VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Ocak 2016 Salı | Anasayfa > Haberler > Çok az insan yaşar %99.9’u yavaş yavaş intihar eder
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Çok az insan yaşar %99.9’u yavaş yavaş intihar eder

Yeni çağ bilgelerinden Osho şöyle diyor “Tehlikeli Yaşamak” kitabında “İnsan bir şey yapmak ister, bir yere gitmek ister; eğer izin verilmezse, eğer bir gül olamazsa, o zaman bir yabani ot olmak ister. Bir Buda haline gelemezse, bir suçlu haline gelecektir.”

AYLA AKBUAR




Yaşamını “üzüntülü bir hikayeden, bir kutlamaya” dönüştürmek istemeyen biri var mıdır? Üzüntüsünden haz alan biri değilse sanmıyorum.

Kimle konuşsam dertli. Sokaktaki insanların suratı asık, kaşlar çatılmış. Ömer Madra, geri dönüşümsüz noktayı geçersek dünyanın ömrünün 2030’lara kadar olacağını iddia ediyor. Sularımız kirli, havamız kirli, besinler GDO’lu. İlişkiler kendini korumak üzerine inşa ediliyor. Tahammüller azalmış durumda. Öyle ki, küçücük bir mesele şiddet eylemine dönüşebiliyor. Üstelik globalleşme bu hali tüm dünyaya kolayca dağıtıyor sağolsun… Peki, nasıl olacak? Nasıl daha iyi hissedeceğiz, nasıl içinde yaşadığımız bu dünyayı daha iyi kılacağız?
Ganj Yayınları‘ndan çıkan Osho’nun “Tehlikeli Yaşamak” kitabına başladığım ve bitirdiğim anlardaki ruh halim birbirinden o kadar farklıydı ki. Okurken, ruhumun damla damla yıkandığını ve arındığımı hissettim. Okuduklarımın hiçbiri yeni bilgiler değildi elbet, ancak bunca yılda okuduğum tüm spiritüel kitapların yalın bir ifadeyle ve elbette kendi yenilikçi yorumuyla aktarılmasıydı. Spiritüel okumalar iyidir, insanı arındırır. Ancak, okumak yetmez. Mutlaka uygulamaya geçmek lazım. Osho yeni çağın bilgelerinden biri ve aktardıklarını sadece “öneriler” olarak niteleyip bu sadece bir ricadır diyerek zarafetini de gösteriyor.

Peki, ne diyor? En başta, kültürle darmadağın olmuş bizlerin öncelikle yüklerinden kurtulması gerektiğini söylüyor. İnsanın yaratıcı doğasından kaynaklanan patolojik yapısının ötesine geçmesi ancak insan’ı aşmasıyla mümkün Osho’ya göre. İnsanlığın ötesine geçemezse patolojik hale gelecek diyor. “İnsan bir şey yapmak ister, bir yere gitmek ister, olmak ister; eğer izin verilmezse, eğer bir gül olamazsa , o zaman bir yabani ot olmak ister.Bir Buda haline gelemezse, bir suçlu haline gelecektir. Şiir yaratamazsa, kabuslar yaratacaktır. Çiçek açamazsa, hiç kimsenin çiçek açmasına izin vermeyecektir” Tanıdık geliyor mu? Binlerce yıldır kullanılan klasik meditasyonun yanısıra “dinamik meditasyon”u öneriyor. Üstümüzdeki yüklerin “katarsis” ile atılması ve içimizdeki çöplerin boşaltılması bu durumda ilk adım. Sonrasında yüklerinden kurtulmuş ( en azından hafiflemiş) olanlara ricalarla devam ediyor kitap. Duygularımızı nasıl yaşayacağımızı ne yazık ki bilmiyoruz. Hatta çoğumuz hangi duyguyu yaşadığının bile farkında değil. Duygunun farkında olmak bir anlık da olsa kendine bakabilme cesareti gerektiriyor. Cesaretle bak diyor kendine. Ve lütfen gördüğünü al kabul et. Bu duygu bana yakışmadı deme. Aslında psikolojinin özünü söylüyor; zıtlıklarıyla insanın bir bütün olduğunu. Kitabı benzerlerinden ayıran en önemli özelliği, “dinin psikolojik özgürlükle başladığını” iddia etmesi. Her an yapacağı bir yanlış yüzünden cezalandırılmayı bekleyen zavallı bir kul rolündeyken, şüpheyi keşfetmesi ve hatta şüphelenmesi bir zorunluk olan; özgür, bütün ve değerli “biri olmak”a evrilmekten bahsediyor. Dikkatinizi çekerim; “birisi haline gelmek” değil, “birisi olmak”. Taklit etmeden kendin olmak. Gökyüzüne bakarak dua etmek yerine sev diyor. “Benim dua kelimem sevgidir. Dua kelimesini unut, onu sevgi ile değiştir. Sevgi görünmez bir Tanrı için değildir. Sevgi görünür olan içindir - insanlar, hayvanlar,ağaçlar, okyanuslar, dağlar. Sevgi kanatlarını olabildiğine büyük ve uzağa aç“
Şimdi sevgili okur, son paragrafta bahsedildiği gibi sevgiyi gerçekten yaşasak? Denizi, toprağı, doğayı gerçekten sevsek plastik şişeleri-medeniyet artıklarını atar mıyız? Başımızı sokacak bir yuva uğruna hektarlarca alandaki ağaçları yok eder miyiz? Hayvanları, insanları sevsek silah üretip, savaşır mıyız? Dinlerin gerçekte, söylemek istediklerini klişe kalıplara sokup özüne tamamen aykırı yaşar mıyız?

KEYİF ALMAK İÇİN YAŞA

Geçmişle ve gelecekle kendimizi hipnotize ederken, özümüze potansiyelimize yabancılaşıyoruz. Birbirinin aynı hayatları yaşamak için hapishaneler yaratıyor sonra da şikayet ediyoruz. Hedeflerimize o denli odaklanmışız ki ne bedenimizi farkediyoruz, ne zihnimizin içinde olanları ne de ruhumuzdakileri. Robot beden ve zihin, ruhun varlığını da unutuyor bir süre sonra. Kendiyle bağını koparan birinin bütünle ahenk içinde olması mümkün mü? Yaşamı kutsal kılacağımıza, maddeyi, düşüncelerimizde yarattığımız idealleri, fikirleri, ritüelleri, mekanları, insanları, gücü, kısaca ödül sandıklarımızı kutsal kılıyoruz. O arada, yaşam avuçlarımızın içinden kayıp gidiyor.

Yaşamı oluşturan küçük şeylerdeki kutsallığı nedense hep küçümsüyoruz. Yaşamı Tanrı kıldığımızda, saygı duymamak olası mıdır? Yaşamın, varoluşun kendini kutsal saydığımızda geriye sadece “olmak” kalıyor. Kurallar söyledi diye değil, ödül almak için değil, onaylanmak ve yüceltilmek için değil, sadece keyif almak için emek vererek herhangi yaratıcı bir şey ürettiğimizde, egomuz için değil ruhumuz için seçimler yaptığımızda, toplumun içindeki bir sayı olmaktansa “bir” olmaya niyet ettiğimizde, edimlerimizde ve ortamlarımızdaki sorumluluğumuzu idrak ettiğimizde, aynı filmin tekrarını değil “hakikati” yaşamaya başlayabiliriz. Güruhun sevmediği bir birey olmayı göze alarak üstelik… Çünkü mesele, artık çirkinliklerin güzelliğe ya da ıstırabın mutluluğa dönmesi değil, bilinçsizliğin bilince dönmesidir. Ve bu yolda, potansiyelimizi tamamlama ya yardım eden her şey iyidir. “Tehlikeli yaşamak şu demektir. Kendinle yaşam arasına aptal kurallar koyma - rahatlık, elverişlilik, saygınlık. Bunların hepsini bırak ve yaşamın senin başına gelmesine izin ver ve otobanda olup olmadığına, nerede son bulacağına aldırmadan onunla git. Sadece çok az insan yaşar. Yüzde doksan dokuz nokta dokuz yavaşça intihar eder”

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam