VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Şubat 2017 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Çürümenin öyküsü
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Çürümenin öyküsü

Yaşam, zıtlıklar arasında gidip gelen bir oyundur Baudelaire için; Sartre’ın kelimeleriyle “Hiçbir yere varmayan bir oyun.” İşte Sartre, bu oyunu yazmış; üstelik Baudelaire’in ruhunu, her yönüyle adeta didik didik ederek.

TEKİN BUDAKOĞLU





Hem yara hem de bıçağım,
Hem kurban hem de cellat.”

*Baudelaire

Sanatçı biyografilerinin, metinlerin nasıl ortaya çıktığını kimi zaman gizli gizli hissettiren, kimi zaman da açıkça gösteren bir yönü var. Bu yönüyle biyografileri okumak, okudukça da yaşam-metin arasındaki ilişkileri sezmek, bana her zaman keyifli gelmiştir. Bir de biyografiyi kaleme alan kişi bu alandaki yetkin isimlerden biriyse, çalışma çok daha ilginç hâle gelebiliyor. O nedenle, Sartre’ın kaleminden Baudelaire’i okumak, her şeyden önce heyecan verici.

Sartre’ın, zaman zaman klasik bir biyografinin dışına çıkacağını, Baudelaire’in yaşamından iz sürerek bazı çıkarımlara ulaşacağını tahmin etmek güç değil elbette. Yine de düşündüğümden çok daha fazlasını yapmış Sartre. Baudelaire’in ruhunu, her yönüyle adeta didik didik etmiş.

Sartre’ın hazırladığı biyografi, baştan verilmiş bir kanıyla,“Hak ettiği gibi yaşayamadı.”cümlesiyle başlıyor. Biyografinin sonundaysa zihninizde şöyle bir soru kalıyor: Yaşayamadı mı, yoksa yaşamak mı istemedi?

Birey olma utancı

Baudelaire’in olağandışı yaşamındaki ilk ve temel kırılma, henüz çocukluğunda gerçekleşir. Babasının ölümünden bir yıl sonra, yani o henüz yedi yaşındayken, annesi kendisinden yaşça büyük bir askerle evlenir. Bu evlilik Baudelaire’in ruhunda, tarifi güç bir travmatik etki bırakır. Buisson, annesinin ikinci evliliğinin Baudelaire’de yarattığı yıkımı şu sözlerle anlatacaktır: “Baudelaire’in çok nazlı, çok ince, benzersiz ve yumuşak bir ruhu vardı; yaşamın ilk darbesiyle kırıldı.”

Hâlbuki o ana kadar, Baudelaire’in kendi varlığından bile haberdar olmadığını söylüyor Sartre. Çünkü ona göre Baudelaire “kendini annesinin bedeni ve ruhuna, bir tür ilkel ve gizemli katılışla bağlı duyuyordu.” Bu tekil varoluşta, anne-oğul ilişkisinden çok daha fazlasını görüyor Sartre: “Annesiyle kendisinin birbirlerine duydukları karşılıklı sevginin tatlı ılıklığında kendini yitiriyordu; bir yuvadan, bir aileden başka bir şey değildi bu, ensest içinde yaşayan bir çiftti bu.”

Anne, Baudelaire’in gözünde bir puttur. Oysa ikinci evliliğiyle birlikte o, var olduğu biricik bedenden, kutsal topraklarından kovulmuştur. Annesinin varlığından kovulmak, birey olmak zorunluluğunu yükler Baudelaire’in sırtına. Bir başınadır artık, terk edilmiş, izole bir varlık. Yaşamını, “ta çocukluğumdan beri yalnızlık duygusu.” diye tanımlayacaktır daha sonraki yıllarda “aileye rağmen -özellikle de, arkadaşlar arasındayken- sonsuza dek yalnız bir kader duygusu.” Sartre, tüm yaşamı boyunca, onun bu terk edilmişliği kabullenmeye çalıştığını, bu izole hayatı sinir uçlarına kadar yaşamaya çabaladığını anlatıyor. Bir utancı yaşıyor Baudelaire; birey olmanın utancını.

Annenin varlığından atıldıktan sonra oluşan bu utanç, Baudelaire’de anne-babaya öfke olarak belirir. “Sizler beni kovdunuz, kendimden geçtiğim o yetkin bütünden dışarı attınız, ayrı var olmaya mahkûm ettiniz,” der Baudelaire anne ve babasına “Madem öyle, size karşı ben üstleniyorum bu varoluşu şimdi. Sonradan beni yeniden kendinize çekmek, içinize almak isteseniz bile, olmayacak bu; çünkü herkes karşısında ve herkese rağmen kendi bilincime vardım...”
Başka biridir artık o. Bu başkalık, onun hem utancı hem de varoluşunun özüdür. Sahip çıkar bu başkalığa. Ona acımasızca eziyet edenlere, okul arkadaşlarına, sokak yosmalarına “Ben başka biriyim.” der “Bana acı çektiren hepinizden başka biriyim. Bedenime eziyet edebilirsiniz, ama ‘başkalığıma’ edemezsiniz...”

Buradan hareketle Baudelaire’in çok farklı bir kökensel tavrı olduğuna dikkat çekiyor Sartre. Ona göre “bir şey üzerine eğilmiş bir adamın” tavrıdır bu. Kendi üzerine eğilen, Narkissos misali: “Baudelaire ile dünya arasında, bizimkine benzemeyen, kökensel bir uzaklık yatar; nesnelerle onun arasına hep, birazcık nemli, birazcık fazla kokulu, yazın sıcak havanın titreşmesine benzer bir yarı-saydamlık girer.”

Hem sofu hem tanrıtanımaz

“Her insanda, her zaman, andaş iki eğilim vardır; biri Tanrı’ya doğru, öteki Şeytan’a doğru.” der Baudelaire. “Kötülük Çiçekleri”nin şairi, iyi ve kötü arasındaki ikilemde apaçık kötünün tarafındadır. Çünkü iyilikte dışarıdan alınan “hazır ilkeler” görür, oysa kötülük, ona başlı başına bir özgürlük alanı yaratır.
“Öyle benzersiz bir ruhum var ki, ben bile tanıyamıyorum kendimi.” dediği bu benzersizlik, zıtlıklardan, karmaşadan doğan; kötülüğe meyilli ve acı çekmeye müsait bir benzersizliktir. Kendisini binbir sıkıntıya sokacak vasi mahkemesini yine kendisi arayıp bulur, şiirlerinin mahkûm edilmesini sağlar, Akademi’deki başarısızlığının sebebi de, düşlediği şanın çok uzağına düşen, bir çeşit rahatsız edici ünü de yine kendisi yaratır. “Herkesi kendinden uzaklaştırmak ve sertçe geri çevirmek amacıyla kendini iğrenç kılmaya çalışıyordu.” diyor Sartre “Kendisini aşağılayacak söylentiler çıkartıyordu, en başta da oğlancı sanılmak için elinden geleni yapmıştı.”
Kimi zaman ateşli bir sofu, kimi zaman katıksız bir tanrıtanımaz Baudelaire, mutlu olmak istediği kadar mutluluğa da karşı. Mutlu insanların ruhundaki gerilimi, heyecanı kaybettiğini ve böylelikle onların yok olmaya yüz tuttuğunu düşünür Baudelaire. Oysa mutsuzluk, özgür olduğunu ve hâlâ yaşadığını hissettirir ona. J. Janin’e yazmayı tasarladığı mektup, mutlu olmak kadar, acıya olan düşkünlüğünün temelini ve olağandışı karakterini ortaya dökmek için de eşsiz bir tanık: “Mutlu bir insansınız siz. Bu kadar kolayca mutlu olmanızdan dolayı acıyorum size, Mösyö. Bir insanın kendisini mutlu sanması için, alçalması mı gerek!... Ah! Mutlusunuz Mösyö. Ne yani! Eğer siz erdemliyim ben, deseydiniz; ben bundan şunu anlardım: Başkalarından daha az acı çekiyorum. Yok ama, mutlusunuz siz. Kolayca memnun oluyorsunuz demek ki! Acıyorum size ve de kendi kötü mizacımı sizin yüce mutluluğunuzdan daha değerli buluyorum. Biraz daha ileri gidip, yeryüzünde gördüklerinizin size yetip yetmediğini sormaya kadar varacağım. Nasıl olur! Bir tek başka şeyler görmek için bile olsa, çekip gitmek istemediniz mi hiç! Ölümü sevmeyene acımak için pek ciddi nedenler var elimde.”

Baudelaire’i “kendisinin uçurum olduğunu hisseden adam.” diye niteliyor Sartre. Öyle bir uçurum ki bu, Baudelaire’i uçlarda gezdirir; “yararlı bir adam olmak bana hep iğrenç bir şey gibi geldi.” notunu düştükten sonra başkalarına yararlı olmadığı düşüncesi yüzünden intihar etmeye kalkışır sözgelimi; annesinin varlığından koparak kendi kendisini icat eder ama bir yanıyla da özgür olarak yarattığı kendisini başkalarının gözünden görmeye çalışır; yaradılışından memnun olmamasına karşın bu yaradılışın sırlarını mezara gömebilmek için birinin vaftiz babası olmayı bile reddeder, kısacası yaşam zıtlıklar arasında gidip gelen bir oyundur Baudelaire için, Sartre’ın kelimeleriyle: “Hiçbir yere varmayan bir oyun.”

Bu oyun boyunca ruhundaki boşlukları tamamlamaya çalışır Baudelaire; buna karşın ömrü vasi mahkemelerinde, intiharın düşüncesinin karanlıklarında, düş kırığı aşkların çıkmazında geçer. Bir çürüme olarak görüyor bu yaşamı Sartre: “… tüm yaşam öyküsü,” diyor Baudelaire için, “çok yavaş ve çok acıklı bir çürümenin öyküsüdür.


Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Mayıs 2017 Yıl : 13
Sayı : 159