VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Ocak 2012 Pazar | Anasayfa > Haberler > Budala’nın muhteşem dönüşü
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Budala’nın muhteşem dönüşü

Dostoyevski’nin, burjuvazinin ahlaki değerlerini ve saflığın kendine saygın bir yer edinememesini Prens Mişkin’in karakteri ve ilişkileri etrafında ele aldığı romanı “Budala” bir kez daha Türkçede...

Everest Yayınları tarafından yeniden basılan Dostoyevski’nin dünya edebiyatını sarsmış, romanı “Budala”nın elime geçtiği gün genç bir tiyatrocu arkadaşıma rastladım. Saçlarını kestirmiş, bir hayli değişmişti. Bugünlerde tüm tiyatro oyuncularına sorulan klasik soruyu sordum: “yeni bir televizyon dizisi mi var?”. Duyduğum yanıt şaşırtıcı değildi: “Evet, Budala’da oynayacağım.” Biraz daha laklak yapınca Dostoyevski’nin bu harikulade hikâyesinin televizyonlarımızda dizi olarak ve tabii ki uyarlanmış hâlinin çekileceğini öğrendim. Olabilir. Ben bu konularda tutucu değilim. Onların bileceği iş.
Dostoyevski’nin romanlarının değeri, edebi zenginliği, karakterlerinin sayfalara kök salarak betimlenmiş derinliği, bireyle birebir kendinin, bireyle toplumun ve bilakis toplumun kendisinin tüm çıplaklığı-çarpıklığı ve dahi karanlığı varsın eksik olsun. Son zamanlarda sosyal medya ve köşe yazarlarının sakız ettiği klişe geyik tabirle “anaakım” bir kültürün eline düşmüş olsun... Konumuz bu değil. Dostoyevski’nin, Sheakespeare’in, Tanpınar’ın ya da Güntekin’in “ama insanlar da bu dizi sayesinde merak edip alıp okuyorlar”a zaten ihtiyacı yok. Okuyan kendi kazanır. Bu da derdimiz değil. Belki de kıyak bir dizi olur da biz de “vay be, önyargılı davrandık ama bak adamlar Budala’daki Prens Mişkin’in bu dünyadaki iyilik ve saflığı temsil eden karakterinin diğer tüm insanlarca budalalık olarak algılanmasının altında yatan insan olmanın, birey olmanın, iyiliğin ve doğruluğun sorgulandığı ilişkileri ve mükemmel aşk kurmacasını aynı edebi lezzette vermişler” diye mahcup oluruz. Belli mi olur. Ama dedim ya konumuz bu değil. Dönelim kitaba.
Dostoyevski’nin edebiyatını tekrar bu satırlarda anlatma, irdeleme ve tahlil etme densizliğine düşmeden önce “Budala”yı tekrar okumaya başladığımda aklıma Brecht’in “Sezuan’ın İyi İnsanı”nın geldiğini söylemeliyim. “Sezuan’ın İyi İnsanı”’nda tanrılar dünyada iyi insan kalıp kalmadığı konusunda kendi aralarında tartışmaya düşerler. Biri dünyada iyi insanların kalmadığını söylerken diğeri mutlaka bir yerlerde iyiliğin kaldığını iddia etmektedir. Nitekim dünyaya iner ve Sezuan şehrine gelirler. Tanrı misafiri olduklarını ve gece kalacak yere ihtiyaçları olduklarını söyledikleri anda bütün kapılar suratlarına kapanır. Hem de hep bir bahaneyle. Kimse tanımadığı insanları evine almak istemez. Ta ki fahişe Şen Te’ye kadar. Şen Te şehrin reddettiği, dışladığı, fakirlikten kırılan, namussuz ve dolayısı ile kötü biridir diğerlerine göre. Ama tanrılara bir tek o kapısını açmıştır. Çünkü oldukça saf, iyi niyetli ve sanki o dünyaya ait değildir Şen Te... Ve diğerlerine göre aslında tam bir budaladır. Tıpkı Prens Mişkin gibi...

SAF ADAM YOK!

“Sezuan’da iyi insan olmanın yolu yok” repliğindeki gibi “Budala”daki Prens Mişkin’in de Rusya’ya dönüşünden sonra iyi ve saf olmasının yolu hep tıkalıdır. Sistemin, toplum ahlakının, ikili ilişkilerdeki ikiyüzlülük ve bencilliğin, kısacası post-global bir dünyanın değişen değerlerinin dişlilerine kapılıp gitmesinin en büyük nedeni “Budala” olmasıdır. İki eserin de aynı izlekte giderken (iki ayrı yüzyılda) kullandıkları gizli bir silah vardır: Mizah. Dostoyevski’nin benim baş tacı kitaplarımdan olan “Yeraltından Notlar” veya “Suç ve Ceza” gibi çok sert, karanlık fakat insanın başını döndüren edebi kurgusu ve karakter betimlemelerinden farklı olarak Budala’daki dili, anlatımı ve olay örgüsü kendisinden kırk yıl sonra doğacak olan vatandaşı Çehov’un oyunlarındaki gibidir. Doğal olarak aynı coğrafyadaki insan malzemesini ve Çar hükûmetinin uçurumlarla ayrılmış insan katmanlarının çelişkili ilişkilerini mizahla anlatmak ve temelindeki aşk hikâyesini alttan alta bu incecik mizahla kuvvetlendirmek zaten ustalığın doruklarındaki bir yazarın işidir. Yani Dostoyevski’nin.
“Budala”nın baş kahramanı Prens Mişkin sara hastası bir delikanlıdır. İsviçre’de gördüğü dört yıllık bir tedavinin ardından Rusya’ya geri döner. Kimsesiz, parasız, eğitimsiz ve amaçsız. Saf, pür, düz ve yalın bir insan olarak... Yanında giysi sayılabilecek birkaç paçavranın olduğu bir bohçayı saymazsak tabii... Gördüğünüz gibi adının başındaki Prens ünvanı ona pek bir şey kazandırmamıştır. Rusya’ya döndüğü andan itibaren tanıdığı, tanıştığı herkesi derinden etkilemeye başlar. Kimsenin çevresinde o zamana dek görmediği gibi çıkarsız, yalansız, saf ve iyi bir insandır o. Çoğunun arkasından fısıldadığı gibi bir “Budala” yani... Hesap kitap yapmadan her şeyi dangıl dungul söyler, insanların başını yakar ya da onları yüceltir, ortalığı karıştırır veya işleri yoluna koyar. Bir budaladan beklenen her şeyi yapar. Ve bu numunelik arkadaş bir resimden görerek tanıdığı Nastasya Filipovna’ya da âşık olur. Dünyalar güzeli, herkesin peşinde olduğu, bir o kadar da zeki ve tehlikeli kadına yani... İşte o andan itibaren budalamız ve “akıllı” insanlar arasındaki olağanüstü çatışma başlar. Ve müthiş bir romantizmin anlatıldığı romanda başka kadınların da devreye girmesi ile aşk ilişkisi farklı yollara sapar. İlişkiler karmaşık bir hâl alır ama budala Prens’imiz bu dünyanın iyisidir. Ve onun karşısında koca bir dünya vardır. Karmaşık, anlaşılmaz, kuralları ve her yolu kötülüğe çıkan kapıları olan labirent bir dünyadır o. Sonu gelmez. Belki de gelir ama o dünyanın sonudur, budalanın değil... Dostoyevski dünya edebiyatının en güzel ve çarpıcı hikâyelerinden birine imza atar roman bittiğinde.
Kahramanı Prens Mişkin gibi sara hastası olan Dostoyevski’nin bu eseri, Mehmet Özgül’ün güzel çevirisi, sayfa kalitesi ve kapak tasarımının özenli haliyle kütüphanenizin yeni ışığı olacak. 761 sayfalık bu muhteşem romanı okumuşsanız bir daha okumak eskiden ziyaret ettiğiniz cennet bir adaya dönüş gibi. Yeni okuyacaklar için ise edebiyatın gerçek lezzetini damaklarında hissedecekleri bir başyapıt.

Hem kahramanları gibi, hem de değil

ostoyevski aynı zamanda kahramanı Prens Mişkin gibi sara hastası. Marazalarından edebiyat başyapıtları çıkarıyor. Tıpkı “Kumarbaz” gibi... O kadar gerçek bir karakter ki “Suç ve Ceza”’daki Raskolnikov’un yazarın ta kendisi olduğundan şüphe edersiniz. “Budala”yı okuduğunuzda da Dostoyevski’nin aslında bu kadar iyi, saf ve doğru bir insan olduğunu mu yoksa Raskolnikov gibi borç aldığı tefeciyi öldüren kahramanına mı öykündüğünü anlayamazsınız. Yazarımızın kumar takıntısını ve bu marazının başına çok işler açtığını biliyoruz. Belki de topu attığı zamanlarda tefecilerin eline düştüğünü ve bunaldığını var sayarsak “Suç ve Ceza” gibi bir şaheser yazmıştır diye düşünebilirsiniz.
Dostoyevski 19.yüzyılın ve sonraki yılların en büyük romancılarından biri olmasını insanı bu kadar iyi anlatmasına borçludur. Onun kahramanları yalnız, hastalıklı, dertli ve 0aykırıdır. Kazanmaları ya da kaybetmeleri hiç önemli değildir. Sonuçta onlar duru halleriyle sadece insandırlar. Dostoyevski kaybedenleri kahraman yapmıştır, yüceltmiştir. O güne kadar sanatın her disiplininde fonda bile göremeyeceğiniz bu silik gibi görünen karakterleri unutulmaz kahramanlar yapmıştır. Bu da onun ne kadar büyük bir kalem olduğunun kanıtıdır.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163