VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Mart 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Cehalet ve lümpenlik zaferini ilan etti
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Cehalet ve lümpenlik zaferini ilan etti

Zülfü Livaneli’nin bu hafta piyasaya çıkan kitabı “Seranad” katman katman bir roman. II. Dünya Savaşı ve Nazi Almanyası’nın Türkiye’ye olan etkilerini, Einstein ve İnönü mektuplaşmalarını ve bir aşkı konu alıyor. Zülfü Livaneli’nin bir kadının ağzından anlattığı romanda günümüz kadın erkek ilişkilerine ve modern kadının yalnızlığına da dikkat çekiliyor.

Buket Aşçı

“Serenad” katmanlı bir roman. Bir aşk hikayesini de, tarihsel olayları da, politik meseleleri de ele alan... Ama biz önce tarihsel boyutu üzerinde duralım. Roman, Nazi Almanya’sını ve onun Türkiye’ye dek uzanan boyutlarını anlatıyor. Nedir bu boyut? O dönem Türkiye’nin de dahil olduğu neler yaşandı?

İkinci Dünya Savaşı hâlâ dünya edebiyatının ve sinemasının temel konularından birisi. Bunun en önemli nedeni de insan soyunun yıkıcılığı üstüne, yakın tarihte yaşanmış en önemli deney olması. Biliyorsunuz Sigmund Freud insanın içinde yıkıcı, yok edici bir yan olduğuna inanıyordu ve Avrupa savaşları bu iddiayı doğruladı. Romanda sözünü ettiğim, Carl Sagan’ın ‘Sürüngen atalarımızdan devraldığımız yok edicilik’ teorisi de böyle bir şey. Bu savaştan en başta Almanlar sorumluydu elbette. Ama işi sadece Almanlara yıkmak yerine, diğer hükümetlerin suça ortak oluşlarına da bakmak gerekiyor kanısındayım. Mesela romandaki trajediden Almanya, İngiltere, Romanya, Sovyetler Birliği ve Türkiye sorumlu. Serenad, kahramanlarının hayatları aracılığıyla Nazilerle Türkiye ilişkilerini de irdeleyen bir roman.

Romanda pek bilinmeyen Einstein ve İnönü mektuplaşmaları da yer alıyor? Bu mektupların içeriği ve önemi nedir? Bunlar bugünün Türkiye’sine ve dünyasına ne anlatmakta?

Adolf Hitler bir seçimle iktidara geliyor ve 1933 yılının Ocak ayında başbakan oluyor. Daha sonra parlamentodan yetkileri devralıyor ve ‘Devlet Memuriyetinin Yeniden Düzenlenmesi’ adlı ırkçı bir yasa çıkarıyor. Bu yasadan sonra Yahudi kökenli Alman bilim adamlarının üniversitelerde çalışmasına olanak kalmıyor. Ülkeyi terk edenler arasında bulunan Profesör Albert Einstein, Türk Hükümetine başvurarak, bazı Alman bilim adamlarının Türkiye’ye kabul edilmelerini istiyor. Ama Başbakan İnönü bir mektupla bu isteği geri çeviriyor. Ne mutlu ki Cumhurbaşkanı Atatürk devreye giriyor ve onun sayesinde büyük hocalar gelip Türkiye Üniversite reformunun temel taşlarını oluşturuyorlar. Bu, büyük bir şans.
Nazi Almanyası’ndan kaçan pek çok akademisyen Türkiye’ye geldi. Onlar burada neler yaşadı?

Gelen profesörler gerçekten çok önemli. Profesör Hirch, Neumark, Reuter, Bruno Taut... Saymakla bitmez. Mesela Erich Auerbach Batı edebiyatının en önemli eleştiri kitabı sayılan Mimesis’i İstanbul’da yazıyor.
Romanda bir de Mavi Alay var. Sorsam, romanın sırrını açıklamış olur muyuz?

Bu korkunç olayı isterseniz roman okurlarına bırakalım. Çünkü birkaç cümleyle anlatılamayacak kadar büyük bir trajedi.

ROMANIN ANA MESELESİ KARAKTER YARATMAKTIR

Romanın konusunu nasıl buldunuz? Sizin hemen her romanınızda söylediğiniz tarihsel ve siyasi bir tema vardır. Bu romanın konusu nasıl ortaya çıktı?

Bir romanın ana meselesi karakterler yaratmaktır. Sonra bu karakterler bir zaman ve yaşam dilimine yerleştirilir. Bu romanda da önemli olan Maya, Maximilan, Nadia ve öteki kişiler. Roman, onların hayatlarındaki sırların öğrenilmesiyle kat kat derine gidiyor. Bu romanın ana kahramanı kadın.
Türkçe edebiyatta, yazarlar erkekse kadınlar genelde konuşmaz. Sizce bir kadının hikayesini anlatmak istediniz? Tam da kadına yönelik şiddetin katlanılır olmaktan çıktığı, artan muhafazakarlaşma karşısında kadınların kazandığı haklarını kaybetme korkusu yaşandığı bir dönemde. Bu yüzden ister istemez aklıma takıldı; bu bilinçli olduğu kadar politik bir tercih miydi?

Bu bilinçli bir seçim değildi ama Türkiye’de kadına uygulanan şiddetin vahşet boyutuna geldiği bir dönemde bir kadının ağzından roman yazmış olmama ve onun dünyaya bakışını aktardığıma memnunum. Kadını anlamayan ve anlatamayan bir romancı olamaz. Aynı şey kadın yazarlar için de geçerli. İnsanlığın yarısını anlamıyorsanız, insan psikolojisini ve ilişkilerini nasıl anlatabilirsiniz? Serenad’ın ana kişiliği Maya adlı 36 yaşında İstanbul’da yaşayan, çocuk sahibi, dul bir kadın. İstanbul Üniversitesi’nde çalışıyor ve zor bir hayat sürüyor. Soğuk bir Şubat günü, üniversitenin bir konuğunu karşılamak üzere havaalanına gidiyor ve hayatı altüst oluyor. Bütün bu olayları dıştan değil, içten bir teknikle anlatmak istedim ve bir kadının ağzından yazılmış olan Serenad ortaya çıktı.
Türkiye’de okurun büyük bölümünün kadın olmasını nasıl yorumlarsınız?

Pek şaşırtıcı değil. Durum dünyada da böyle. Geçen hafta Almanya’daki yayıncımla bu fenomeni konuşuyorduk. Kendi okurlarının da yüzde 70’inin kadın olduğunu söyledi. Demek ki kadınlar, hayatlarına bir anlam katmak ve derinleşmek konusunu erkeklerden daha çok önemsiyorlar. Ben zaten hep erkekleri kadınlara göre çok daha yalınkat bulmuşumdur.

ESKİDEN ERKEĞİN KADINA ULAŞMA YOLU EVLİLİKTİ

Roman Şubat krizinin patlak verdiği zaman başlıyor. Neden bu dönemi seçtiniz? Bu kriz bizde ne gibi değişimler yarattı?

Okur bizdeki 2001 krizi ile Almanya’da Naziler öncesi yaşanan enflasyon ve güvensizlik dönemi arasında ister istemez bir parallelik kuracaktır. İnsanların yoksullaştığı, şirketlerin iflas ettiği ve halk kitlelerinin ülkenin geleceğinden kaygı duyduğu dönemler bunlar. Hitler iktidara bu şartlarda geliyor, tekrar güçlü bir Almanya yaratma sözü veriyor, Weimar döneminde hazırlanmış iyi bir ekonomik programa sahip çıkarak uyguluyor, ekonomiyi düzeltiyor.
Romandaki kadın kahraman güçlü, ayakları yere basan biri. Ancak yalnız, hayatında aşk yok, olamıyor. Bu tip kadınlar bugün çok. Etrafında birbirinden güzel, yetenekli ama yalnız kadınlar var. Neden böyle? Erkekler güçlü kadınlardan korkuyor mu?

Hem öyle hem de genç erkeklerin sorumluluk taşımaktan kaçındıkları bir dönem bu. Kimse kimsenin hayat sorumluluğunu almıyor. Bu yüzden de sık sık “Tarihe karıştı eski sevdalar’’ dizesi tekrarlanıyor. Eskiden bir erkek için kadına ulaşmanın tek yolu evlilikti. Şimdi öyle mi?
“Serenad” katmanlı bir roman. Bir aşk hikayesini de, tarihsel olayları da, politik meseleleri de ele alan... Ama biz önce tarihsel boyutu üzerinde duralım. Roman, Nazi Almanya’sını ve onun Türkiye’ye dek uzanan boyutlarını anlatıyor. Nedir bu boyut? O dönem Türkiye’nin de dahil olduğu neler yaşandı? İkinci Dünya Savaşı hâlâ dünya edebiyatının ve sinemasının temel konularından birisi. Bunun en önemli nedeni de insan soyunun yıkıcılığı üstüne, yakın tarihte yaşanmış en önemli deney olması. Biliyorsunuz Sigmund Freud insanın içinde yıkıcı, yok edici bir yan olduğuna inanıyordu ve Avrupa savaşları bu iddiayı doğruladı. Romanda sözünü ettiğim, Carl Sagan’ın ‘Sürüngen atalarımızdan devraldığımız yok edicilik’ teorisi de böyle bir şey. Bu savaştan en başta Almanlar sorumluydu elbette. Ama işi sadece Almanlara yıkmak yerine, diğer hükümetlerin suça ortak oluşlarına da bakmak gerekiyor kanısındayım. Mesela romandaki trajediden Almanya, İngiltere, Romanya, Sovyetler Birliği ve Türkiye sorumlu. Serenad, kahramanlarının hayatları aracılığıyla Nazilerle Türkiye ilişkilerini de irdeleyen bir roman. Romanda pek bilinmeyen Einstein ve İnönü mektuplaşmaları da yer alıyor? Bu mektupların içeriği ve önemi nedir? Bunlar bugünün Türkiye’sine ve dünyasına ne anlatmakta? Adolf Hitler bir seçimle iktidara geliyor ve 1933 yılının Ocak ayında başbakan oluyor. Daha sonra parlamentodan yetkileri devralıyor ve ‘Devlet Memuriyetinin Yeniden Düzenlenmesi’ adlı ırkçı bir yasa çıkarıyor. Bu yasadan sonra Yahudi kökenli Alman bilim adamlarının üniversitelerde çalışmasına olanak kalmıyor. Ülkeyi terk edenler arasında bulunan Profesör Albert Einstein, Türk Hükümetine başvurarak, bazı Alman bilim adamlarının Türkiye’ye kabul edilmelerini istiyor. Ama Başbakan İnönü bir mektupla bu isteği geri çeviriyor. Ne mutlu ki Cumhurbaşkanı Atatürk devreye giriyor ve onun sayesinde büyük hocalar gelip Türkiye Üniversite reformunun temel taşlarını oluşturuyorlar. Bu, büyük bir şans. Nazi Almanyası’ndan kaçan pek çok akademisyen Türkiye’ye geldi. Onlar burada neler yaşadı? Gelen profesörler gerçekten çok önemli. Profesör Hirch, Neumark, Reuter, Bruno Taut... Saymakla bitmez. Mesela Erich Auerbach Batı edebiyatının en önemli eleştiri kitabı sayılan Mimesis’i İstanbul’da yazıyor. Romanda bir de Mavi Alay var. Sorsam, romanın sırrını açıklamış olur muyuz? Bu korkunç olayı isterseniz roman okurlarına bırakalım. Çünkü birkaç cümleyle anlatılamayacak kadar büyük bir trajedi. ROMANIN ANA MESELESİ KARAKTER YARATMAKTIR Romanın konusunu nasıl buldunuz? Sizin hemen her romanınızda söylediğiniz tarihsel ve siyasi bir tema vardır. Bu romanın konusu nasıl ortaya çıktı? Bir romanın ana meselesi karakterler