VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mart 2015 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Canetti’nin cebindeki otuz yıl
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Canetti’nin cebindeki otuz yıl

Elias Canetti’nin kaleme aldığı “İnsanın Taşrası” giderek daha çok körleşen bir dünyada bilinçli yaşamaya çalışan insanoğlunun hayata karşı umudunu yitirmemesi için yazdığı notlarından oluşuyor.

MURAT CAN AŞLAK




Bulgaristan’da doğmuş, Viyana’da büyümüş, 19. Yüzyılın bütün ilk yarısı boyunca Yahudi olmanın tüm ağırlığını taşımış, daha 26 yaşındayken en büyük meyvesi sayılan “Körleşme”yi yaratmış, ileride Edebiyat Nobeli’ni alacağını henüz bilmeyen Canetti, serin bir Londra sabahı elini ceketinin iç cebine atıp kalemini ve ufak not defterini çıkartıyor. Sonradan öğrenip, ustası olduğu Almanca bir iki satır bir şey karalayıp defteri tekrardan ceketinin cebine sıkıştırıyor. Kimisi tek cümle, en uzunu bir sayfa olan, hayata (ve ölüme) dair her konu hakkında yazılan bu notlar 30 sene içinde (1942-1972) cilt cilt birikiyor. “İnsanın Taşrası”, işte bu ciltlerden bizzat Canetti tarafından elenerek oluşturulmuş kronolojik bir seçki.

Canetti notlarını, uzun zamanda oluşturduğu “Kitle ve İktidar” isimli eserini yazarken kendine koyduğu başka bir edebi metinle ilgilenmeme yasağının yarattığı baskıyı ortadan kaldırmak için yazdığı iddiasında. “Kendini amacının kölesi gibi hissettiği anlarda, insana yardımcı olabilecek tek çare vardır: Eğilim ve yeteneklerinin çok yönlülüğüne boyun eğip, kafasından geçenleri hiçbir açıklama yapmaksızın kâğıda dökmek.”

Benim kitabın önsözünden ve notlardan çıkarımım, kitabın, bu iddiadan daha fazla amaca hizmet ettiği yönünde. İlki, kitabın çevirmeni Ahmet Cemal’inki ile de paralel: Canetti öncelikle kendiyle hesaplaşmaktan orgazmik bir keyif alan büyük bir düşünür; belli bir konuya kendini uzun süre kaptırıp kendisiyle yüzleşme terapilerinden mahrum kalması mümkün değil. Bu nedenle notlarda kendini üçüncü kişi haline getirip, uzaktan kendisini yargılaması bir ihtiyaç: “Ruhun yollarını gösteren şey, yeniden okumak...

Kendinden üçüncü kişi olarak söz etmek yetiyor; ‘o’, ‘ben’den daha az sırnaşık ve obur; insan ‘onu’ öteki üçüncü kişiler arasına yerleştirme yürekliliğini gösterdiği anda ‘o’, artık başkalarıyla karıştırmanın her türlüsüne açık.” (1943)

Bir üçüncü amaç da, Canetti gelecekte istemediği bir yöne evrilirse korkusuyla, herhangi bir notu yazdığı günkü Canetti’yi sağlama almak istemesi: Her bir not, ‘gelecekteki kendini’ reddetme hakkı senedi bir anlamda. ‘İleride ne yaparsam yapayım, bakın bugün bunu düşünüyorum, unutmayın’vesikaları. İnternette sık sık dolaşıma çıkan,yan yana duran zengin ve fakir mezar çukurlarının özdeşliklerine vurgu yapan paylaşımları bilirsiniz.Artık dünyada olmadığımızda, geride kalan artıkların atıldığı çukurlar tek ölçüt olmaz ve iki bambaşka yaşamı eşitleyemez.

Süreci (yaşamı),en son noktadan (ölüm anından) değerli bulan Canetti’nin, sürecin hiçbir aşamasını diğerinin önüne koymasını bekleyemeyiz: Dünya üzerinde geçirilen her anın, her bilinç düzeyinin değeri aynı olmalı. Bu sebeple, notlar (kanıtlar) ayrıca değerli belgeler. Notların, güncelerden ve otobiyografilerden temel farkları var. Otobiyografiler hayatın belli bir anında geçmişe yüz çevrilerek yazıldığından diğer iki yöntemin fazlaca uzağında. Notlara daha yakın gibi gözüken günceler, aklın ürünü olan hayatın gelişimin kaydıyken, böyle uzun zamana yayılan notlar aklın kendisinin gelişimini gösteriyor. Yani, notlar “kaynağın” kendisiyken, günceler bu kaynağın ürünlerini sunuyor.

