VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ocak 2014 Salı | Anasayfa > Haberler > Bu ülkenin umut ve huzur verdiğini hiç görmedim
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bu ülkenin umut ve huzur verdiğini hiç görmedim

Ayfer Tunç, “Dünya Ağrısı” ile Türkiye tarihindeki utanç sayfalarının bir özetini sunuyor. Kitabı okuduktan sonra ailenizle, ülkenizle ama özellikle de kendinizle, geçmişinizle, yalnızlığınızla yüzleşmeniz, hesaplaşmanız kaçınılmaz olacak.

HANDAN ÖZSOY
Okumaya başladığımdan beri huzursuzum. Bir yerlerim ağrıyor ama sebebini bulamıyorum. Aslında biliyorum. Ama yüzleşmek istemiyorum. Bunun sadece bir roman olduğunu, hikâyenin tamamen bir kurgudan ibaret olduğunu düşünmek istiyorum. Ama olmuyor. Çünkü memleketimi, memleketimden insan manzaralarını anlatıyor. Ne yazık ki hepsi gerçek hayatla örtüşüyor. Gazetelerde gördüğümde yüz çevirdiğim, televizyonda karşılaşınca duymazdan geldiğim yorgunluktan bitap düşene kadar kendimi ordan oraya savurup unutmaya, inkar etmeye çalıştığım her şey karşımda. Kaçamıyorum bu sefer, yüzleşmek zorundayım. Üstelik soru sormak, daha da derine inmek zorundayım. Evet, aslında biliyorum. Ruhum ağrıyor.

Ayfer Tunç yine sözünü sakınmıyor. Tutunamayanları yazıyor. Aşkı, aileyi, yanlızlığı, intiharı ve elbette ölümü anlatıyor. Bir uçurumun kenarında her an düşecek gibi eğreti duran Mürşit’in hayatından kesitler eşliğinde onlarca insan öyküsü paylaşıyor.

Unutulmaya çalışıldıkça daha da derine batıran sırlar peşinizi bırakmıyor. Türkiye tarihindeki utanç sayfalarının bir özetini sunuyor. Sonunda yaşamanın “dinmeyen bir ağrı”, çaresinin de “bu ağrıyla uzlaşmak” olduğu konusunda uzlaşıyorsunuz yazarla.

“Yaşanmıştan kurtulmak yok. Unutup kurtulmak yok. Toprağa girene kadar peşini bırakmıyor yaşanmış olan.” Ayfer Tunç’un bu cümleleri çok şey anlatıyor. Kitabı okuduktan sonra ailenizle, ülkenizle ama özellikle de kendinizle, geçmişinizle, yalnızlığınızla yüzleşmeniz, hesaplaşmanız kaçınılmaz olacak. Ertelemek nafile. Belki de zamanı gelmiş de geçiyordur bile...
Hayatı “yolcu” olarak yaşamak isterken baba mirası otelin işletmecisi, ailesinin “reisi” olmak zorunda kalan Mürşit’in hikâyesi nasıl başladı?Bir metni kurma süreci genellikle aklımı veya ruhumu meşgul eden bir meselenin giderek belirginleşmesiyle ve yazılmayı talep etmesiyle başlıyor. Bu kitapta da öyle oldu. Aslında “Dünya Ağrısı”na başlamadan önce aklımda yazmak istediğim başka bir konu vardı. Ama uzun süredir içinde yaşadığım toplumda mutlu olmadığımı hisseder olunca düşündüğüm konuyu kenara koydum ve “Dünya Ağrısı”na başladım. Sözünü ettiğim mutsuzluk sadece toplumsal sorunlardan ya da artan şiddetten kaynaklanmıyor. Şiddet tarihimizin mütemmim cüzü, adeta toplumsal varoluşumuzun tamamlayıcısı. Doğduğumdan beri bu ülkenin huzurlu bir nefes aldığını, umut saçtığını görmedim. Ama bu kez mesele, iletişimin bunca arttığı, her şeyin daha kolay görülür olduğu bir zamanda, şiddetin ve günahın toplum üstünde etki yaratmaması oldu. İnsanlığımızın dumura uğramasıyla ilgili eskiden beri var olan kuşkularım büyüdü, katılaştı ve yazmaya başladım.


Dağların arasına sıkışmış, geçmişini yitirmiş, tıpkı içinde yaşayan birçok kişi gibi kimliğini, eski güzelliğini kaybetmiş, adı geçmeyen bir şehir... Belki de diğer bütün şehirlerin ortak kaderini paylaşan, taşralığını bile yitirmiş yalnız bir şehir... Ne çok uzak, ne de çok yakın... Tam olarak nerede konumlanıyor bu şehir Ayfer Tunç için?
Çin’den Brezilya’ya, Suriye’den Ukrayna’ya dünya üzerinde herhangi bir yerde olsun isterim, çünkü çok küçücük parçaları dışında bu gezegende şiddet gücünü artırarak kol geziyor. Ama bu ülkeye dair bir roman bu. Dolayısıyla metnin iç tutarlığı ve gerçekliği belli bir coğrafyayı işaret eden unsurlar koymamı gerektirdi. Civarındaki merkezlere hem uzak hem yakın, ana karakterin gözünde ıssız ama onun görmediği, yeni tür bir hareketliliği yaşayan bu şehri Orta Anadolu’nun dümdüz ova olmayan herhangi bir yerine koyabilirsiniz. Orta Anadolu’nun kıraç doğası, yeni tamahkar ve tahripkar yaşama biçimi, bu biçimin Anadolu’nun tüm şehirleri üzerindeki yıpratıcı etkisi, her yeri aynılaştırması, törpülemesi, değerleri ezip geçmesi bu roman için aradığım atmosferi sağladı. Ama adıyla sanıyla hangi şehir diye soruyorsanız hiçbiri veya hepsi.

Ailemiz ve yaşadığımız coğrafya kaderimiz midir? Kaderi değiştirmenin bir yolu yok mu? Yoksa bir kısır döngü mü?
Coğrafyanın kader olduğunu ilk Tanpınar söylemiş. Bizzat kendisi için geçerli olan dramatik bir tespit bu. Biliyorsunuz, dünyanın en nitelikli romanlarını yayınlayan Penguin Yayınları “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü, bir başyapıt olduğunu belirterek ve Tanpınar’ın coğrafi kaderi nedeniyle altmış yıllık bir gecikmeyle yayınladı. Ünlü Arjantinli yazar Alberto Manguel, Tanpınar hakkında bizim yıllardır söylediğimize benzer şeyler söyledi: Avrupalı olarak doğsaydı dünya Tanpınar’ı çoktan okumuş olurdu. Öte yandan genetik ve davranış bilimi üzerine çalışanlar ailenin de kader olduğunu söylüyorlar. Evet, coğrafya ve aile kaderdir, değiştirilemez, bunu beğenmedim yenisini istiyorum diyemeyiz. Ama bu, doğmuş olmakla sınırlanan bir kader. Sadece doğuşumuzu belirler. Elbette hayatımızı, geleceğimizi de sınırlar. Bu kaderi değiştirmek değil ama iyileştirmek teorik olarak elimizdedir. Sorun bu teorik ihtimalin pratikte gerçekleşebilme olanağıdır. Kaderi değiştirmek dediğimiz zaman pek çok unsur söz konusudur ve bu durumda karşımıza “kaderi değiştirmek mümkünden kaderi değiştirmek imkansıza” kadar çok geniş bir yelpaze çıkar.

DUYGUSAL TAŞLAŞMAYA İSYAN
Kadın cinayetlerinden, çocuk istismarına, töre cinayetlerinden intiharlara çok sert bir atmosfer var romanda. Maraş Katliamı’na dair iç burkan satırlar da. Linç kültürü toplumun her yanına yayılmış gibi... Nasıl bir ruh haliyle yazıyorsunuz?

Gibi değil, linç kültürü yayılmış durumda ve toplumun geneli pek de rahatsız görünmüyor bundan. Bu ülkede 2002’den bugüne, “sınırlı-sorumlu-kukla-medya”ya rağmen kabaca haberdar olduğumuz yedi linç girişimi yaşandı.
Tayt giyiyorlar diye kürek takımının sporcularını linç etmeye kalkan bir toplumuz biz. Toplumsal karşılaşmalardan insanlık ve iyilik değil düşmanlık ve nefret üretiyoruz. İnsan aslında saldırgan bir canlıdır, bu saldırgan canlıyı kültür ve medeniyet insan yapar. Medeniyet bunun için gereklidir, kan dökmeden birlikte yaşayabilmemiz için. Ama bugün en ilkel güdümüz olan saldırganlık tavan yapmış, dişlerimizden kan damlatmaya hazır bir halde yaşıyoruz. Eskiden de insancıl, sevecen duygularla yaşayan bir toplum değildik, katliamlarla dolu tarihimiz bunun kanıtıdır, ama en azından günlük hayatımızda kendimizi bir parça tutabiliyorduk, bugün kolayca kustuğumuz nefreti kendi aramızda bastırmayı başarabiliyorduk. Türkiye’nin bırakalım geçmişi, sadece benim tanık olduğum yakın tarihine baktığım zaman bile içimi kahır ve utanç dolduruyor. Bu ülkenin her gün başka bir yerinde insanlık yeniden dumura uğruyor. İşin acıklı yanı, insanlığı dumura uğratan veya çanak tutanlar bu şiddeti canla başla gerekçelendirmeye, meşru ve haklı göstermeye çalışıyor. Ülkemi artık kalpten gelen bilinçli bir sevgiyle değil, genetik olarak seviyorum. Hastalıklı bir sevgi bu, her gün döven, horlayan ruh hastası bir ana babayı sevmeye benziyor. İnsan olmayı önemseyenler utançtan ve acıdan yorgun düştü. Bu yorgunluk bizi taşlaştırıyor. Özetle duygusal taşlaşma çağına isyan hisleri içinde yazdım diyebilirim.

“Bu memleketin her yerinde kadınlar çabuk yaşlanıyor” diyorsunuz. Kadınların taşıdığı yük hafiflemeyecek mi? Kadınların kaderini değiştirmek bu ülkede mümkün olmayacak mı?Hafiflemek bir yana hızla ağırlaşıyor. Son zamanlarda beni en çok rahatsız ve mutsuz eden şeylerden biri de, bu ülkede giderek elle tutulur hale gelen kadın düşmanlığı. Öyle sözler duyuyorum ya da okuyorum ki bu sözü söyleyen, kadınlardan nefret ediyor olmalı, başka bir açıklaması olamaz diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Siyasi veya etnik olmayan bütün tartışma ve çatışma konularımız az ya da çok güç sahibi erkeklerin kadınlara yer, durum ve davranış tanımı yapmalarından kaynaklanıyor. Evrensel erdemler çoktan unutuldu, bütün bir ahlak anlayışı sadece erkekler tarafından ve başı açık veya örtülü kadınların nasıl yaşamaları gerektiği düşüncesi üzerinden kuruluyor. Kadınla-
ra sürekli kutsallaştırılmış görevler dayatılıyor. Kadınların düşüncelerine bile hakim olmak isteniyor. Özgürlük ve bağımsızlık fikri, birey olmak, evrensel erdemler sistematik olarak itibarsızlaştırılıyor. Bu sadece bir ahlak ve siyaset sorunu değil. Bu, kadın kadar erkeği de ezen bir kutuplaştırma. Erkeklerin de bundan mustarip olması gerektiğini düşünüyorum. Şiddet üretmeyi bir yaşama biçime dönüştüren toplum, erkeklere sürekli yakını olan kadınlardan sorumlu olduğunu söylüyor, bunu bir sahiplik ilişkisi olarak yeniden üretiyor. “Sahibi” olduğu kadına cezasını vermeyen erkeği ağır biçimde aşağılıyor. Toplumda giderek yükselen nefret dolu bu anlayış kadını ölü, erkeği katil yapıyor. Katil olmak istemeyen erkeklerin sesi çıkmaya başlamadıkça kadınların yükü hafiflemeyecek.

Günümüzde her şeyin, aşkın, sevginin çok çabuk tüketildiği konusunda herkesin bir şikayeti var. Saf aşkın varlığına inanıyor musunuz?
Aşk hem en çok ihtiyaç duyduğumuz, hem de gözümüzde fazla büyüttüğümüz bir durum bence. Aşka ihtiyaç duyuyoruz, çünkü ontolojik olarak yalnız olduğumuzu varlığımızın derininde bir yerde biliyoruz. Aşkın bu yalnızlık hissini gidereceğini umuyoruz. Öte yandan toplumsal hayatta yalnız olmak sorunlu bir görüntü. Ontolojik veya sosyal yalnızlığımızdan korktuğumuz için aşk arıyoruz. Oysa aşk normal bir hal değildir, bazılarının hastalık diye tanımladığı psikolojik bir sapmadır. Davranış bilimciler, nörologlar, felsefeciler daha pek çok disiplin aşk konusunda durmaksızın çalışıyor.

Aşkın bedenimizde kimyasal bir değişikliğe yol açtığı doğru. Hepimiz bitmeyen aşkın peşindeyiz, oysa bitiyor. Aşk aşırı bir hal çünkü. Bir sapma olduğu için bitiyor, bitmezse arızaya dönüşüyor. Hayatın doğal akışında aşkın sevgiye dönüşmesini ve devam etmesini bekliyoruz. Ama insan iki bilinmeyenli bir denklem değil, fazlasıyla karışık. Aşk sevgiye dönüşse de çoğu zaman umduğumuz gibi ilerlemiyor, bilinçdışımızda uyuyan yığınla unsur bu kimyayı değiştiriyor. Edebiyat saf aşkı bir vaat olarak ele alır ve neden olmayacağını anlamaya çalışır. Kısacası saf aşk yok. Saf aşk olsa edebiyat olmaz.


İYİ DİYE BİR ŞEY YOK
Neden “insanın kendine dayanması imkansız” ya da “kendi olmak zor iş”?

İnsan denen varlığın bedeni kan, ter, balgam, zar, deri, doku, diş, kemik, sidik, bok, mide asidi, et, tırnak, saç, sümük, tükürük, salgı, bakteri ve daha pek çok şeyden oluşuyor. Tek tek düşündüğümüzde iğrenç maddeler bunlar. Ama kendimizden iğrenmiyoruz, bu maddelerin oluşturduğu bütünü seviyoruz. Ruhumuz da farklı değil. İyi şeylerin yanı sıra nefret, şiddet, öfke, şehvet, kıskançlık, günah işleme arzusu, öldürme arzusu, kin, hırs, ihtiras, garaz, tiksinti, ikiyüzlülük, sahtekarlık, aldatma gibi duygulardan oluşuyor.

Ruhumuzun elementlerine çıplak gözle bakabilmemiz hiç kolay değil. Ruhen kötü veya arızalı olduğunun bilincinde olan karakterler sadece edebiyata ve psikiyatriye yakışır. Normal hayatta normal insanlar iyi insanlar olduklarına inanarak yaşarlar. Buna bir de bize biçilen toplumsal rolleri, hareket dairelerini ekleyin, bu dairenin dışına çıkmanın cezalandırılacağını biliyor oluşumuzu. Kendi olmamız imkansız.
Yine sizin cümlelerinizle sormak
istiyorum. “Hikâyeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkalarının kuyularına atar. Başkalarının kuyuları daha mı iyi?”
Ben de kitaptan bir cümleyle cevap vereyim. “İyi diye bir şey yok. Ama insan kendi hikâyesini bilir, kendi hikâyesinden sıkılır.” Hikâyesiz yaşayamayız. Hikâye insanın temel ihtiyaçlarından biri. Hikâyesiz yaşayabilseydik hayat öldürücü derecede sıkıcı olurdu. Bu yüzden kitaplar okuyoruz, filmler diziler izliyoruz, gazetelerde hikâyesi olan haberler daha çok ilgimizi çekiyor. Başkalarının kuyuları güvenlidir öte yandan, sadece misafir oluruz, bir sorumluluğumuz yoktur.
Üstelik istediğimiz zaman çıkabiliriz. Oysa kendi hikâyemizin kuyusu sıkıcı değilse acı vericidir. Sıkıcıysa hayatımızın boşa geçtiğini yüzümüze vurur, bu yüzden başkalarının kuyularını tercih ediyoruz.

Dile kolay. Edebiyatta çeyrek yüzyıl... Neler hissediyorsunuz? Ne tür planlar var 25. yıl için?
Çeyrek yüzyıl deyince ne kadar uzun görünüyor! Duygularım karışık ve çelişik. Bir yandan ilk kitabımın üstünden çok uzun zaman geçmiş diyorum, ne zaman geçti? Bir yandan da 25 yaşında genç bir insan getiriyorum gözümün önüne ve daha yolun başında diyorum.
Doğrusu, zaman kendimi vererek düşündüğüm bir konu olmadı hiç. Zamanı boşa harcamaktan korkarım, verimsiz geçtiğini düşündüğüm günlerin sonunda kendime kızarım, ama hepsi bu. Bence ancak ne zaman öleceğimizi bilirsek, zaman o güne kadar tecrübe etmediğimiz bir değer kazanır. 25. yıl için tek planım Dünya Ağrısı’ydı, yazdım. Ama ağrı geçmedi.



Ayfer Tunç Kimdir?
Adapazarı doğumlu Ayfer Tunç, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. 1989’da “Saklı” adlı kitabıyla Yunus Nadi Armağanı’nı kazandı. 1999-2004 arasında Yapı Kredi Yayınları’nda yayın yönetmenliğini yaptı. 2001’de yayımlanan “Bir Mâniniz Yoksa Annemler Size Gelecek - 70’li Yıllarda Hayatımız” isimli kitabı 2003’te Uluslararası Balkanika Ödülü’nü kazandı ve altı Balkan diline çevrildi. Tunç’un ayrıca “Mağara Arkadaşları” ve “Evvelotel Saklı” , “Ömür Diyorlar Buna”, “Harflere Bölünmüş Zaman”, “Kapak Kızı”, “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi”, “Yeşil Peri Gecesi” ve “Suzan Defter” gibi kitapları bulunuyor.

Dünya AğrısıDünya Ağrısı

Ayfer Tunç

Detay için tıklayın

Paylaş