VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Temmuz 2014 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Daha özgür, daha rahat, daha hafif bir hayat
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Daha özgür, daha rahat, daha hafif bir hayat

Giysilerimiz gibi hayallerimiz ve isteklerimiz de hafifler yazın. Ağır yağlı yemekler yerini karpuz-peynire bırakırken kalabalık şehirler de yerini sahil kasabalarına terk eder. 22 yazar, akademisyen ve sanatçının yazılarından oluşan “Sayfiye: Hafiflik Hayali” yıllar içinde değişen bu kavramı tarihi, sosyolojik ve kişisel anlatımlarla ele alıyor.



Yaz sıcağının tüm ağırlığıyla üzerimize çöktüğü şu günlerde hepimizin aklında bir ‘hafiflik hayali’ var. İletişim Yayınları’ndan çıkan, Tanıl Bora’nın 22 farklı yazarın yazısından derlediği kitap “Sayfiye” işte alt başlık olarak bunu dillendiriyor: “Hafiflik hayali”. Zira sayfiyenin sözlük anlamı: Yazlık, yazlık ev, yazın yaşanacak yer. 19. yüzyıl Almanca Grimm sözlüğünde ise şöyle tanımlanıyor: “Şehirlilerin yazları tattığı kır hayatı zevki.”
Bu tanımlardan yola çıkan Aksu ve Tanıl Bora kitabın sunuşunda “sayfiye” kelimesinin canlandırdığı hafiflik hayalini şu sözlerle aktarıyor: “Bir davetkârlık, bir mükrimlik yayılıyor sanki kelimeden. Sefa ve keyif çağrıştırıyor, sanki bu ikisinin kırması gibi.” İşte bu yüzden ferahlatıcı tınısıyla kulağımızda hafif bir meltem esintisi etkisi yaratan sayfiye kelimesi vaatlerle, ümitlerle dolu bir kelime. Sayfiye hayatıysa, daha basit, daha aydınlık, daha özgür ve daha hafif bir başka hayatı arayanların belli bir süreliğine nefes almasına veya en azından kendini kandırmasına olanak tanıyan, haliyle yıl boyu özlemi çekilen bir zaman...

TRAVMALARDAN UZAKTA
“Biz aslında pek de istemediğimiz hayatlardan bir kaçış için her fırsatı ganimet biliyoruz. Ciddiyetten, disiplinden, oyun yoksunluğundan, neşesiz iş düzeninden uzaklara, elimize geçen biletin götürdüğü yere, arkadaşımızın veya haftalık derginin tasvir ettiği sükunet/ aylaklık/ neşe/ tazelenme umudu vaat eden sahneye kaçmak, o sahneye dahil olmak istiyoruz” diye anlatıyor o hafif hayata kaçma dürtüsünü Cihan Aktaş, sayfiye ruhundan dem vuran “Uzaktaki hafif ev” başlıklı yazısında. Sayfiye hayatının vaad ettiklerini ise Gaye Boralıoğlu şu sözlerle anlatıyor: “İşte sayfiye böyle bir yerdir. Oraya dair anılar parlak ve canlıdır. Çünkü sayfiye, muhtelif travmaların gizlendiği ana evimizin dışında bir mekandır. Hem evimizdir, hem de değildir. Sürüp giden hayattan küçük bir kaçamak, anne babalarımız, kardeşlerimizin dışında başka insanlarla yakın ve sıcak temas imkanı, keşifler diyarıdır. Keşifler derken, hem doğayı, hem insanın kendisini, daha çok da fiziksel sınırlarını, ama güçlü bir şekilde cinselliği, karşı cinsi keşfinden bahsediyorum.” Ve Onur Cankoçak hepimizin hafızasında yer eden bu hafif hayatın nostaljik cazibesini “İmkansız sayfiye” yazısında şu sözcüklerle anımsatıyor: “... tokyo ve şort, güneş kokusu, öğle uykusu, şen komşular, kimine buhran kimine ilk aşk, gece buluşmaları ve arı sokmaları, okuna okuna elde dağılan kitaplar, zar sesi, mayo izi, dipsiz can sıkıntısı ve salıncak...”



Ancak sayfiye ruhu ve hayatı özlemle anılıyor olsa da hemen hemen tüm yazılar geçmişin anılarından sıyrılıp yüzünü günümüze döndüğünde artık güzelliğini, naifliğini, masumiyetini yitirmiş, bozulmuş, çirkinleşmiş ve kaybolup gitmiş bir sayfiye olgusu çıkıyor karşımıza. “Beton değil kumdan kale” yazısında “6-7 yıl içinde yok edildi bir deniz, güzelim Marmara Denizi” diyen Aslı Biçen’e Akdeniz ve Ege’de daha nice örnek ekleniveriyor. Murat Meriç’in yazdığı gibi, Zerrin Özer’den bildiğimiz “Nasıl da koşuşurduk bahçelerde/ Şarkı söylerdik mehtaplı gecelerde/ Ben sana sen bana komşu evlerde/ Kök sarmaşıklar gibi sarıldık o yaz...” diyen Bora Ayanoğlu şarkısı bugün yerini Mazhar Alanson’un şarkısına bırakıyor: “Hatıralarımın üstüne oteller yapmışlar.”