Akıl etkenken, ondan yaptığımız şey (yani hayat) ve hayatı anlatan günceler edilgen. Picasso’nun bir resmine bakmakla, Picasso’nun aklında oluşturduğu imgeye bakmak arasındaki farka benzer bir ince ayrım var aralarında. Bu haliyle notlar, güncelerden daha değerli belgeler benim gözümde.
Notlar, belli bir yapının parçası olmadıklarından üzerlerinde hiçbir baskı, zorlama bir yönelim ve görev emirleri yok. Yani, Canetti’nin kaleminin en özgür olduğu yazıları bu kitabındakiler.
“İnsanoğlu hep çekip gitmek ister; gidilecek yerin adı olmadığında, bu yer belirlenemediğinde ve sınırları da görülemediğinde, özgürlük diye adlandırılır.” (1942)

KAFKA ANALİZİ

“İnsanın Taşrası” bir düşünce, fikir ve sentez denizi: İçerisinde, birçok düşünürün yanında, nefis bir Kafka analizi var. Yazıldığı dönemlerden izler var: İkinci Dünya Savaşı, atom bombası, uzay yarışı vs. Aşk var: “Aşkta garantiler, onların tam tersinin ilânı gibidir.” (1945). Din, savaş ve ölüm var: “Kötü olmak zorundayız, çünkü öleceğimizi biliyoruz. Ne zaman öleceğimizi önceden bilseydik, daha da kötü olurduk.”(1951). Tarih var: “İnsan atalarına onları tanımadığı için şükran duyar.”(1943). İnsan doğası var: “Övgüyle kendisine her şey yaptırılabilen adam; ona sadece ne kadar iyi olduğunu yeterince sık söylemek yeter. Çünkü o, iyi sayılabilmek için bir cinayet işlemeye de hazırdır.” (1951). “İnsanınTaşrası”nın kendisi var: “Not edilen her şey, ne denli çaresizlikten kaynaklanmış olursa olsun, hâlâ ufacık bir umut tanesi içerir.” (1943).

Ve tabii ki kendisi ve korkuları var: “Düşüncelerimin Aristotelesleştirilmesi karşısında duyduğum korku; sınıflandırmalar, tanımlamalar ve bunlar gibi içi boş oyunlar karşısındaki korku.” (1955). Kısacası pek dokunmadığı pek konu yok: “En büyük olan, her türlü büyüklüğü gereksiz kılacak kadar küçülmüş olandır.” (1968)

Notların kronolojik olmasıyla Canetti’nin fikir dünyasının evrimine de tanıklık ediyoruz. Seçme şansım olsa ben 1951’in Canetti’siyle tanışmak isterdim. 1964 ve 1969 da özel yıllar. Bakalım siz okuduktan sonra hangi yılın Canetti’sini tanımayı daha kuvvetle arzulayacaksınız.

Son olarak Canetti’ye bir izin verelim de bugüne seslensin. Belki bir iki ders çıkartırız:

“Bilgi, kendini gösterme eğilimindedir. Gizli tutulduğu takdirde bunun öcünü almak zorundadır.”(1942)

“İktidar sahipleri ise eski amaçlarıyla birlikte hâlâ o sınırlı dünyalarında yaşamaktalar. Bunlar, zamanımızın asıl taşralıları ve köylüleridir; dünyaya kabinelerden ve bakanlardan, bir de kendilerini daha da gerçekçi sayan diktatörlerden daha yabancı düşenler yoktur.” (1943)

“Ulusçuluğun aşılmasının yolu, bugüne kadar çoklarının inandıklarının aksine, evrensellik değildir, çünkü farklı dilleri konuşmaktayız. Bunun yolu, çokulusçuluktur.” (1945)

“Özgürlük eskiden beri bana göre bir iktidarı bırakma, ondan vazgeçme özgürlüğüdür.”(1951)

“Saatler zarifleştikçe zaman daha tehlikeli oluyor.” (1960)

“O, aslında azınlıktan hoşlanıyor, ama hep çoğunluktan söz ediyor.” (1966)

“Bazıları en büyük kötülüklerine suskunlukta varırlar.” (1967)

“Gazetelerde her şey var. Tek yapılması gereken, onları yeterince nefretle okumak.”(1969)

“Düşmanımın düşmanı benim dostum değildir.” (1971)

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam