VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
20 Temmuz 2010 Salı | Anasayfa > Haberler > Buket Uzuner''den bir José Saramago röportajı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Buket Uzuner'den bir José Saramago röportajı

Eskiden benim için, komünist ama iyi adam derlerdi, artık iyi adam ama komünist diyorlar...

Buket Uzuner





O ılık Kanarya Adası kış gününde, José Saramago, beni Berjer koltuğunda oturarak karşıladı. Neşeli ama yorgun bir sesle; bir hanıma hoş geldin demek için ayağa kalkamadığı ve yalnızca “İstanbullular” romanımı okuduğu için özür dileyecek kadar mütevazıca gönlümü aldı.

“En iyi yazar kendisiyle tanışılmamış yazardır” demeye bundan 20 yıl kadar önce başladım ve aklımca, edebiyat işlerini sevdiğim yazarlarla şairlerin insani zaaflarıyla hayal kırıklığı yaşamaktan kendimi korudum. Tabii arada boş durmayıp aynı uyarıyı kendi okurlarıma da yapmaktan kaçınmadım! Ancak iyi ki, daima istisnalar vardır ve bazı yazarlar, okurlarını bütün diğer yazarlardan daha fazla etkiler, büyüler ve öyle ayartır ki, sonunda yine istisna olarak her türlü hayal kırklığı riski göze alınarak hâlâ onlarla tanışma hevesi taşınabilinir. José Saramago benim bu ‘büyücü yazarlarımdandır’ ve bu nedenle özellikle hastalığının ilerlediği duyulduğunda Türkiye’deki yayıncılarından birinin editörü olan arkadaşımdan benim için Saramago ile bir röportaj randevusu almasını ısrarla rica ederken buldum kendimi. Sonrası çabuk gelişti ve geçen kış Kanarya Adaları’ndan Lanzarote’deki evinde hastalığı nedeniyle yalnızca bir saatle sınırlanan söyleşi daveti sayesinde José Saramago’yla görüşebildim.

İSTANBUL’A SESSİZCE GELİP SESSİZCE GİTMİŞTİ
José Saramago’nun Mayıs 2007’de İstanbul’a gelişi belki de kendi arzusuyla, çok sessizce geçiştirildiğinden kendisiyle o zaman tanışamadım, daha önce de bir edebiyat ortamında karşılaşma şansım olmadı. Bu yüzden kendisini Lanzarote’de ziyaret ettiğimde bu aslında benim onunla ilk ve son buluşmam oldu; başlıktaki ‘son görüşme’ sözü artık bundan sonrası olmayacağı için kullanılmıştır.

José Saramago’nun mütevazı evinin kapısında beni, kendisinin "ışığım" dediği son karısı, danışmanı, çevirmeni, basın sözcüsü Pilar del Rio karşıladı. Bakımlı, titiz ve iyi bir yönetici olduğu ilk görüşte hissedilen Bayan Pilar, bütün Saramago biyografilerinde İspanyol gazeteci olarak anılsa da onun tüm varlığıyla kendini Saramago Vakfı’na adamış olduğu her hâli ve tavrında açıkça görülen bir hanım. Ne zaman mesleğini ve iyi eğitimini bir yana bırakıp kendini tamamen kocasının işlerine adamış bir yazar-çizer karısı görsem; hep "ah keşke bir karım olsa!" diye gıpta ederim, yine öyle oldu ama bu sözüm 20 yıldır bir eşcinsel şaka olarak hafife alınır bizim memlekette.

O ılık Kanarya Adası kış gününde, José Saramago, beni Berjer koltuğunda oturarak karşıladı. Neşeli ama yorgun bir sesle; bir hanıma hoş geldin demek için ayağa kalkamadığı ve yalnızca “İstanbullular” romanımı okuduğu için özür dileyecek kadar mütevazıca gönlümü aldı. Üzerinde çizgili bir gömlek, bacaklarında kırmızı bir battaniye vardı. Son derece alçakgönüllü ama zevkli döşenmiş sade salonun duvarları farklı ülkelerden derlenmiş sanat eserleriyle zenginleştirilmişti. Salonda bir de hemşire olduğunu ancak Bayan Pilar del Rio’nun gösterdiği koltuğa oturunca gördüm. O zaman José Saramago’nun yanındaki sehpanın üzerine dizilmiş onlarca ilaç kutusunu da fark ettim ve durumunun ciddiyetini hatırladım.

Fotoğraflarında göründüğünden çok daha zayıf, ufak tefek, kendisiyle tanışanları derinden etkileyen zarif gülümsemesini her daim cin gibi yaramaz bir ışıkla aydınlatan bakışlarıyla karşımda 25 dile çevrilmiş müthiş romanların büyücü yazarı, 87 yaşındaki Portekiz’in dahi çocuğu José Saramago oturuyordu ve ikimiz de onun ölmekte olduğunu biliyorduk, üstelik benim onunla görüşmek üzere yalnızca bir saatim vardı. Ona İstanbul’dan armağan olarak getirdiğim üzerinde Kızkulesi çizilmiş ahşap kutuda geleneksel Cemilzâde badem ezmesini vermem ve bana da kahve ikram edilmesinden sonra hemşiresi ve karısının denetiminde (!) konuşmaya başladık. Tabii en sevdiğim soruyla başladım.

Bay Saramago, hemen bütün romanlarınızı, pek çoğunu çok iyi Türkçe çevirilerinden, bazı röportajlarınızla 1998’de Nobel Edebiyat Ödülü konuşmanızı okumuş bir yazar olarak, benim kendime en yakın bulduğum romanınız Portekizcesi “As Intermitencias da Morte”, Türkçeye çevrilen adıyla: “Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş”. Bu müthiş romanınızda, her ne kadar adı bilinmeyen bir ülkede, ama pekâla Portekiz, Amerika, İran veya Türkiye olabilecek bir yerde aniden ölümün ortadan kalkmasıyla insanlık tarihinin en tehlikeli üçgeni olan ‘din adamları, askerler ve siyasetçiler’ takımının artık binlerce yıllık korkutucu, denetleyici gücü yani iktidarı kalmadığını okurlarınıza onları gülmekten kırarak ağlatıyorsunuz. Bir yazar için her zaman daha zor olanın mizahla acıyı anlatabilmek, gerçeküstü- mizahla toplumsal eleştiri yapabilmek olduğunu düşünen biriyim. En çok eğlenerek yazdığınız romanınız bu muydu?
Beni dinlerken daha iyi duyabilmek için bana doğru öne eğilen ve dinledikçe yüzüne yaramaz bir gülümseme yayılan José Saramago, eliyle gözlüklerini düzeltti:
“Biliyorsunuz Bayan Buket, insanlık özgürdür, ama ne zaman özgürdür, doğduktan sonraki birkaç ay boyunca özgürdür. Hiç kimse boynunda haçla doğmaz. Sonra da kendisi Hristiyan olmaz, onu Hristiyan yaparlar...”

DÜNYA O KADAR GÜZEL Kİ ÖLECEĞİME YANIYORUM!
Göz göze gelince, onun kendi içine doğduğu dinle ilgili konuşma hakkını kullandığını, bu yüzden artık Müslüman veya Yahudi’nin, hatta Şintoist, Budist ya da Bhai’nin durumunu ayrıca sormanın manasızlığı anlaşılıyordu.

Siz koyu Katolik bir ailede doğdunuz ve dindar büyüdünüz Bay Saramago. Ancak özellikle Tanrı’yla Şeytan’ın mücadelesini eleştirel bir dille anlattığınız “İsa’ya Göre İncil” romanınızın yarattığı dini tartışmalar yüzünden Katolik kilisesi sizi aforoz etti. Yetmezmiş gibi zamanın Portekiz Hükümeti size sert bir söylemle karşı çıktı, hatta o yıl Avrupa Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilmenize engel oldu. Sizin de ülkenizi terk edip gönüllü sürgüne, Lanzarote adasına taşınmanız böylece gerçekleşti. Bu sırada çok yalnız kaldınız ve bunaldınız ve hâlâ ateistsiniz?
“Bence”, dedi ciddi bir ifadeyle beni dikkatlice sonuna dek dinleyen José Saramago;
“Bence insanlık bir akıl hastalığına tutulmuş durumda ve bu hastalık onları söylenen bütün saçmalıklara inandırıyor. Akıl, hikmet gibi unsurların süzgecinden geçirmeden ne söylenirse, ne savunulursa insanlar bunlara inanıyor, kabul ediveriyor.”

Yani insanlığın suçu yok, sorun bu hastalıkta mı?
Yorgun yüzüne yine o kendine özgü çocuk enerjisiyle parlayan muzip bakışlarından fışkıran aydınlık yayıldı. “Çok da kalabalık olmayan bir gruba dâhilim Bayan Buket. Ateistlerin grubu. Biz, en çok birkaç milyon kişiyiz. Ateistler, bu dünyada en hoşgörülü gruptur. Bu bana objektif bir şekilde inceleme, değerlendirme olanağı veriyor” dedi. Biz konuşmaya dalmışken onun ilaç saati geldiğini otoriter bir tavırla hemşireye işaret eden karısı Pilar del Rio’nun uyarısıyla güler yüzlü hemşire, Saramago’ya bir bardak suyla bir ilaç verdi. İlacı içtikten sonra uzun bir süre dinlenen yazar, sonra bana dönerek:
“Lizbon’un kuzeyindeki Azinhaga köyünde doğdum. Dedem ve ninemle yoksulca, sade ve sevgi dolu, çok güzel bir çocukluk geçirdim. Ninem 90 yaşındayken bir gün; ‘Dünya o kadar güzel ki öleceğime yanıyorum!’ diyebilmiş bir kadındı. Dedem köyden ayrılmak zorunda kalınca oradaki incir ve zeytin ağaçlarına sarılıp ağlayarak veda etti. Eğer dedenizin bir daha geri dönemeyeceğini hissederek ağaçlara sarılıp veda ettiğini görür de hayatınızın kalanında bundan etkilenmezseniz, sizin hiç duygunuz yoktur!” dedi.

Önce Portekiz’in AB’ye üyeliğine karşı çıkarak, sonra “İspanya ve Portekiz birleşmeli” sözleriyle, 2009’daysa “İncil, kötü alışkanlıkların el kitabıdır” diyerek ortalığı karıştıran, 1998’de “Okurlarını farklı bir gerçeklikle tanıştırdığı, hayal gücünün ve ironin hâkim olduğu bir boyut vadettiği” için Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer bulunan José Saramago ile konuşacağım daha çok şey vardı ama zamanım azalıyordu. Hem İsrail’in Gazze işgalini, hem de Haçlı Seferleri’nin veya engizisyonun vahşetini eleştirebilen bu cesur ve namuslu adam, demokrasi üzerine konuşmaya cesaret edebilen ender yazarlardan biri olmasıyla da benim gönlümde önemliydi.

Bay Saramago, gizli ajandası olan da olmayan da günümüzde hemen herkes bir demokrasi perdesi arkasına sığınıyor. Demokrasi denince akan sular duruyor. Her çeşit faşizm artık neredeyse demokrasi savunucu oldu, sizce demokrasi nedir?
“Ben küçük bir çocukken ülkemin faşizme gidişine tanık oldum” dedi Saramago düşünceli bir sesle ve ekledi: “Demokratik bir sistemle yönetilmiyoruz. Demokrasi halkın belli aralıklarla oy vermesiyse, evet o yapılıyor. Bence bu bir aldatmaca. Ötesi siyasetçilerin elinde, büyük sermaye sahiplerinin, feodal beylerin, ağaların elinde. Onların büyük başarısı insanları demokrasinin böyle bir şey olduğuna inandırmaları. Meselâ IMF, Dünya Bankası demokratik kurumlar değil. Bunları biz seçmedik ki... Onlar kendi aralarında oturuyorlar, bizim düşüncemizi almadan bizim için neyin iyi neyin kötü olduğuna karar veriyorlar.”

Onun yorulduğunu düşünen karısı, bana kibarca saati işaret ettiğinde içim burkuldu. Ayrılmadan önce ikimizin de hayranı olduğu Pessoa’nın takma adlarından biriyle andığı “Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl” romanından ve Türkiye’de muhafazakâr-din söylemiyle öne çıkan hükümetten konuştuk. “Türkiye’deki gösterilerden haberim var. Uzaktan basından edindiğim bilgilerle öğrenmiştim. Ama oraya gittiğimde biraz yanıldığımı gördüm. Sizin oradaki durum siyahla beyaz arasında yapılan bir tercih gibi değil. Ben size bir soru sormak istiyorum, Türkiye’deki muhafazakârlar kim, neyi muhafaza etmek istiyorlar acaba? Bakın dünyada kültürel, toplumsal, bilimsel her şey tartışılıyor, durmadan konferanslar düzenleniyor. Ama bir tek şey konuşulup tartışılmıyor: Demokrasi! Demokrasi orada var olan kesinlikle bu haliyle korunması gereken, maalesef dokunulamaz bir konumda!”

Ayrılırken oturduğu Berjer koltukta elimi tuttu, gülerek: "Eskiden benim için "İyi adam ama komünist" derlerdi, şimdi "komünist ama iyi adam" diyorlar!" diye ekledi.

İstanbul’a dönen uçakta, José Saramago’yla son kez görüştüğümü bilmenin hüznü ve insanlığa kattığı zenginliğin ağırlığı vardı üzerimde ama benden başka kimse bilmiyordu.

NOT: Bu söyleşi tamamen Buket Uzuner’in hayalinde gerçekleşmiş olup, José Saramago’ya ait konuşmalar yazarın çeşitli söyleşi ve makalelerinden alınmıştır.

 Ricardo Reis Ricardo Reis'in Öldüğü Yıl

Jose Saramago

Detay için tıklayın
 Görmek Görmek

Jose Saramago

Detay için tıklayın
 Körlük Körlük

Jose Saramago

Detay için tıklayın
 Kabil Kabil

Jose Saramago

Detay için tıklayın

 Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş

Jose Saramago

Detay için tıklayın

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam