VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Şubat 2015 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Çökmekte olan imparatorluğun sadaret günlüğü
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Çökmekte olan imparatorluğun sadaret günlüğü

Mahmud Şevket Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun günlük tutmuş ve hayatı bir suikast ile noktalanmış tek sadrazamı. Paşa’nın 1913’te 4 ay 19 gün süren sadareti sırasında tuttuğu günlük, çökmek üzere olan imparatorluğun dertlerini, aczini ve çaresizliğini mükemmel şekilde aksettiren bir ayna niteliğinde.

AHMET KUYAŞ



Her eve bir Osmanlıca-Türkçe sözlük lâzım. Ama Osmanlıca okumayı öğrendikten sonra ne okuduğunu anlamak için değil. Tabii bunun için de kullanılabilir sözlük; ama benim niyetim Osmanlı Sadrazamı Mahmut Şevket Paşa’nın günlüğünü mümkün olduğu kadar geniş bir okur kitlesine okutmak. Ancak, dediğim gibi, sözlük gerekiyor. Zira kitap, son yıllarda örneklerine çok rastladığımız o korkunç sadeleştirmelerin yeni bir örneği değil; yani uzmanlar için, özgün dilinde hazırlanmış. Bir sözlük edinmek ve o sözlüğü de sabırla kullanmak gerekecek tabii. Ama bunu yapanlar sonunda kârlı çıkacaklar; hem de birçok açıdan.

Ellerine alacakları kitap bir günlük; bir Osmanlı sadrazamı tarafından kaleme alınmış tek günlük, bildiğimiz kadarıyla. Üstelik öyle telgraf biçim ve biçeminde de yazılmamış. Her şey ayrıntılı bir şekilde anlatılmış. Dolayısıyla tarih bir film şeridi gibi günbegün gözünüzün önünden geçip gidiyor.

Askerî tarih, diplomasi tarihi, ekonomi ve finans tarihi, kumpasları ve dedikodularıyla birlikte siyasî tarih, hepsi canlı bir biçimde okurun karşısına geliyor. Keşke, diyor insan, Mahmut Şevket Paşa daha uzun süre yaşasaydı da yazmayı sürdürseydi.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 23 Ocak 1913’te gerçekleştirdiği ve “Bâb-ı Âlî Baskını” diye bilinen darbeyle sadrazam olan Mahmut Şevket Paşa, suikast sonucunda öldürüldüğü 11 Haziran 1913 tarihine kadar bu görevde kalmıştı. Osmanlı tarihinin en acılı bir döneminde, artık Balkan Savaşı’ndaki yenilginin kesinleştiği ve ancak neyin kurtarılacağının hesabının yapılabildiği bir dönemde sadrazam olan Mahmut Şevket Paşa’yı, eğitimli genel okur kitlesi 31 Mart Hadisesi sonrasında Hareket Ordusu komutanı olarak tanır. Belki bu yüzden de kendisini Meşrutiyet’e bağlı, İttihat ve Terakki sempatileri olan bir subay olarak bilir. Zaten sadrazamlığını da İttihatçılara borçlu değil miydi? Paşa, Meşrutiyet’e bağlı olmasına bağlıydı, ama İttihatçılara karşı hiç sempati beslemediği bunlar hakkında yazdıklarından belli oluyor.

Gerçi uzmanlar durumun böyle olduğunu uzun zamandan beri biliyorlardı. Ama Paşa’nın güncesi, entelektüel ortamı hâlâ karıştıran gericilerin neden olduğu tereddütlere kesin bir son verecek nitelikte. Mahmut Şevket Paşa’nın haklarında en çok şikâyet ettiği dört tür adam var. Birinci grupta, Sait ve Kâmil Paşalar gibi eski dünyanın insanları bulunuyor. İkinci grupta da dolap çevirmekten hiç bıkmayan Şehzade Vahdettin Efendi ve Damat Salih Paşa gibi şehzadenin çevresinde dönenenler var. Üçüncü grup ise, o günlerde kabinesinde olsun (Şükrü Bey, Hacı Adil Bey) ya da olmasın (Talat Bey, Cavit Bey), İttihat ve Terakki önderlerinden oluşuyor. Muhalefetteki “Prens” Sabahattin Bey, Miralay Sadık Bey, Lütfi Fikri Bey gibi, Paşa’nın kimini hırsları, kimini de entrikacılıkları dolayısıyla eleştirdiği adamlar da dördüncü gruptalar. Kısacası, siyaset sahnesinde olup da Mahmut Şevket Paşa’nın beğendiği insan yok gibi.

GÖRÜŞ AYRILIKLARI

Bu kişilerin hemen hepsinin türlü çeşitli şikâyetleri, itirazları, entrikalarıyla sık sık uğraşmak zorunda kalan Mahmut Şevket Paşa’nın başındaki en büyük dert ise, Balkan Savaşı’nı daha fazla kayıp vermeden sonlandırabilmek. Ancak, kendi kabinesinde bile ciddî görüş ayrılıkları var. Kendisi bir an önce barış yapıp, Edirne, İşkodra ve Yanya’da kuşatılmış askerleri ve savaş malzemesini kurtarmak istiyor. İttihatçı bakanlar ise savaşa devam etmek arzusundalar. Çatalca’daki savunma hattından bir karşı hücum yapılabileceğini sanıyorlar. Mahmut Şevket Paşa bunun mümkün olmadığını anlatıyor. Bulgar ordusunun daha iyi manevra yaptığı, dolayısıyla da yerinden sökülse bile mağlup edilemeyeceği kanısında. Bu noktada ilginç bir de gözlem yapıyor. Osmanlı subaylarının küçük ölçekli birliklerle çok başarılı olabilmelerine karşın, aralarında birkaç yüz bin kişilik bir orduyu yönetebilecek çapta bir subayın olmadığını söylüyor. Kısacası, o günlerde “Başkumandan Vekili” sıfatıyla ordunun başında bulunan Ahmet İzzet Paşa’ya da güveni yok.

Başarısızlıkla sonuçlanan bir ileri harekât macerası da Paşa’ya hak verir nitelikte. Enver Paşa’yla Mustafa Kemal Paşa arasındaki rekabetin başlangıç noktası da diyebileceğimiz bu olayda, Fethi (Okyar) ve Mustafa Kemal Beylerle Enver Bey karşı karşıya gelmişlerdi. İlk ikisinin kurmay heyetinde oldukları Gelibolu’daki Mürettep Kolordu kuzeye doğru yürürken, Enver Bey’in kurmay başkanı olduğu ve İstanbul’dan deniz yoluyla gelecek olan X. Kolordu da Şarköy’e çıkarma yapacaktı. Sonuç hezimet oldu, çünkü X. Kolordu vaktinde gelememiş, Mürettep Kolordu da sabırsızlık edip kendi başına saldırıya geçmişti. İki kolordu mensuplarının birbirlerini suçlamasıyla başlayan kriz ancak Mahmut Şevket Paşa’nın bizzat Gelibolu’ya giderek arabuluculuk yapmasıyla sona eriyor.

Günlüğünde iki tarafı da kabahatli bulduğunu söyleyen Mahmut Şevket Paşa, Enver Bey’i Çatalca Cephesine, Mustafa Kemal Bey’iGelibolu’ya, Fethi Bey’i de İstanbul’a tayin ediyor. İlginç olan şu ki, Mahmut Şevket Paşa günlüğünde bu kararı sayesinde ikinci bir Miralay Sadık olayına engel olduğunu, yani muhalefetin, 1912’deki Halâskâr Zâbitân muhtırası tarzında yeni bir girişime kalkışmasının önünü aldığını söylüyor.

