. En sevdiğim yazarlardan biri olan
Julio Cortazar’a bir selam göndermek.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam