VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
16 Aralık 2011 Cuma | Anasayfa > Haberler > Çocukluğun Altın Çağ direnci
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Çocukluğun Altın Çağ direnci

Maria Matute""nin ""Issız Cennet"" romanının kahramanı küçük Adriana""yı ister istemez kendi dünyasının hemen dışındaki iç savaşa katılmayı reddeden bir barışçı olarak kabul ettim ben daha başında.

Ahmet Tulgar

Artık hangi ideolojik etkinin sonucusuysa bu, bir şekilde öncelikle ve acilen barış yapılıp sona erdirilmesi gereken savaşlar olarak görünür bize iç savaşlar. Diğer savaşlardan daha acil, diğer savaşlardan daha öncelikli. Sanki diğer savaşlar anlaşılması, anlaşılıp bir raddeye kadar kabullenilmesi gereken, mümkün olaylarmış gibi, çıkmaları kaçınılamaz durumlarmış gibi, tarih kitaplarında özellikle iç savaşlarla ilgili pasajları okurken, bunların yaşanmış olmasına daha bir hayıflanır, daha bir yazıklanırız. Ulus-devlet ideolojisinden çok, mesafe ile, daha doğrusu savaşan tarafların yerlemsel ve kültürel yakınlıkları ile ilgili olmalı iç savaşlar konusundaki bu hassasiyetimiz. Bir başka yazıda "iç savaş bakışı" diye adlandırdığım bir bakıştan söz etmiştim; iç savaş bölgelerindeki, ülkelerindeki insanların çehresine yerleşen. Utancın bariz olarak görüldüğü bakışlardır onlarınki. Bir yandan da af dileyen. Uzaktan yakından, belki de hiç bir dahli olmasa da, iç savaş ülkelerinde insanın ruhuna bir suçluluk duygusu, bakışlarına bir utanç ve yakarı içselleşir. Dünyanın geri kalanı karşısında bir suçluluk durumu.
İç savaşın dehşetine, bir de yalnızlık, yalnızlaşma duygusunun eşlik ediyor olması, iç savaşın bir taraftan da bir yalnızlık imgesi de olması yani; sıklıkla ve çoğunca bu savaşların ardından bir parçalanmanın ve belki de asırlarca bir arada yaşamış toplulukların ayrılığının gelmesinden kaynaklanıyor olmamalı sadece. Doğrudan bireyle ilintili bir şey de olmalı bu yalnızlık duygusu bu aynı zamanda. Öyle çok insan tarafsız kalmak, dışında, dışarıda ister ki, karşı komşu kapıları kırılmaya, pazar yerlerinde selam sabah kesilip boğazlamalar başladığında. Ama heyhat, iç ve dış etkenlerin ivme kazandırmasıyla handiyse bir toplum psikozu görünümü edinerek; boşalır, boşalmıştır savaşın zembereği bir kere. Tarafsızlıktır istediğin, kendine yakıştırdığın; ama bu parçalanmış, bölünmüş coğrafyada nerede bulacaksın böyle bir yer? Tarafsız kalacağın, kalabileceğin.
Kendi içinde, kendi düşsel dünyanda, imgeleminde? Herhalde. Hele ki yalnız, hele ki güçsüzsen, hele ki korkuyorsan. Kapanacaksın. İçine. Ve oradan tekrar zihnine açılacaksın.
Bu uzunca girizgâh bana göre pek gereklidir, eğer çocukluğuna bir iç savaşın, hayatının büyük bir kısmına da bu iç savaşın şahsında simgelendiği General Franco"nun mührünü vurduğu bir yazar, Ana Maria Matute ve tam da onun "Issız Cennet" romanı üzerine söz alacaksam.
2010 yılında Cervantes ödülünü alan Katalan yazar Ana Maria Matute, hâlâ tüm dünyanın vicdanına dokunan İspanya İç Savaşı başladığında 10 yaşındaydı. General Franco, 1975"de ölüp de iktidardan düştüğünde ise 39 yaşında. Yani yazar olarak İspanya tarihinde posguerra denen süreçte olgunlaşmış. İç savaş ve sonrasındaki diktatörlük süreci temalarını belirlemiş olmalı. Şiddet, yabancılaşma, sefalet ve masumiyet kaybı ki, bu temaların hepsi de iç savaşların ve diktatörlüklerinin sembolik ve reel sonuçlarıdır. Masumiyetin yitirilişinin yanına çocukluğun yitirilişi ya da çocukluğun cennetinden kovulmayı da koyabiliriz elbette.
Ana Maria Matute"nin "Issız Cennet" romanının kahramanı küçük Adriana"yı ister istemez kendi dünyasının hemen dışındaki çılgınlığa, iç savaşa katılmayı reddeden bir barışçı olarak kabul ettim ben daha başında.
Dışarıdan bakıldığında en hafif tabiri ile içine kapanık, konuşmaya yanaşmayan bu küçük kız, kendi zihninde, yanı başındaki dünyaya alternatif, paralel ama ondan fersah fersah uzak bir dünya kurmuştur.
KAPANARAK AÇILMAK
Annesi ve babası tarafından sevilmeyen, belki de istenmeyen Adriana, çevresi ile sosyal ilişkiler kuramazken, çevresindeki insan ve eşyalardan kendi düşsel dünyasını inşa etmekte ve böylece maruz kaldığı sevgisizlik ve duygusal şiddete sırtını dönebilmektedir. Ta ki kendisi gibi içine kapanık, daha doğrusu içine yine iradi olarak kapanmış bir Rus çocukta, Gavrila"da önce arkadaşlığı sonra da aşkı bulana kadar. Ama işte tam da bu onu gerçekliğe geri gönderecektir. Ki her aşk biraz böyledir. Gerçeklikten kopardığı kadar gerçekliğe savurur da. Ve o gerçeklikte hastalıktan içsavaşa, Adriana ve Gavrila"nın dünyasını yıkacak her şey mevcuttur.
Çocukluk hepimiz için büyük olanaklara sahip bir alandır. Çocukken fantezinin imkânlarını sonuna kadar kullanmak mümkünken, yetişkinlikte yeniden ve yeniden rötuşlar yaptığımız çocukluğumuzun anılarında şimdi yaşadığımızdan daha iyisinin mümkün olduğunu bize hatırlatacak bir Altın Çağ ediniriz.
Ana Maria Matute"nin kendisi de, kahramanları Adriana ve Gavrila da bu olanakları ustalıkla kullanıyor "Issız Cennet"te.
Çocukluğun sunduğu psikolojik, alegorik ve estetik anlatım olanaklarının yanı sıra Ana Maria Matute"yi bu alana başka etkenler de çekiyor, yöneltiyor olmalı. Mutante 4 yaşındayken ölümcül bir hastalık atlatıyor. Nekahat sürecini geçirdiği büyükanne ve ve büyükbabasının köyünde tanıştığı insanların kendisinde ne derin izler bıraktığını sık sık ifade eder. Diğer taraftan 1952 yılında yine bir yazar ile yaptığı evlilik 1965 yılında boşanmayla sona erdiğinde dönemin İspanya yasalarına göre oğlunu görmesi yasaklanır. Bu iki ağır olayın Matute"nin tematiğine etkisi ne ölçüde olmuştur acaba?
Evet, "Issız Cennet" bir anlatım ustasının kaleminden çıkmış, derin ve iyi bir roman. Bütün iyi romanlar gibi içinizde iyilik ve şefkat uyandıracak. Adriana"ya, Gavrila"ya, çocuklara, insanlara doğru.


Tadımlık

"Gerçekte o hastalığın ne olduğunu tam olarak öğrenemedim, ama Isabel"in dediği gibi basit bir grip olmadığı gayet açıktı. Öte yandan, bana bölük pörçük ulaşan haberler birbiriyle çelişiyordu. Annemle doktor arasında, neredeyse fısıltı şeklinde geçen kısık sesli konuşmaları ve ateşim çok yükseldiği bir gün, söylediklerimin hiç bilincinde olmadan, neredeyse bağırarak hiç durmadan konuştuğumu hâlâ hatırlıyorum. Ve özellikle de o şaşırtıcı olayı, Cristina"nın beni görmeye gelip yanıma oturmasını ve elimi tutmasını hiç unutmuyorum. Gözlerimi açtım, ona baktım ve o da bana baktı. Ama ne ben bir şey söyleyebildim -zaten ne söyleyeceğimi bilmiyordum- ne de onun bana söyleyecek bir şeyi vardı ya da ne söyleyeceğini biliyordu. Bana gülümsedi ve artık kalkmış giderken geri dönüp söyle dedi:
"Adri, büyüdüğünde çok iyi arkadaş olacağız... Bunu göreceksin..."
İkizler de ziyaretime geldiler. O gün daha canlıydım ve üstelik onları görmek için yatağa oturdum. İkisi sessizce bana bakıyorlardı. Jeronimo benim meşhur perçemimi okşadı ve Fabian bana gülümsedi. Bir süre hiç konuşmadan böyle kaldık, sonra ben şöyle dedim:
"Adı İki Şehrin Hikayesi olan kitap gibi bir film seyrettim..."
İkisi de şaşırdı."

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163