VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Kasım 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Cumhuriyet’in anıtsal eseri birkaç yıl sonra ortaya çıkacaktır
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Cumhuriyet’in anıtsal eseri birkaç yıl sonra ortaya çıkacaktır

Van depremi İstanbul ve mimarisini tekrar gündeme getirdi. İstanbul""un mimari tarihi ve geleceğini ""Şehir ve Kültür"" kitabının yazarlarından mimar Sinan Genim ile konuştuk.

İlber Ortaylı’dan Murat Belge’ye, İskender Pala’dan Haluk Dursun’a herkes bir özelliğini anlatmış İstanbul’u “Şehir ve Kültür” kitabında. Topkapı Sarayı’nın çeşitli bölümlerinin, Dolmabahçe Sarayı’nın, Pera Müzesi’nin ve daha birçok değerli eserin restorasyonunu yapmış olan ünlü mimar Dr. Sinan Genim ise şehrin mimarisini... Hemen herkesin “Bu binalar bizim kaderemiz mi” diye sorduğu Van depremi sonrasında bu yüzden biz de kendisine “Bu hep böyle miydi?” diye sorduk.




İstanbul’un mimari özelliği nedir? Nasıl tarif ederiz?
Zor bir tarif çünkü İstanbul’da pek farkında değiliz ama günümüzden bir milyon öncesine kadar uzanan bir iskân var. Yenikapı kazıları ile günümüzden 8500 yıl öncesine uzanan bir yerleşim yeri olduğunu gördük. Bu noktada İstanbul’un silueti inanılmazdır. Yani İstanbul’un mimarisi anıtsal yapılardan oluşur. Bunların da büyük bir kısmı silueti etkileyen ve ilk bakışta gördüğümüz yapılar. Siluetin en güzel görüldüğü yerlerden biri Çamlıca’dır. Küçükçamlıca’dan baktığınızda, İstanbul bir tarafında Haliç, öbür tarafında Marmara’ya uzanan bir dil gibidir. Siluetin çok hoş görüldüğü bir diğer yer, Büyükada’nın açıklarındadır. Buradan, Roma döneminden (Bizans) tek büyük bir yapı görülür; Ayasofya. Kubbesiyle müthiş etkileyicidir. Onun solunda altı minareli Sultanahmet Camii (tüm Osmanlı coğrafyasında tek altı minareli camidir, Mekke’deki camii dışında) yer alır. Daha sonra Beyazıt Camii, Süleymaniye görülür. Şehzade Camii de vardır, silueti pek o kadar etkilemez ama vardır. Diğer tarafta ise Fatih Camii yer alır. Haliç tarafından bakıldığında ise Topkapı Sarayı muhteşemdir. Ama deniz yolu pek kullanılmadığı için bunun farkında değiliz. İstanbul’u ziyaret eden seyyahların yazdıklarından evlerin de çok güzel olduğunu görürüz. Gerçi ilk başta, şehrin dar sokakları onları biraz rahatsız eder. Bir ortaçağ şehri gibi algılarlar. Tüm suriçi şehirleri gibi İstanbul’un sokakları da dardır, sıkışıktır. Ama gerek evlerin renkleri, gerekse kiremit çatıları ve geniş saçakları çok etkiliyicidir.
İstanbul’a baktığımızda anıtsal eser olarak Roma döneminden Ayasofya’yı görürüz. Osmanlı’ya dair Süleymaniye, Sultanahmet ve daha birçok camii ve anıtsal eser. Cumhuriyet’in anıtsal eseri nedir?
Ne yazık ki yok. Cumhuriyet dönemi İstanbul’unda dünya mimarisinde örnek alınacak, yurtdışından gelen insanların beğenisine sunulacak bir yapı yok.
Bunun anlamı nedir, bu bir başarısızlık mıdır?
Hayır. Bu doğal bir süreç. Bir devlete ait bir mimarinin oluşması için o devletin kuruluşundan sonra en az bir yüzyılın geçmesi gerekir. Konstantin, İstanbul’u Byzantion’dan Konstantin’e dönüştürürken müthiş bir yapılaşma faaliyeti geçirdi. Mesela Ayasofya’nın yapılışı... Küçük bir yapı olarak başlanır ve yapımı 150 yıla yayılır. Yanar, yıkılır, yapılır.
Süreç apartman ve gökdelenlerin etrafında ilerliyor, diyebilir miyiz?
Cumhuriyet yapılanmasını gökdelenlerde görüyoruz. Bu kötü bir şey ama bu aynı zamanda yeni bir yapı tipinin ortaya çıktığını gösteriyor. Mesela İstanbul’un siluetini etkileyen ilk yapı Sheraton Otelidir, bugünkü İntercontinental. Onu Harbiye Ordu Evi , Taksim The Marmara Oteli izler. Şehrin göbeğine çakılmış bir kazık gibi duran Gökkafes sonradır. Bunların hiçbiri anıtsal eser değil. Bana göre, Cumhuriyet’in yapılarını önümüzdeki yıllarda görmeye başlayacağız. Aynı şey, Cumhuriyet’in örnek mimarisi diye tescil edilmeye çalışılan Atatürk Kültür Merkezi için de geçerli. Çok kötü bir yapı. Faşist bir bina. 1940’larda projelendirilmesi yapılan, sonra ekonomik nedenlerle yıkılıp yeniden başlanamayan, giydirme bir binadır. Ne var başka? Belediye Başkanlığı binası mı? O da silueti en etkileyen korkunç yapılardan biridir. Tartışmalı da olsa aklıma başka bir yapı gelmiyor. Şöyle bir durum var: Mimarinin oluşması, kültür ve sanatın evrensel düzeyde beğeni sağlaması için özgürlüklerin gene bağlıdır. Özgürlüklerin genişlemediği toplumlarda kültür, sanat ve mimari çok zor ilerler. Bu işler devletin istemesiyle de ilerlemez. Hitler Albert Speer’le yeni Nazi mimarisi diye bir mimari yaratmaya çalışır, eski gotik ve erken dönem Greek mimarisinden esinlenerek... Bugün onlardan hiçbir iz yoktur. Aynı şekilde bugün Sovyet mimarisinden söz etmek de kolay değil oysa çok güçlü bir devletti Sovyetler. Ama özgürlükleri serbest bırakan Amerika’dan batının pek çok mimari örneği çıktı. Özgürlüklerin büyük olmadığı Arap ve İslam ülkelerinde de ancak batılı mimarlar veya orada eğitim almış kişilerin yapıları örneklenebiliyor. Bunun sıkıntısını Orhan Pamuk çok iyi yaşadı. Bir Nobel Ödülü aldı, adamı alıp alacağına bin pişman ettiler.
Bir mimariyi sevmek, onun hayatımızı etkilemesi için yaşamımıza dokunması gerekmez mi? Mesela bütün görkemli binalarımız anıtsal eserler. Ama insanları buluşturan mekanlarımız öyle değil. Örneğin Paris’in, Viyana’nın opera binaları... Görkemli konser ya da tiyatro salonları hep bu sanatlara hem de o mimariye ilgiyi artırmaz mı?
Kendi kültürümüzden yani Anadolu kültüründen hareket etmediğimiz sürece bir yere varamayız. Üstelik Anadolu, kültürlerin beşiğiyken... Avrupa kendini eskiden Greek’lerle özdeşleştirirdi ama kuzey ülkeleri de kökenlerinin Truva olduğunu söyler.
Bir kere opera gibi sanatlar aristokrasinin yanı sıra yüksek burjuvazinin de olduğu ülkelerde olur. Bizim ülkemizde böyle bir şey yok. Onun yerine; halk oyunları, Karagöz-Hacivat var. Musiki sohbetleri var. Bunlar da dar alanlarda gerçekleştirilen sanatlardır. Mesela bizim şarkılarımız 3-4 dakikalıktır.
Yani bu toprakların sanatları kitleselliğe açık değil?
Evet, bizim farklı bir kültürel yapımız var. O yüzden mimarimiz de farklı oluyor. Mesela biz de tiyatro yerine orta oyunu vardır. Bunda, seyirci bir sahnenin karşısında oturmaz. Herkes, her taraftan bakar. Adı üzerindedir; orta oyunu.
O zaman 360 derecelik sahneler mi tasarlanmalı?
Almanya’da böyle bir sahne var.Berlin Flarmoni için yapıldı. Söylemek istediğim şu; mimariyi insanların beklentileri, istekleri şekillendirir. Mimarın da o beklentileri aşan bir sunum yapabilmesi gerekir. Şayet sadece istekleri karşılayan bir yapı yaparsa o mimari kısa süreli olur ve o yapı ortadan kalkar.
İstanbul’un estetik olmayan bir konut sorunu var. Apartman neyin sonucudur; köyden kente göçün mü, söylendiği üzere Cumhuriyet’in mi?
Hayır. Erken Roma döneminden itibaren apartman vardır. 2-3 ya da daha çok katlı binalar hep vardı. Apartman geniş halk yığınlarının konut ihtiyacını bir an evvel gidermek için onları ikame ettirmenin, bu arada şehrin güvenliğini ve kontrol edilebilirliğini sağlamak için devlet tarafından oluşturulmuş bir yapı tipidir. 1700’lerin ortalarından itibaren Osmanlı toprak kaybetmeye ve gücü giderek azalmaya başlıyor. Kapitülasyonlar, vergi oranlarının yükselmesi... İmparatorluğun yönetici kademesi fakirleşirken gayrimüslimler dünya ile ticaret yaptıkları için zenginleşiyor. Bu da mimariye yansıyor. O dönemde gayrimüslimlerin evlerinin yapılandığını görüyoruz. Cumhuriyetin kurucuları işte bu köhneleşmiş, eskimiş yapı ve konutlarda büyümüş kişiler. Şehirler, özellikle İstanbul Balkan Savaşı’ndan sonra büyük göç almış. O göçü kendi içinde eritirken sıkıntılar yaşıyor. Bütün bunlar sanırım o yönetici sınıfın üzerinde müthiş bir tesir yapmış olmalı ki, “Cumhuriyet’in şehirleri modern şehir olacak, biz müze şehir istemiyoruz” diyorlar. Bunu derken ne dediklerinin çok farkındalar yani. Cumhuriyet büyük bir devrimdir ve her devrim kendinden öncekileri reddetmek mecburiyetindedir.
Yoksa devrim olmaz.
Hem de çok köklü bir devrimdir. Alfabeyi değiştiriyorsun, kıyafeti değiştiriyorsun, kadın ortaya çıkıyor, eğitimi yapılandırıyorsun. Tüm bunları eski mekanları muhafaza ederek yapman mümkün değil. Bu yüzden İstanbul tüm cazibesine rağmen Cumhuriyet tarafından başkent kabul edilememiştir. Şayet bu reformlar başkent Ankara değil de İstanbul olsaydı, yapılamazdı. Veya çok uzun senelere sarkardı. Tabii bu da İstanbul’u bir anda merkez dışına itti ki, bu da büyük bir şok oldu.
ABD’nin başkenti de New York değil Washington... İstanbul belki siyasi merkezin dışına düştü ama Ankara’nınbaşkent olması ile Anadolu gelişme imkanı bulmadı mı? Yoksa İstanbul zaten müthiş bir çekim gücü, bir de başkent olsa herkes burada olurdu... Ne dersiniz?
Tabii tahterevallinin bir köşesi gibi kalacaktı o zaman Türkiye. Ama tüm bunlar olurken kültürler erozyona uğrar. Fırtınada, ki devrim bir fırtına gibidir, önce ağacın ince dalları kırılır, filizler dökülür. Onların tekrar kendini toparlaması, meyve vermesi için bir zaman gerekir. Toplumun bu devrimlerle yaşadığı o büyük değişimin, şokun etkisinden çıkabilmesi için zaman gerek. Mimarisi de o zaman şekillenecektir. Şu an pek çok yapı yapılıyor; TOKİ, KİPTAŞ gibi. Tüm bu binaların bir ihtiyaca cevap vermek için yapıldığını unutmayalım.
Peki, İstanbul’un, bizzat kendisinden yani coğrafyasından kaynaklanan sorunlar var mı?
Olmaz mı? İstanbul, coğrafyası çok sorunlu bir şehir. Bir kere dağlık tepelik... Altında bir deniz Marmara, üstünde bir deniz Karadeniz, arasından Boğaz geçiyor. Bu nehir değil ki, en dar yeri; 700 metre. Bu yüzden batı şehirleri gibi büyüyemiyor. İstanbul’a benzer bir şehir daha yok bu dünyada! Belki biraz Lizbon... Ama orada da İspanya’ya kadar gidebilirsin. New York da öyle. Ama İstanbul’da her taraf deniz. Coğrafyanın kuzeyine de çıkamıyorsun, ormanlar su havzaları var. Başlıyorsun Marmara kıyısına dizilmeye. Yanu bu sorunu başka bir ülkenin şehircilik yöntemiyle çözmek mümkün değil.


Memurların mesai saatleri
betonun yapısına ters

Van Depremi sonrasında Başbakan Erdoğan’ın hasarlı bina tespiti ve yeniden yapımı önerisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sayın Başbakanın bir yönetici olarak düşüncesi bu. Soruna çözüm arıyor, önemli de bir çaba. Ancak bunun tespiti zor. 1999 depreminden beri 3 kere statik kabulleri değiştirdik, spesifikasyonlar değişti. Bugün hiç kimse 2004 yılında yapılmış bir yapı için bugünkü spesifikasyonlar çerçevesinde “Bu yapı sağlamdır” diyemez. Ayrıca devlet memurları risk üstlenmek istemez. Bir binaya nasıl “sağlam”diyebilir, ya yıkılırsa... O yüzden risk almamak için “çürük” diyecektir. Çürük derse mesuliyeti olmayacak. Tespitler kolonlardan numune alınarak yapılacak. Ama aldığın kolon sağlam yanındaki değilse... Bu riski kimse üstlenmez, o yüzden herkes “çürük” diyecektir. Bütün Türkiye’yi yıkıp yeniden yapacak halimiz de yok. Ayrıca bunların içinde inanılmaz sayıda korunması gereken kültür varlığı yapımız da var.
Peki ne yapmak gerek?
Etap etap yapılabilir. Mesela gecekondu bölgesi olarak oluşmaya başlamış bölgeler için bu söylenebilir. Bunun için bir program yapılır. 2006 yılında 5366 sayılı eskiyen kent dokularının yenilenmesi diye bir kanun hazırlığı yaptık ve onaylandı, yürürlükte. Ama onun bile örnekleri, proje aşamasında hala. 5 senedir örnekleri çıkamadı. Çok zor yani. Çünkü her yeni atılıma inanılmaz bir direnç var bürokraside. Bu bürokratik yapıyı düzeltmedikçe depremle mücadele zor. Bürokrasi Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük sıkıntısıdır. Çözüm üretmeyen ve işleri kilitleyen bir yapı var. Bunu azaltıp yerine denetleyici bir mekanizma getirilirse sistem işler. Mesela yapıların denetlenmesini sigorta şirketleri yapsa çok daha iyi olur. Çünkü sigorta şirketi iyi denetleyemediği bir yapıdan dolayı ekonomik zarara uğrayacağı gibi iyi denetlerse de kâr elde edecektir.
Devlet denetimi neden olmaz?
Kim denetleyecek? Devlet memuru mu? Bir beton döküldükten sonra, suyla doyurulmalıdır ve bu işlem güneş doğmadan önce veya hemen sonrasında olmalı. Öğlen sıcağında bu iş yapılmaz, aksine birden buharlaşma olacağı için betonun altını soğutur, zarar verir. Akşam güneş battıktan sonra da su verilmeli ve bu iş 20-25 gün yapılmalı. İşte bunu devletin memuru kontrol edemez. Çünkü devletin memuru işe 9’da başlar.

Topkapı Sarayı bana hep cevap verir

Ben sivil mimariyi severim. Beni İstanbul’da birçok anıtsal eser büyüler ama Topkapı Sarayı’nın yeri ayrıdır. 60 senedir girip çıkarım buraya. Her girdiğimde, o sırada neyle meşgulsem, mutlaka ona katkıda bulunacak bir şeyler görürüm. O detay, orada 200-300 senedir hatta 400 senedir duruyordur ve ben 100 kere girip çıkmışımdır ama o güne kadar görmemiş, fark etmemiş olabilirim. Çünkü onun inceliğine ve neyi çözüme ulaştırdığı konusunda benim bilgim yetersiz kalmış ve bakmış olmama rağmen görmemişimdir.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163