VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Haziran 2014 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Buzun yıkımı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Buzun yıkımı

Anna Kavan hakkında, Türkçe kaynaklarda pek fazla bilgi yok: mutsuz bir çocukluğun ardından iki evliliğinde de dikiş tutturamadığı, eroin bağımlısı olduğu ve bu sebeple öldüğü biliniyor. “Buz”, bu sıra dışı yazarın son romanı, bir başka deyişle başyapıtı.

TEKİN BUDAKOĞLU

Hemen hepimiz, hayatımızın belli dönemlerinde, bazı iyi yazarları ıskalamanın hüznünü yaşarız.
Yıllar önce, yalnızca birkaç kez ismini duyduğum Thomas Bernhard’ı ilk kez okuduğumda yaşadığım o şaşırtıcı büyülenmeyi, yıllar sonra, benzer bir şekilde Anna Kavan’la yaşadım: Anna Kavan’la olan gecikmiş tanışmamız,bir yanıyla iyi edebiyat metinlerinin her zaman var olacağı düşüncesini kulağıma bir kez daha fısıldasa da onu geç okumanın mutsuzluğunu zihnimden hemen silip atmama yetmedi.
Anna Kavan hakkında, Türkçe kaynaklarda pek fazla bilgi yok: mutsuz bir çocukluğun ardından iki evliliğinde de dikiş tutturamadığı, hep varlıklı bir hayat sürmesine rağmen uzunca bir süre eroin bağımlısı olduğu ve bu sebeple öldüğü biliniyor.
Hep ikiye bölünmüş bir kişilik: aidiyet sorunu yaşayan; kendi roman kahramanına verdiği Kavan soyadını daha sonra kendisi alan bir Kafka hayranı. “Buz”, bu sıra dışı yazar-kahramanın son romanı, bir başka deyişle başyapıtı.
Zaman, mekân ve kahramanların isimlerinden bağımsız olan “Buz”u belirli bir formun içine sokmak, kurgunun bir anda kalıbını çıkartmak mümkün değil; çünkü her şeyden önce, çok yönlü, çok katmanlı bir anlatı “Buz”. Tıpkı kahramanımızın,“içimde aynı anda birkaç düzlemde yaşadığıma ilişkin tuhaf bir duygu vardı.” cümlesindeki gibi birden fazla zamanda, birden fazla olayın çevresinde şekillenen iç anlatılardan oluşuyor: öyle ki kurgunun akışında kimi zaman birbirinin yolunu kesiyor bu iç anlatılar, çoğunlukla birbirine geçiyor, imgeler bir diğerine karışıyor.
İlikleri donduran bir soğukta yaşanıyor her şey. Kahramanımız, ismini vermediği ve eskiden aşık olduğu genç kız ve ressam kocasının gölgesinde yaşıyor. Kız yirmi bir yaşında; boyun eğmeye, baskıya alıştırılmış; kimliği sarsıntıya uğramış. Besbelli yazarı gibi içedönük, mutsuz. Kahramanımız bu evliliği uzaktan uzağa izliyor, ses çıkarmıyor; ta ki kız evi terk edip yoklara karışana kadar. Kahramanımız da karın tahta pamuklardan buzlar ördüğü ülke ve şehirlerde, fellik fellik kızı arıyor.
Onun bu arayışı sırasında, kıza çok benzeyen başka kızlarla karşılaşıyor, uzun yolculuklara çıkıyor, ölüm-kalım mücadelelerine girişiyor. Derken kendini, savaşın tam ortasında buluyor: “Dışarı çıktım ve şehri keşfederek gezip dolaştım: çöküşün şekilsiz şekilleri arasında sessiz duran boş sokaklar, bardakeriği rengi denize uzanan yıkık kaleler, büyük surun çöktüğü yerde bir dev merdiveninin, yekpare bölümler halinde çöken, kocaman basamakları. Her yerde, hazır ve nâzır harabeler, çökmüş istihkâmlar: savaşçı, kan dökücü bir geçmişin tanıkları.”
GERÇEK, RÜYA, MASAL
