VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Nisan 2014 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Büyümek için...
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Büyümek için...

Yazar olarak görevim geriye sarılmış filmi yeniden izlemek, seyirciyi de işin içine katıp kahramanımı dinlemek, dillendirmek olabilirdi. Öyle de yaptım.

Figen Şakacı

Yazar olarak görevim geriye sarılmış filmi yeniden izlemek, seyirciyi de işin içine katıp kahramanımı dinlemek, dillendirmek olabilirdi. Öyle de yaptım. Geceler boyu Hayriye’yle gezindim. O nereye çekerse oraya gitmediğim için didiştiğimiz de oldu, baş başa verip ağlaştığımız, hınzırca gülüşüp eğlendiğimiz de...

O zamanlar ne Virginia Woolf’tan haberim var ne de kendime ait bir odam. Onlu yaşlar… Yeni sahiplenilmiş kedi gibi evin içinde kuytuluk yer arıyorum kitap okumak için. Nüfus altı, oda sayısı iki. Ahali erkenden yatsın diye bekliyorum fakat ışık problem. Banyoya kapanıyorum ben de. Kış günü kat kaloriferi orada yanıyor, yere havluyu seriyorum, uzanıp kitap okuyorum. Banyoya çalışma odası süsü vereceksem, klozete oturuyorum, önüme bir tabure, üstüne ters dönmüş bir leğen, yazmaya çalışıyorum. Oncacık ömrümü bir tek günlüğüme anlatabiliyorum. Beş yılını çıkarsan, geriye kalan beş küsur yılda aman da neler çekmişim, boyuna dert yanıyorum. Bir de hayallerim var, büyüyünce yazar olacağım, kütüphanem olacak, çalışma masam falan. Defterler hep böyle doluyor. Günlüğümün sayfa kenarlarında da hep kurşun kalemle iki direk, bir baca, bir iki tane de penceresi olan evler çizili; yazmak için gereken yalnızlığı ancak kendi evimde bulabileceğim sezgisinden belki de.
Kemalettin Tuğcu’lara, Şeker Portakalı’na döktüğüm gözyaşları geride kalmış, artık Dudaktan Kalbe’ye yanma, Çalıkuşu’nun peşinde dolanma vakti. Okuldaki boş derslerde sınıf başkanı olarak görevim, millete şiir okumak. Yok Behçet Kemal Çağlar falan değil; damardan Behçet Necatigil, Cahit Sıtkı Tarancı ve Orhan Veli. O azgın arkadaşlar, ben içli içli “Kilim”i okurken sus pus oluyor, müdür kapıyı çalarak sınıfa girip arka sıralarda öğretmen arıyor. Yok diyorum başımızda biri, biz şiir seviyoruz. “Necatigil’le şiire başlamak, güzele başlamaktır. İnsanca olana ve sevgiye başlamaktır” diye duymuşum bir kere Türkçe dersinde, o yetmiş bana. Bir daha elimden bırakmadığım nice kitabıyla sabahı sabah ettiğim geceler başlıyor. Bazen sınıfta bazen banyoda “çok çiğ çağ” diye feryat ediyorum.
Yaz geldi mi bu kez banyonun yerini, yazlık evimizin çatı katı alıyor. Yine bana özel değil, ardiye olarak kullanılıyor da ben eski eşyalardan sırtıma yastık, altıma minder yaparak idare ediyorum. O zamana kadar Adalet Ağaoğlu’nun kaç kitabı çıktıysa yememiş içmemiş hepsini almışım. “Yaz Sonu”ndaki tatil kasabasını yaşadığım yer sanıp, kendi geçmişime (!) kısa gidiş-gelişli yolculuklar yapmakla kalmayıp, “Göç Temizliği”ndeki Fatma İnayet’in ben olduğundan en ufak şüphe duymadan bir de yazara mektup yazmaya kalkışıyorum. O mektubu çok aradım sonradan ama bir türlü bulamadım; hatırladığım kadarıyla sevgili yazar niye ben dururken boşu boşuna Fatma İnayet’e içini döküyorsun, ben seni ondan daha iyi anlarım minvalinde, hem biliyor musun ben de yazıyorum bir baksan da beni heveslendirsen cüretinde uzunca bir mektup. Şehre döner dönmez o mektubu göndermek hayaliyle yaz bitti. Hayır, hiçbir zaman göndermedim o mektubu ama hep günlüğümün arasında sakladığımı hatırlıyorum.

BİR DAKTİLO DEMEK…

Eğitim masraflarımın arasına bir de daktilo eklemeye utandığımdan üniversite sınavında Basın Yayın Yüksek Okulu’nu en üste yazdım ve kazandım. Ancak gazeteci olursam önümde her daim bir daktilo bulunur, ben de gazetede gizli gizli hikâyeler yazabilirdim. Bir daktilo demek geceler boyu hikâyeler arasında tıngır mıngır gezinmek demekti; bir daktilo demek, hayat dışarıda durduğunda içerde yeniden kurmak demekti. Muhabirliğin gerektirdiği hız, haber yazmakta işe yarıyordu üstelik ne yazarsanız ertesi gün adınızla elinizin altına geliyordu. Oysa has hikâyeler, sabır, dem, kıvam istiyordu. Olma değilse de bir tür olgunlaşma zamanını bekliyordum kafamda dolaştırıp durduğum hikâyemi yazabilmek için. O zaman gelene kadar çeşitli dergilerde, haftalık gazetelerde deneme yazma denemelerine giriştim. Soru sormayı az çok öğrenmiş olmanın verdiği cesaretle de iki nehir söyleşi kitabı yaptım: “Her Doğum Bir Mucizedir” ve “Mizah, Zekânın Zekatıdır”. Bu iki kitap, iki ayrı dalda ünlenmiş hekimlerin biyografileriydi. Prof. Aykut Kazancıgil ve Prof. Tarık Minkari insanın yaptığı işe kendini adamasının nelere kadir olabileceğini öğretti bana.

Peki yazmak da öğrenilebilir miydi, yazarlık da gerçekten bir meslek miydi? Bu soruların ve daha nicelerinin cevabını Tomris Uyar’dan aldığım karşılaştırmalı edebiyat derslerinde buldum. İyi de Dostoyevski zaten romanın kralını yazmıştı, Kafka edebiyat tarihine adını kazımıştı, Salinger, istediği kadar saklansın, herkesin evine çoktan girmişti. Ben kim oluyordum da onlar dururken yazmaya kalkışıyordum? Tutkunun da bir tür dürtü olduğunu “Bitirgen”e başlamadan önce onlarca dosyayı çöpe atıp yine de yazmaktan vazgeçmediğim zaman anladım. Niye illa da yazıyordum peki? Başka bir şey bilmiyordum da ondan. Bu dünya katlanılmaz bir yerdi ve ancak yazının başına oturduğumda, ondan kurtulup kendi kurduğum dünyama kaçtığımda nefes alabiliyordum.

BÜYÜMEK İLLETİ

Peki hikâyemin meselesi neydi? Büyümek illeti elbette! Fena halde takmıştım bu meseleye. Geriye bir tek üslup, zaman, kurgu kalıyordu. Bu şehirde bir kadını doğduğu evden alacak, yaşlılığına kadar izleyecektim. Ama çocuğa (Bitirgen’e) büyüklük taslamayacak, yazar edası takınmayacak, onun kalbinden, onun karnından konuşacaktım. Ancak kırkıma merdiven dayadığım bir yaşta 80’lere gidip, o banyoya, o tavan arasına yeniden kapandım. Kitap bitene kadar da çıkmadım.
“Pala Hayriye”nin hikâyesi ise 90’lı yıllarda, kış ayazında sabaha karşı evden kaçarak başlıyor. Soyumuza “insanoğlu” adını takan, bilgiyi ve aklı hükmüne geçiren fazlasıyla erk’ek bir dünyaya düşüyor. Bu kez yazar hakemlik etse de, Hayriye sahada öyle salınsa mıydı? Yoksa yazar aradan çekilse, Hayriye hem içine hem dışına doğru konuşsa da, Bitirgen’in bıraktığı yerden devam mı etseydi? Bu soruyla uzunca bir süre yattım kalktım. Yazar konuşursa, sanki kendi çok büyümüş, çok bilmiş de dışardan bakmaya yeltenmiş olacaktı, Hayriye ancak kendisi konuşursa bu büyüme meselesinin labirentlerinde nasıl dolandığını, nasıl kıvrandığını, bu işin aslında bir çıkışı olmadığını çok içerden, çok sahici ve samimi bir dille anlatabilirdi. Yazar olarak görevim geriye sarılmış filmi yeniden izlemek, orada gördüğü sahneleri seyirciyi de işin içine katıp kahramanımı dinlemek, dillendirmek olabilirdi. Öyle de yaptım. Geceler boyu Hayriye’yle gezindim. O nereye çekerse oraya gitmediğim için didiştiğimiz de oldu, baş başa verip ağlaştığımız, hınzırca gülüşüp eğlendiğimiz de... Sonunda “Pala Hayriye” benim de evimden kaçtı. Başka evlerde ağırlanacak artık. Şimdi yazarına düşen, Pala Hayriye yaşlandığında nasıl bir kadın olur sorusunun cevabını aramak.

Pala HayriyePala Hayriye

Figen Şakacı

Detay için tıklayın

Pala Hayriye
Figen Şakacı
İletişim Yayınları
14,50 TL


Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam