VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
23 Nisan 2010 Cuma | Anasayfa > Haberler > Cennet ya da cehennem, ne fark eder!
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Cennet ya da cehennem, ne fark eder!

Beat Kuşağı serseri bir mayın gibi yoluna devam ediyor!

Hakan Günday

Genç erkek heteroseksüelliğinin bilincinde olmakla beraber, her türlü cinsel deneyimin peşinde koşabiliyor, orta yaştakiyse aşık olduğu adamla bir mağaraya kapanıp ölene kadar konuşmanın ve sevişmenin hayalini kuruyordu. Ancak kurulan hayaller, genç erkeğin büyümesiyle birer birer kırılıyor ve aşk, karşılıksız bir bağımlılıktan ibaret kalıyordu.

1873 yılının 3 Temmuz akşamı, Londra’daki bir otel odasının nemli duvarları iki el silah sesiyle sarsıldı. Penceresiz odanın tek manzarası, kedi büyüklüğünde bir sıçan ve hayal büyüklüğünde iki insandı. Silahın tetiğini çekerken gözünü kırpmamış olan Paul Verlaine, tek bacağı eksik bir sandalyenin arkasına saklanmaya çalışırken sol bileğinden vurulan Arthur Rimbaud’ydu. 29 yaşındaki Verlaine, 18 yaşına yeni basmış Rimbaud’nun kendisini sonsuza dek terk edeceğinden korkmuş ve son parasıyla satın aldığı külüstür bir tabancayla ateş etmişti. Namludan çıkan mermi, Rimbaud’nun etini delip geçmiş ve duvarlarda birkaç kez sektikten sonra açık kapıdan çıkıp gitmişti.

“Phillip’in (Lucien Carr) babasının duvardaki fotoğrafının altında ARANIYOR yazısı vardı.” (sayfa 33)

71 yıl boyunca dünyayı dolaşan mermi, kat ettiği her kilometrede bir bıçağa dönüştü ve saplanacak yer aradı. 14 Ağustos 1944 tarihinde New York’a varmış olan bıçak, 33 yaşındaki David Eames Kammerer’in karnını gördüğü anda, parçalamak istedi. Tek ihtiyacı olan, kendisini savuracak bir eldi. Rimbaud’nun eline benzeyen bir el. Bıçağın seçtiği suç aleti, 19 yaşındaki Lucien Carr’dı. Sol bileğinden yaralanan Rimbaud’dan sadece bir yaş büyüktü.

Böylece, dünyanın bütün Rimbaud’ları, dünyanın bütün Verlaine’lerinden intikamlarını almış oldu... Peki, bütün bunlar nasıl başladı?
“Phillip’le ben sırayla Arthur Rimbaud ve Paul Verlaine isimlerini kullanarak imza attık.” (sayfa 49)

Bilginin, sadece olgun erkekten genç erkeğe aktarılabileceğine inanılan kadim çağlarda hayat bulmuş bir ilişki biçimi, binlerce yıl sonra Kammerer’le Carr’ın hayatını altüst etti. fiiir, hayal ve yaratıcılıkla örülmüş duvarların arasında doğup serpilmiş olan bu eşcinsellik modeli, Verlaine’i, Kammerer’i ve daha binlerce isimsiz hayalperesti ölümüne etkiledi.

“‘Sarhoş olunca her şeyi yaparım’ dedim.” (sayfa 52)

Söz konusu ilişkinin, antik masallarda anlatılan benzerlerine denk düşebilmesi için belirgin özelliklere sahip iki erkeğin varlığı gerekiyordu. Birincisi, entelektüel birikimini entelektüel hazinelerden satır satır toplamış, yaratıcılığının sonuna geldiğinin bilincinde ve edindiği bilginin gençliğiyle arasına set çektiği bir orta yaş erkeği. İkincisi, hiçbir şeye ve hiç kimseye saygı duymayan, gaddar ancak son derece yetenekli olan genç bir erkek.

“Seninle bir şeyler yapmak istiyorum. fiiir yazmak, denize açılmak...” (sayfa 113)

Bu iki erkeğin ilk karşılaşması, orta yaştakinin umutsuzca âşık olmasıyla sonuçlanıyor, sonraki karşılaşmalarıysa bir kovalamacaya dönüşüyordu. Genç erkek heteroseksüelliğinin bilincinde olmakla beraber, her türlü cinsel deneyimin peşinde koşabiliyor; orta yaştakiyse âşık olduğu adamla bir mağaraya kapanıp ölene kadar konuşmanın ve sevişmenin hayalini kuruyordu. Ancak kurulan hayaller, genç erkeğin büyümesiyle birer birer kırılıyor ve aşk, karşılıksız bir bağımlılıktan ibaret kalıyordu. Verlaine’in Rimbaud’ya ve Kammerer’in Carr’a olan tutkuları, karşılarında diz çöktükleri genç erkeklerin umursamazlıklarıyla kamçılanıyor ve şiddet, sahneye çıkmak için sırasını bekliyordu. Birinde kovalayan, diğerinde kovalanan saldırıyordu. Çünkü Antik Yunan’dan beri var olan bu aşklar hızlı yaşayıp genç ölüyor ve “büyüyünce gitmek isteyenler”, zaten büyümüş olanlardan kısa zaman içinde nefret ediyordu.

Kammerer’i ve Carr’ı yakından tanıyan William Burroughs’la Jack Keruoac, söz konusu cinayet işlendiğinde neyle karşı karşıya olduklarını derhal anladılar. Sadece kitaplardan bildikleri ve hayallerinden hayran oldukları Rimbaud’yla Verlaine’in hikâyesine New York’ta tanıklık etmişlerdi. Tarihin, unutulmasın diye tekrarladığı olaylarından birinin parçası olmuş, cinayet hakkında bilgi sahibi olmalarına rağmen polise gitmedikleri için gözaltına alınmışlardı. Anlatmalıydılar. Carr’ı ve Kammerer’i anlatan bir roman yazmalıydılar. Ve yazdılar. Sırayla...
O sırada açık olan radyoda, spiker, bir sirkte çıkan yangından bahsederken “Ve hipopotamlar tanklarında haşlandılar” dedi. William Burroughs duydu ve anladı. Nasıl bir hipopotam, kapalı kaldığı tanktan alevlerden kurtulmak için kaçamazsa Kammerer’in de Verlaine’in de ölümcül tutkularından vazgeçemeyeceklerini anladı. ‹çinde, âşık oldukları genç ve yetenekli erkeklerle yüzdükleri serin havuzun zaman içinde ısındığını sadece onlar fark edememişti. Haşlanmaktan başka gelecekleri yoktu. William Burroughs romanın adını koydu.

1945 yılında yazılan “Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar”, birçok yayınevi tarafından reddedildi ve hatıralara gömüldü. Ancak ne zaman ki Lucien Carr, Jack Kerouac ve William Burroughs öldü, roman 2008 yılında dirildi.

Beat neslinin 1945 yılında dondurulmuş ilk eseri, 63 yıl sonra çözüldü ve Verlaine’in tabancasından çıkan mermi yoluna devam etti. Nereye gittiğini soranlara, yanıt verense Baudelaire’di:
“...cennete veya cehenneme, ne fark eder?”

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163