Kahramanımız savaşın en yoğun yaşandığı şehirlere girip çıkıyor, ateşlerin arasında kalıyor. Onu gözetim altında tutan ve böylece kızı bulmasının önüne geçen huysuz ve kuşkucu bir de muhafız var. Anna Kavan burada, savaş ve yıkımla bir üstkurmaca anlatısı oluşturuyor aslında. Muhafız, kızın kocasını imgeliyor; gözükara süren savaş da onun kızı bulma yolunda önüne çıkan engelleri, bir başka ifadeyle kızın kocasıyla mücadelesini temsil ediyor. Bütün bunlar romanda, gerçek-rüya-masal çizgisinde gelişiyor: kızı buluyor kahramanımız, sonra canı pahasına savaşıyor, kız onunla gelmiyor, muhafız peşine askerler takıyor, kayıp kız hakkında kendisine dava açılıyor. Bütün olay parçaları iç içe anlatılıyor, üst üste binen cümle yığınları halinde. Sık sık bu birbirinden kopuk evrenleri ve bu evrenlerde acaba “iki tane mi olduğunu” düşünüyor anlatıcımız.
Anna Kavan’ın, metne ismini veren buz imgesi de incelikle düşünülmüş, hassas işçilikle metne yedirilmiş. Antarktika yakınlarında yer alan ülkenin dört bir tarafının buzla kaplı olması kelimenin bir yüzü; diğer yüzüyle ise buz, dünyadaki yıkımları, savaşları, kısacası insanlığın kayboluşunu simgeliyor. O nedenle kahramanımız nereye giderse gitsin buzdan kurtulamıyor. Bu yıkım, yani buz karşısında insanlık için umutsuz Anna Kavan; sürekli buzun bizleri çepeçevre sardığını, ne olursa olsun insanlığın yokoluşa sürüklendiğini fısıldıyor satır aralarında: “Bütün dünya ölüme doğru dönüyordu. Buz şimdiden milyonları gömmüştü; sağ kalanlar savaşarak ve sağa sola saldırarak kendilerini oyalıyorlardı; ama her zaman biliyorlardı ki görünmeyen düşman ilerliyordu, nereye giderlerse gitsinler buz orada olacaktı, en sonunda da fatih olacaktı.”
İNDRİ VE LEMURLAR
İnsanoğlunun başıboşluğu yüzünden dünyayı yıktığını; doğaya ve hayvanlara ve tıpkı bunlar gibi yaşamı güzelleştiren pek çok olguya sırt çevirdiğini söylüyor ve şunu da ekliyor unutmadan: muhakkak evren karanlığa ve yokluğa karışacak, buz her yeri saracak-insanlık düşecek.
Bu yüzden sık sık indrilere ya da lemurlara karışmayı düşünüyor kahramanımız; bu dünyayı insandan daha çok sahiplendiğini düşündüğü varlıklara yani. Oldukça radikal ve net bir tavır bu: Anna Kavan’ın gözünde, insanlığın geldiği noktanın çift çizgili vurgusu. Böyle anlarda çoğu zaman kahramanın sustuğunu ve Anna Kavan’ın kelimelerinin kulağınıza ulaştığını düşünüyorsunuz- ya da zaten onların farklı kişiler olmadığını.
“Irk ölüyordu, toplu ölüm arzusu, ölümcül kendini imha dürtüsü, belki hayat sürebileceği halde. Burada hayat bitmişti.” diyor Anna Kavan, buzun durmaksızın ilerlediğini vurgulamak için. Öyle ki buz metnin her kıyısında köşesinde görünüyor ve bütün insanlığı sarıyor, kuşatıyor; hayatın sürdürülemeyeceği bir katman halinde var olan her şeyin üzerini örtüyor. Üstelik hayatın bitmeye yüz tutuğu yerlerden biri, kahramanımızın ülkesi oluyor. Gerçek-düş arasında, “uzay-zaman sanrısı”nda sıkışıp kalan ve ikisinin birleşmesinden oluşan bağımsız bir ‘şimdi’de yaşayan kahramanımız, ülkesine döndüğünde her şeyi yerle bir olmuş, enkaz hâlinde buluyor. Bu enkazda onca badireden, ölüm tehlikesinden sonra, uğruna savaşlar yapılan ve denizötesi yolculuklara çıkılan kızın kahramanımıza söyledikleri ve aralarında geçen diyaloglar ise sizi yalnızca şaşırtmakla kalmıyor, Anna Kavan’ın karmakarışık ruh dünyasıyla ilgili ipuçları edinmenizi de sağlıyor. Buz’da isimsiz kahramanlarını ve zamandan bağımsız, üst üste biriken iç anlatılarını yoğun, marifetli anlatımıyla süslüyor Anna Kavan ve okurunu zekice kurgulanmış, alegorisi bol, düşsel bir imge yağmuruna tutuyor.

Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam