VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
06 Mart 2010 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Buna gerek yoktu...
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Buna gerek yoktu...

Bir büyüme, kendini kabul etme, kendine inat etme ve bunu ilan etme romanı...

Hamdi Koç

Yıllardır her yayıncıma ve yayıncı arkadaşıma birkaç romanı tavsiye eder dururum. “Bunlar” derim, “İngilizce edebiyatın son yıllardaki en yenilikçi, heyecan verici romanları.” Dave Eggers’ın kendi hayatından hareketle yazdığı “Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser” isimli romanı gibi... Bu romanı okumanın insanda şöyle bir etkisi oluyor: Çenen düşüyor, deli cesaretine kapılıyorsun; içinin piyasa kazmalıklarına, türlü banalliklere, klişelere, sıradanlığa, zevksizliğe karşı nasıl bir öfkeyle dolu olduğunu fark ediyorsun. Çünkü bu bir ayağa kalkma ve isyan etme romanı... Benim çocukluğumda aydın çevrelerimizde bir Avrupa sineması, ağırlıklı olarak Fransız sineması düşkünlüğü vardı. Arthur Penn gibi Amerikalı yönetmenler yetmişlerde Türklerin aklına yatmaya başlayıncaya kadar senelerce ‘sanatlı’ diye o çoğu siyah beyaz, kıl kıl Fransız filmlerini baştacı ettik, durduk (Alain Delon’un tabancalı filmlerinin yeri başka tabii). Roman da hâlâ öyle. Avrupa tadı içermeyen Amerikan/ İngiliz romancılarına iyi gözle bakmıyoruz. O yüzden bir türlü Paul Auster’dan beriye gelemiyoruz. Birkaç yayıncının çabası bu yüksek zevk duvarını aşmaya yetmedi. Peter Ackroyd’un romanları mesela, güme gitti. Vonnegut o güzelim baskılarıyla orada öylece duruyor. Don Delillo öyle, o da olmadı. Martin Amis’in bir ya da iki romanı basıldıysa bile nerede oldukları belli değil. Birkaç sene önce bir kitapçıda Michael Chabon’un “Kavalier Clay”inin çıktığını gördüm ama o gün onu son görüşüm oldu. Listenin sonu yok. Tabii mesele yayıncının kendi tercihlerinden daha büyük. Sorun biraz ‘atmosfer’ sorunu: Kimse size aferin demezse yaptığınız şeyi uzun süre yapmaya devam edemezsiniz. Yoksa, senede 100, 150 kitap basan bir büyük yayınevi benim amatör edebiyat evangelisti olarak en büyük başarısızlıklarımdan biri olan David Foster Wallace’ın “Infinite Jest”ini ya da William Gaddis’in “Recognitions”ını elbette basabilir, o kadar kalın ve alıcısız birkaç kitabın mali külfetini sineye çekebilir; yeter ki takdir edilsin, sözü edilsin, hizmet heyecanı paylaşılsın. Ama olmuyor. Kaybeden en çok, henüz yabancı dil öğrenmemiş ya da yeterince öğrenmemiş gençler, genç yazarlar oluyor. Tam da edebiyat zevklerinin, belki üsluplarının şekilleneceği, etkiye en açık oldukları, doğru etkiye kapılmalarının en önemli ve en mümkün olduğu yaşlarda bu imkandan yoksun oluyorlar. Eskinin en iyilerinin yanında yeninin en iyilerini görme şansları olmuyor. Sonra, yıllardır postmodernizm der dururuz -çok biliyormuşuz gibi- ama postmodern romanların şahı ve belki hatta ta kendisi olan Gravity’s Rainbow’u okuyamamışızdır. O zaman adama sorarlar, “Ne konuşuyorsun kardeşim” diye; “Neden bahsettiğini biliyor musun?” diye. Ya! Bu romanlar işte bu yüzden önemli. Neyse. Baydım, farkındayım. Maksadı aşan beyanda bulundum. Üzgünüm demek isterdim ama değilim. Yine de kesiyorum ve maksada dönüyorum. Ama aslında haklıyım çünkü Dave Eggers okumanın insanda böyle bir etkisi oluyor: Çenen düşüyor, deli cesaretine kapılıyorsun, içinin piyasa kazmalıklarına, türlü banalliklere, klişelere, sıradanlığa, zevksizliğe karşı nasıl bir öfkeyle dolu olduğunu fark edip “Niye susuyorum lan, biraz da onlar sussun” deyip oradan dalıyorsun. “Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser” tastamam böyle bir roman: Bir büyüme, ayağa kalkma, isyan etme, kendini kabul etme, kendinde inat etme ve bunu ilan etme romanı.

BİR ÖLÜMDEN GERİYE KALMAK
Yıllarca yayıncılarım ve yayıncı arkadaşlarım benim çağrıma kulak asmadılarsa da yayıncım ya da yayıncı arkadaşım olmayan bir genç yayıncı sirenlerin çağrısına kulak verip benim o romanlardan biri olan bu romanı güzel bir çeviriyle ve tatlı bir formatla yayınladı: Siren Yayınları. Amerika’nın parlak genç yazarlarından Jonathan Safran Foer’in iki romanını da bastılar. Ne yaptıklarını biliyorlar. “Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser” (MDHE)’de Dave Eggers kendi hayatını anlatmış. Hiç öyle ‘otobiyografik roman’ klişelerine girmeyeceğim. Zaten kendisi de roman klişelerine ya da ‘anımsama, retrospektif bakış’ numaralarına girmemiş. Roman olmaya ya da olmamaya çalışmıyor. Eleştirisi kendi içinde: Yazar, muhtemel sanatsal itirazları mırın kırın etmeden kendisi baştan yapmış, romanı okumaya başlarken bize söylüyor; diyor ki, mesela, en başta “Buna gerek yoktu.” Sonra şu şu sayfalar arasının okunmasa da olabileceğini, filanca yerden itibaren kitabın karışıklaştığını, istersek orada bırakabileceğimizi ekliyor. Ve daha bir sürü eğlenceli oyun. Etkisi biraz bu formel serbestlikten, biraz da anlattığı üzerine konuşmayı bırakıp bizi hikâyenin kendisiyle baş başa bıraktığı zaman duyduğumuz sesin ahlaki serbestliğinden. Her okur, romanı bir yerinde sıkılıp bırakacak olsa bile (ki sıkılmaz, biz ne tuğla romanlar okumuşuzdur) hiç değilse ilk yüz elli sayfayı okumalı, bu serbestliği tanımak ve tatmak için çünkü bunun edebiyatta pek az inandırıcı örneği var. Ama hikâye de zaten bir kez içine girilince bırakılacak gibi değil. Şöyle başlayan bir roman düşünün: Biri yirmi, diğeri sekiz yaşında iki çocuk, evde, kanserin son aşamasındaki annelerinin başında, bir yandan temiz havlu yetiştirmeye, bir yandan onu hastaneye gitmeye razı etmeye çalışarak, durdurulamayan bir burun kanamasından yavaş yavaş ölmesini bekliyorlar. Anne ölecek derken, o günlerin birinde birden babaları bahçede düşüveriyor, hastane filan, onun da kanser olduğu öğreniliyor ve önce baba, sonra anne, ikisi birkaç hafta arayla art arda ölüyorlar. Hayır, romanın en acı bölümünü anlatarak bütün hikâyenin tadını kaçırmadım. Roman, hikâye, asıl bundan sonra başlıyor. Bundan sonrası daha fena: Acı değil belki ama acıklı, ve acıklı olduğu için daha etkili... Yoksa, çok kişi kanserli bir yakınının son günlerinde yanında bulunmuştur, o kahredici süreci baştan sona yaşamıştır. Ama pek az kişi anne babasının ölümünden sonra sekiz yaşındaki kardeşinin tüm bakımını tek başına üstlenmek zorunda kalmıştır, hem de evsiz barksız, parasız pulsuz, hısım akrabasız. MDHE, işte bu: yapayalnız iki kardeşin hayatta kalma savaşı... Eggers’ın bir büyük başarısı melodram damarımıza (ki en kolay bulunan damarımızdır) dokunmadan hikâyesini anlatması ve bizi o acıklı hayat mücadelesi içinde ikide bir pis pis sırıttırması, hatta güldürmesi -çoğu zaman, karşılarına çıkan sıradan fiziksel engellerdeki, nazik görünümlü vicdansız insanlardaki, haksızlık olarak vücut bulan kurallardaki ya da kendi bitmek bilmez paranoyaları ya da yanılsamalarındaki (yetim oldukları için insanların onları nazlayacağını sanarak hayata adım atmak gibi) sahiciliğin çabasız, süssüz, rahatça, sık sık içinden gelen tüm öfkeyle anlatılmış olmasının yarattığı bir komedi etkisi... Hazin bir komedi, elbette. Ve evet, dahice. Böyle çok roman yok. Zaten roman olduğunu iddia eden de yok. Bu bir hayat.

Paylaş