VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
21 Ekim 2010 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Buyrun beraber ağlayalım
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Buyrun beraber ağlayalım

Edebiyat ya da sanat bir yana, Eggers’ın romanı romanların nadiren başardığı bir işi başardı. Tarifi imkansız ve çok yeni bir trajediyi aldı, evlerimize, akıllarımıza soktu.

Hamdi Koç

Bazı okur bazı yazarı tek romanıyla sever ve hep o romanı ya da hemen hemen o romanı yazsın ister. Yazar olarak da okur olarak da başıma gelmiş bir durumdur. “Melekler Erkek Olur”dan sonra “Çiçeklerin Tanrısı” bilhassa erkek okuyucularımda hayal kırıklığı yaratmıştı çünkü farklı bir dünya farklı bir duyguyla anlatılıyordu. İki romanı pek aynı yazar yazmamış gibiydi. Bunun bana bizzat söylendiğini, benden açıklama istendiğini de duydum. Ehm, dedim, ya işte filan, kem küm ettim. O sıra bunu, yani okuru şaşırtmayı, bana özel bir talihsizlik sandıydım. Zaten her talihsizlik gelir beni bulur, diye kendi kendime yakındıydım. Tam öyle değilmiş. Okur bir miktar da olsa haklıymış. Benzer bir şey bir okur olarak benim başıma gelince anladım.

Dave Eggers’ın “Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser”i beni mutlu eden romanlardan biri olmuştu. Okurken kederlendim, gülümsedim, güldüm, utandım, sevindim, kızdım, kıskandım, halime şükrettim zengin bir romanın insana yaşatabileceği duygu çeşitliliğini yaşamak ve baştan sona kendini iyi hissetmek. Eggers’ın ondan sonraki romanı ise beni hafifçe yukarıda söz ettiğim durumda bıraktı. “Afrika”! İç savaşlar, kabile savaşları, ırk savaşları, soykırım, şiddet, şiddet, şiddet! Yaşadığımız hayat (daha doğrusu, bizden daha şanssız olanların bugün halen yaşadığı, bizim sadece haber başlıklarından bildiğimiz hayat) en onur kırıcı ama aynı zamanda en ehven sonuçlarından biriyle, göç hikâyesiyle önümüze konuyordu. Şimdi, ne yalan söyleyeyim, bu romanı okumak istediğimden bir süre emin olamadım. “Afrika” (Sudan, hem de! Önceki sene Batı’nın bütün itirazına rağmen devlet başkanını ağırladığımız kardeş müslüman ülke!), o kadarını biliyoruz, birkaç yüzyıldır sadece acı demek. Birkaç on yıldır ise akılalmaz acı demek. Hele romanı biraz karıştırıp nasıl örtüsüz bir dille anlatıldığını görünce içine girmekte, yakından tanımakta tereddüt eden herkesin biraz haklı görülebileceği bir dünya. İnsan, sonuçta, acının romantize edilmemiş, dolayısıyla tedirgin edici olanına sırtını dönme eğilimindedir.

Bu, “Ne Nedir?”e yaklaşmanın ve başarısızlığa uğramanın bir yolu. O yolda ilerledim, doğru, ama kendi beklentilerim kadar yazarın iradesine saygı duymayı ya da tercihine güvenmeyi öğrenmiş bir okur olarak nerede duracağımı da -neyse ki- bildim. Yoksa, “aman şimdi Afrika filan, moralimizi bozmayalım” tuzağına takılıp kalırdım. Kalmadığım iyi oldu. Acısına tanık olmaktan o kadar korktuğumuz Afrika’yı meğer hiç tanımıyormuşuz.

Evet, bu sefer bir roman okurken moralimizin bozulmasını göze alacağız. Çünkü anlatılan şiddet öyle böyle bir şiddet değil.

“Ne Nedir?” bir savaş, bir kaçış, bir göç ve bir göçmenlik hikâyesi. Gerçek bir hikâye, üstelik. Hikâyenin gerçek hayattaki kahramanı Valentino Achak Deng hikâyesini Dave Eggers’a anlatmış, Eggers da romanını yazmış. Elbette kurgu unsurları vardır, ama esas itibariyle hikâye aynıyla sabit. (Yani, “neyse ki roman, canım,” diye avunabileceğimiz bir şey değil, demek istiyorum.) Bu bakımdan, tıpkı “Müthiş Dahiden Hazin bir Eser”de şakacı bir biçimde olduğu gibi burada da bir roman olmama hâli var. Ama ikisi de öyle metinler ki roman olsa n’olur olmasa n’olur; ikisinden de kaçış yok.

YILLAR SÜREN GERÇEK, YAYAN BİR YÜRÜYÜŞ
Okuyucuya baştan verilmiş bir olumluluk ödülü, bir duygusal sığınak olarak roman Amerika’da başlıyor. Achak Deng Amerikan vatandaşı olmuş, yeni hayatına ‘adapte’ olmaya çalışıyor; iyi kötü bir işi, kendisi gibi Sudan’dan kaçmış bir arkadaşıyla paylaştığı bir evi, televizyonu, bilgisayarı, arabası, Citibank kredi kartı ve o hayata daha kolay adapte olmasına yardım eden gönüllü bir hamisi var.

Achak’ın hikâyesi yakın zamanda okuduğum en güzel giriş cümlelerinden biriyle başlıyor:
“Kapıyı açmamam için hiçbir neden yok; açıyorum.”
Açış o açış.

Şiddetin Afrikası Amerikası yok. Şiddet, kötülüğün evrensel dili. Sudanlı Arap da Sudanlı yerli de Amerikalı zenci de aynı dili gayet net, gayet akıcı bir şekilde konuşuyor ve güçsüz olan, savunmasız olan ne duyduğunu iyi biliyor. Achak duyduklarını bize, en başından başlayarak, o günlerin Sudan’ındaki zulümle bugünün Atlanta’sındaki zulüm arasında gidip gelerek, zulmün daha hafif göründüğü anları ironiyle acılaştırarak; sabırla, tutkuyla, abarttığından bir an bile kuşku duymadığımız bir inandırıcılıkla anlatıyor. “Bu kadar da olmaz!” diye isyan ettim sık sık, okurken olduğunu, daha fazlasının da olduğunu çok iyi bilerek. Achak’ın köyünü yakıp yıkan askerlerden kaçışı yıllar sürecek bir yürüyüş. Figüratif anlamda değil; gerçek, yayan yürüyüş: Yakın zamanların en kanlı savaşında (Sudan İç Savaşı katliamı demek daha doğru, çünkü pek savaş gibi olmadığını, sivillerin kıyımı üzerinden işlediğini öğreniyoruz, romanı okudukça) yol boyunca başka çocuklarla büyüyen, şu utanç efsanesi Kayıp Çocuklar adını alan bir küçük sürgünler ordusu halinde.

Edebiyat ya da sanat bir yana, Eggers’ın romanı romanların nadiren başardığı bir işi başardı. Tarifi imkansız ve çok yeni bir trajediyi aldı, evlerimize, oturma odalarımıza, akıllarımıza soktu: 1983’ten beri ayrıntısını bilmek istemediğimiz bir insanlık ayıbını aldı, vicdanımızın ta orta yerine oturttu. Birkaç yıl önce Sudan devlet başkanı resmi davetlimiz olarak Türkiye’yi ziyaret ettiğinde Batı’dan yükselen kınayıcı sesleri anlamamıştık. Neyi kastetmişler, bu romanı okusaydık biliyor olurduk. Bizim insanlık ayıbı, insanlık suçu anlayışımız sadece Gazze’nin ya da Sincan’ın ızdırabına mı özel? Müslümanlar soykırım yapmaz derken ciddi miyiz?
Yine asabım bozuldu. Tam romanın harareti geçti, artık hakkında yazabilirim diyordum, geldim yine başa döndüm.

Ama işte “Ne Nedir?” böyle bir roman. Bırakmıyor. Kendi başına bir kategori olduğunu kabul etmek lazım. Bir roman, bir biyografi, bir tarih, bir belgesel, bir ansiklopedi, hatta bir mayın; ama en çok da bir ders kitabı insana görmeyi ve utanmayı öğretiyor.

Paylaş