BİTMEYEN PAZARLIKLAR

Tabii bütün bu gelişmeler sırasında hummalı bir diplomasi faaliyeti var. Edirne’nin Mart ayında düşmesinden önce de sonra da, Mahmut Şevket Paşa her gün en az bir büyükelçiyle görüşüyor. Bulgaristan’la oluşacak yeni sınırın çizimi konusunda bitmek tükenmek bilmeyen pazarlıklar yapılıyor. Bu süreçte Osmanlı Devleti’nin başı en çok Rusya’yla dertte. Fransa’nın da, tarafsız gözükmeye çalışmakla birlikte, Rusların yanında yer aldığını öğreniyoruz. Almanlar ve Avusturyalılar ise Osmanlılara ellerinden geldiğince destek olmaya çalışıyorlar. Hatta Almanlar, tarafsızlık ilkesi nedeniyle başlangıçta çekingen davransalar da, Rusya’nın Bulgarlara silah yardımı yaptığının hatırlatılması üzerine, Osmanlı Devleti’ne silah satmayı kabul ediyorlar. Bu gelişmede, geleceğe dönük beklentilerinin önemli bir rol oynadığı açıkça görülüyor.

Zira o günlerde meşgul olunacak bir yığın girift konu bulunmasına karşın, Mahmut Şevket Paşa’ya Osmanlı Devleti’nin gelecekte Üçlü İttifak’ta mı yoksa Üçlü İtilâf’ta mı yer alacağını sormadan edemiyorlar. Bu vesileyle, Osmanlı devlet adamları arasında Avrupa’da genel bir savaş çıkma olasılığından da söz edildiğini hatırlatalım.
Balkan Savaşı’na ilişkin ilginç bir mesele de, Edirne’nin düşmesinden kısa bir süre sonra kapalı kapılar arkasında gündeme gelen Bulgaristan’ın barış yapma isteği. Böyle bir arzu dile getiren Bulgarlar, bunu doğrudan doğruya kendileri yapmadıkları gibi, isteğin resmen Osmanlılardan gelmesi gerektiğini de özellikle vurguluyorlar. Bu satırların yazarı, bir diplomasi tarihi uzmanı değil. Osmanlıları doğrudan doğruya ilgilendirmeyen diplomatik ilişkiler konusunda ise neredeyse tümüyle cahil olduğumu söyleyebilirim. Ama Mahmut Şevket Paşa’nın bu konuya ilişkin satırlarını okurken, “acaba Bulgarlar, Balkanlı müttefikleriyle daha sonra girişecekleri savaşa ilişkin bir takım işaretleri daha o zaman görmüşler miydi” diye düşünmekten kendimi alamadım.

Tabii Balkan Savaşı Osmanlı sadrazamını meşgul eden tek konu değil. O gaile içinde Mahmut Şevket Paşa’nın uğraşması gereken kronik bir Osmanlı sorunu da, borç para bulunması. Nisan ayının bir girdisinden, Osmanlı memurlarının Şubat ve Mart maaşlarının henüz ödenmediğini öğreniyoruz. Yabancı diplomatlar veya Düyûn-ı Umûmiyye yetkilileriyle her görüşmesinde sadrazamın dile getirdiği ilk konulardan biri, devletin borç ihtiyacı.

Parasızlık o raddeye gelmiş ki, çok büyük meblağlarda borç alınması söz konusu olurken hep küçük bir bölümünün hemen verilmesinden dem vuruluyor.

Sık dile gelen bir başka konu da, İran’la yapılması planlanan sınır düzeltimi anlaşması. Bilindiği gibi o sıralarda Osmanlı Devleti bu mesele yüzünden İran’la savaşın eşiğine gelmişti. Günlükte bu olasılık konusunda pek bir şey yok. Ancak, zamanın iyi bir göstergesi olarak şu görülüyor: Osmanlı Devleti’yle İran arasındaki sınırın nasıl çizileceğine Rusya müdahale ediyor!

KUVEYT MESELESİ

Bir başka sınır meselesi de, Kuveyt’le ilgili. İngilizlerin Hindistan politikası nedeniyle Basra Körfezi kıyılarına gösterdikleri ilgi, bilindiği gibi, Osmanlı Devleti’nin başını uzun süredir ağrıtan bir konuydu. Sultan II. Abdülhamit de İngiliz hırslarını ve Kuveyt’in İngiliz destekli başına buyrukluğunu bir yanda İbnü’r-Reşîd ailesine destek vererek bir yanda da bizzat oralarda toprak satın alarak halletmeye çalışmıştı. Mahmut Şevket Paşa’nın günlüğünde sıkça söz konusu olan bu mesele, sonunda hallediliyor; ama Balkan Savaşı gailesi sayesinde, İngiliz diplomasisinin istediği bir biçimde: Kuveyt, şeyhlerinin ırsen Osmanlı mutasarrıfı da kabul edildikleri özerk bir prenslik olacaktır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun dört bir yanından nasıl çatırdağını, artık yıkılmak üzere olduğunu gösteren bu örneklerden sonra, günlüğün genel bir değerlendirmesini yapmak belki de gereksiz. Ancak, görev ve etkinlikleri, tanım gereği, bu gidişe engel olmaya çalışmaktan ibaret olanların nasıl bir zihniyet ve tutumda olduklarına ilişkin bir çift lâf etmek de gerekiyor. Zira Mahmut Şevket Paşa’nın günlüğünde bunlar birçok örnekle karşımıza çıkıyorlar. İktidardaki İttihatçılar kendilerine bazı amaçlar belirlemiş ve o amaçlar doğrultusunda inatla çalışıyorlar. Hiçbir özeleştiri veya farklı fikirlere açıklık görülmüyor tavırlarında.

Muhalifler de iktidar olma hırsından başka bir özellik taşımıyorlar. Sultan V. Mehmet Reşat ve şehzadeler, yani Yusuf İzzettin, Vahdettin ve Abdülmecit Efendiler, tıpkı Sultan Abdülmecit ve Abdülaziz gibi, birbirlerinin ayağını kaydıracak entrikalar çevirmekle meşguller. Sait Paşa gibi eski dönem politikacıları ise devletin bekasından ümidi kesmiş, kendilerini kurtarma derdindeler. Bütün bunları, belki Mahmut Şevket Paşa’nın zaman zaman kibirli bir biçimde dışa vurduğunu bildiğimiz büyüklük kompleksiyle açıklayabilir, Paşa’nın abarttığına hükmedebiliriz. Ayrıca günlüğü çok zor bir görev üstlenmiş birinin içini dökmek için kaleme aldığını, dolayısıyla uzun bir olumsuzluklar silsilesi sergilemesinin şaşırtıcı olmayacağını da varsayabiliriz. Ama imparatorluğun o zor zamanlarında işini layıkıyla yapan birine rastlanmaması gene de çok düşündürücü.

Mahmut Şevket Paşa’nın günlüğünü yayıma hazırlayan Murat Bardakçı’ya ne kadar teşekkür etsek azdır. Yıllar önce Yılmaz Öztuna tarafından hem kuşa çevrilmiş bir biçimde hem de anlam farklılıkları yaratan sadeleştirmelerle yayımlanan (1965) günlüğü aslına sadık kalarak okurlara sunmuş olmasını, başta üniversite çevreleri olmak üzere, herkesin büyük bir kazanç olarak göreceğinden hiç kuşkum yok. Ayrıca Bardakçı, bununla da kalmayarak, kitabın başına gayet bilgilendirici bir Mahmut Şevket Paşa biyografisi eklemiş. Günlüğün Latin harflerine aktarılması ise, birkaç yanlışla eksiği ve dalgınlıkla yapılmış bazı hataları (“Nazım” yerine “Kazım”) saymazsak, mükemmele yakın. Ancak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, kendisine editörlük konusunda pek yardımcı olmamış gibi gözüküyor. Bazı yayınevlerinin hâlâ kitap, dergi ve gazete adlarını italikle basmamakta direnmelerine bir örnek de maalesef bu kitap. “Vakit gazetesinin” diye yazmak yerine “Vakit Gazetesi’nin” yazmaktan artık Türkiye’nin kurtulması gerekir. Öte yandan, dizin bölümünde verilen sayfa numaralarının büyük bir kısmı ne yazık ki yanlış. Bunlara mukabil kitap, çok iyi bir kapak kompozisyonu ve zengin bir fotoğraf albümüyle hazırlanmış. Kanımca dış görünüşe gösterilen özenin, bu çok önemli kitabın içeriği için de gösterilmesi gerekirdi.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163