yaratmaktır. Sonra bu karakterler bir zaman ve yaşam dilimine yerleştirilir. Bu romanda da önemli olan Maya, Maximilan, Nadia ve öteki kişiler. Roman, onların hayatlarındaki sırların öğrenilmesiyle kat kat derine gidiyor. Bu romanın ana kahramanı kadın. Türkçe edebiyatta, yazarlar erkekse kadınlar genelde konuşmaz. Sizce bir kadının hikayesini anlatmak istediniz? Tam da kadına yönelik şiddetin katlanılır olmaktan çıktığı, artan muhafazakarlaşma karşısında kadınların kazandığı haklarını kaybetme korkusu yaşandığı bir dönemde. Bu yüzden ister istemez aklıma takıldı; bu bilinçli olduğu kadar politik bir tercih miydi? Bu bilinçli bir seçim değildi ama Türkiye’de kadına uygulanan şiddetin vahşet boyutuna geldiği bir dönemde bir kadının ağzından roman yazmış olmama ve onun dünyaya bakışını aktardığıma memnunum. Kadını anlamayan ve anlatamayan bir romancı olamaz. Aynı şey kadın yazarlar için de geçerli. İnsanlığın yarısını anlamıyorsanız, insan psikolojisini ve ilişkilerini nasıl anlatabilirsiniz? Serenad’ın ana kişiliği Maya adlı 36 yaşında İstanbul’da yaşayan, çocuk sahibi, dul bir kadın. İstanbul Üniversitesi’nde çalışıyor ve zor bir hayat sürüyor. Soğuk bir Şubat günü, üniversitenin bir konuğunu karşılamak üzere havaalanına gidiyor ve hayatı altüst oluyor. Bütün bu olayları dıştan değil, içten bir teknikle anlatmak istedim ve bir kadının ağzından yazılmış olan Serenad ortaya çıktı. Türkiye’de okurun büyük bölümünün kadın olmasını nasıl yorumlarsınız? Pek şaşırtıcı değil. Durum dünyada da böyle. Geçen hafta Almanya’daki yayıncımla bu fenomeni konuşuyorduk. Kendi okurlarının da yüzde 70’inin kadın olduğunu söyledi. Demek ki kadınlar, hayatlarına bir anlam katmak ve derinleşmek konusunu erkeklerden daha çok önemsiyorlar. Ben zaten hep erkekleri kadınlara göre çok daha yalınkat bulmuşumdur. ESKİDEN ERKEĞİN KADINA ULAŞMA YOLU EVLİLİKTİ Roman Şubat krizinin patlak verdiği zaman başlıyor. Neden bu dönemi seçtiniz? Bu kriz bizde ne gibi değişimler yarattı? Okur bizdeki 2001 krizi ile Almanya’da Naziler öncesi yaşanan enflasyon ve güvensizlik dönemi arasında ister istemez bir parallelik kuracaktır. İnsanların yoksullaştığı, şirketlerin iflas ettiği ve halk kitlelerinin ülkenin geleceğinden kaygı duyduğu dönemler bunlar. Hitler iktidara bu şartlarda geliyor, tekrar güçlü bir Almanya yaratma sözü veriyor, Weimar döneminde hazırlanmış iyi bir ekonomik programa sahip çıkarak uyguluyor, ekonomiyi düzeltiyor. Romandaki kadın kahraman güçlü, ayakları yere basan biri. Ancak yalnız, hayatında aşk yok, olamıyor. Bu tip kadınlar bugün çok. Etrafında birbirinden güzel, yetenekli ama yalnız kadınlar var. Neden böyle? Erkekler güçlü kadınlardan korkuyor mu? Hem öyle hem de genç erkeklerin sorumluluk taşımaktan kaçındıkları bir dönem bu. Kimse kimsenin hayat sorumluluğunu almıyor. Bu yüzden de sık sık “Tarihe karıştı eski sevdalar’’ dizesi tekrarlanıyor. Eskiden bir erkek için kadına ulaşmanın tek yolu evlilikti. Şimdi öyle mi?

AŞKA TANIM GETİRMEK KİMSENİN HARCI DEĞİL

Türkiye’de ister seküler hayatta olsun, ister dindar çevrelerde... Her yere, en ücra köşeye kadar bir kadın korkusu sinmiş. Mesela Türk solu, işte Melek Ulagay ve Oya Baydar’ın kitabında anlattıkları... Hep bir bacı diyerek kadından kaçma eğilimi... Kadını ya sadece bir beyin ya sadece bir dişi ya da sadece bir anne olarak görme. Türkiye erkekleri kadını ne zaman bir bütün olarak görecek?

Herhalde çok uzun yıllar alacak çünkü bu alanda bir ilerleme değil, gerileme olduğunu görüyorum. Türkiye yalnız bir cahilleşme ve lumpenleşme dönemi yaşamıyor aynı zamanda bu yaşamı yüceltiyor. Cehaletin ve lümpenliğin zaferini ilan ettiği, uygarlıktan öç aldığı yıllardan geçiyoruz. Uygarlığın birinci koşulu ise kadın erkek eşitliği. Kadın düşmanlığı, uygarlık düşmanlığı anlamına geliyor.
Son dönemde Türkiye basınında kadına yönelik hakaret içeren yazılar yayımlandı. İnsanın tüylerini diken diken eden. Bunları neye bağlıyorsunuz. Uzun yıllardır yazı yazıyorsunuz, gazeteciniz, benzer bir eğilime daha önce rastlamış mıydınız?

Türkiye’de homongoloslar her zaman olmuştur ama şimdi kadın nefreti daha da artmış görünüyor. Belki de bunun sebebini gittikçe artan nefret söyleminde aramak gerekir. Gazete köşelerinde her gün insanlığa karşı suçlar işleniyor ama ne yazık ki pek aldıran yok.
Roman aynı zamanda bir aşk romanı. Aşkı nasıl tarif edersiniz, edebilir misiniz?

Çok zor. Aşka tanım getirmek kimsenin harcı değil. Ama belki en genel anlamıyla, bir başkasının varlığı içinde eriyip gitmek diyebiliriz.
Romanı tekrar düşünüyorum da; Türkiye çok fazla ve hızlı değişim yaşadı... Ekonomik krizler, darbeler... Her biri de kendine güvensiz bireyler yetiştirdi. Acaba tüm bunların en son ve en acı noktası mı kadın erkek ilişkilerindeki güvensizlik. Birlikte olunamama durumu?

Kadın erkek ilişkilerini toplumdaki diğer ilişkilerden ayırmamak gerekir. Bir toplum hastalandığı zaman bunun etkileri ailelerde, tek tek insanlarda ve ilişkilerde görülür. Ben yıllardan beri bu ülkenin fırtınaya yakalanmış bir gemi gibi sürüklenmekte olduğunu düşünüyorum. Hem de pusulasız bir gemi gibi. Pusula, değerlerdir. Bu değer ölçüleri yitirildiği zaman er ya da geç kayalara toslarsınız.
Romanın yurt dışı hakları ile ilgili bir talep var mı şimdiden?

Elbette yurt dışındaki yayıncılarım ilgileneceklerdir. 30 ülkede yayıncım var. Henüz Serenad için bir anlaşma yapmadık, çünkü bugün çıkıyor ama Amanya’daki yayınevim kitabı okumadan, konusundan satın aldı. Dolayısıyla Serenad daha yayınlanmadan yurt dışına satılan tek kitabım oldu.
Bono ile konseriniz çok konuşuldu. Neydi bu konserin hikayesi ve sonrasında Bono sizi aradı mı?

İlginç bir deneyimdi bu. Konser günü Bodrum’daydım. Öğleden sonra 3’te U2’nun menajerleri aradı ve grubun benimle görüşmek istediğini söylediler. Teşekkür ettim, Bodrum’da bulunduğum için bunun mümkün olamayacağını söyledim. Sonra iki telefon daha geldi. O akşam sahneye birlikte çıkmamız için ısrar ettiler. 5.5 uçağıyla İstanbul’a geldim. Doğru stadyuma gittik. Ferhat da geldi. Bono ve U2 ile prova yaptık. Sonrasını biliyorsunuz.
Son olarak romanın adı neden Serenad. Romanı notalara göre tasarlama fikri nasıl oluştu?

Serenad adından biraz korktum doğrusu. Romanı hafifletmesinden çekindim ama romanda Schubert’in yazdığı gibi serenad formunda bir müzik eserinin önemli bir yeri var. Bu yüzden adı Serenad oldu. Bölüm başlıklarında porte kullanmak fikri de buradan çıktı.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163