Peki bu kirlenme, betonlaşma, bozulma bitiriyor mu sayfiye hayatını? Hayır, ama dönüştürüyor. Bu sosyolojik dönüşümü de gazeteci Onur Baştürk gözler önüne seriyor, Alaçatı’nın yeni yapılan taş ev mahallelerinde yaptığı gözlemleriyle: “Kadınları şezlongda dün geceki partinin dedikodusunu yapıp “blush içerken kendi aralarında, erkekleri de deniz kenarında matcot oynamakla ve bedenini teşhir etmekle meşgul... Eski sayfiye ruhunun yavanlığına ateş edip kendi güçlü, enerjik ve seksi, o patates kızartmasız ve karpuz kabuksuz yeni sayfiye ruhunu inşa ediyor yeni nesil.”



BİR İCAT OLARAK SAYFİYE

Mimar Levent Şentürk “Kulüp Tropikal’den Sandıma’ya: Yalıkavak’ta Otuz Yıl” başlıkla yazısında çocukluğunda yazlarını ailecek çadır kurarak geçirdikleri Yalıkavak’ın 30 yılda küçücük bir taşra beldesinden başdöndürücü bir şekilde lüks ve gözde bir tatil beldesine nasıl dönüştüğünü anlatırken “sayfiye”nin nasıl sonradan yaratıldığına da değiniyor: “1980’lerde Yalıkavak neredeyse ‘bakir’ topraklardı” diyor ve ekliyor: “Bir tatil beldesi olmayı ‘hak edecek’ hiçbir şeye sahip değildi ama her şeye sahipti; işe yaramaz bir yerellik, çok para edecek araziler.” Zira Şentürk’e göre sayfiye icat edilen bir şey: “Bir yerin fiziken sahilinin olması orayı sayfiye yapmaz: Sahil coğrafi bir durumdan ibarettir; sahili deniz kıyısına, giderek sahil kasabasına ve nihayet tatil beldesine dönüştüren şey, ‘icat edilme’ halidir. (...) Sahile ilk ulaşan otelcidir: Sahili ele geçirir, halkla gerilim yaşar ve sonunda istemeyerek de olsa hem orayı halkla paylaşır hem de oranın bakımını üstlenir. Hatta sahil gelirlerini maksimize etmek için bir kumsal bile icat edebilir. Sahile en son ulaşan hizmet, piyasa yapılan yürüyüş yollarıdır. Yürüyüş yolları kendi bronzlaşmış, salınan, seksapeli yüksek, görmek ve görülmek isteyen orta sınıfını yaratır. Bu yollar, üzerindeki restoranları, otelleri, dükkânları, bahçeleri, çocuk oyun alanlarını, parkları ve spor alanlarını birbirine bağlar. (...) Mayo, şapka, güneş gözlüğü ve güneş kremi ile minimize olan çağcıl plaj donanımı ancak 1990’lar kadar eskidir. Güneşlenmek bile 19. yüzyıla ait bir buluştur.”

OSMANLI’NIN SAYFİYE EVLERİ: YALILAR

Kitapta sayfiyenin tarihçesini Mehmet Ö. Alkan “Osmanlı’da sayfiyenin icadı” yazısıyla detaylı biçimde mercek altına alıyor. Mehmet Ö. Alkan, Osmanlıyla ilgili ilginç bilgiler sunuyor: “Osmanlı döneminde sayfiyenin icadı için 19. yüzyılın ortalarını beklemek gerekir. Bu dönemde İstanbul’da “göç” denildi mi yaz mevsiminde Sur içi, Eyüp, Galata Beyoğlu’ndaki evlerden şehrin civarındaki köşklere, yalılara, kasırlara, yani sayfiyeye taşınmak anlaşılırdı... Bostancıbaşı Defteri’ne göre daha 19. yüzyılın başında 1814-1815 senelerinde Boğaziçi’nde Rumeli yakasında 547, Anadolu yakasında 276, toplam 823 yalı bulunmaktadır. Yalılar çoğunlukla Osmanlı gülü olarak bilinen koyu kırmızı rengindeydi. Genellikle birbirine bitişik nizam yalılar gayrimüslim yalılarıdır. Müslümanların oturduğu yalıların sağında ve solunda boşluk olur. İstanbulluların oturma yerleri de dine ve sosyal statüye göre değişim gösterirdi. Padişahlar ve aileleri genellikle Beşiktaş, Ortaköy ve Kuruçeşme’de oturmayı yeğlemişlerdir. Sadrazamlar ve Divan üyeleri Bebek’te, münevverler Rumelihisarı’nda otururken, Hıristiyanların ve Yahudilerin genellikle Arnavutköy ve Kuzguncuk’u tercih ettikleri görülmektedir. Zengin Rumlar, Ermeniler ve Avrupalı diplomatlar Yeniköy, Tarabya ve Büyükdere’yi tercih etmişlerdir.”

GENİŞ ZAMANLI YAŞAM

Müzisyen Feridun Düzağaç “Ne aceleniz var, adadasınız...” başlıklı yazısında aşık olduğu Bozcaada’nın ağır ağır ve endişesiz akan sayfiye hayatına bir güzelleme yapıyor: “Önce yolum düştü bu adaya. Sonra gönlüm. Hiç hesapta yokken. Yaşamaktan bıkıp kaçtığım şeylerin burada olmayışını sevdim en çok. Telaş ve gürültü. Hiç kimsenin bir acelesi yok. Kedilerin... Kargaların... Ustaların; bir işe koyulmak ya da bir yükten, sorumluluktan kurtulmak için en ideal gün ‘yarından sonra’dır. Adalılar için haftalar sekiz gün çeker ve en sevdikleri o sekizinci gün ‘yarından sonra’dır. (...) Her ne konuda olursa olsun, derdinizi anlattığınızda geniş zamanların en huzur verici telkinini duyar ve rahatlarsınız: ‘Ayarlarız’.”

SayfiyeSayfiye

Tanıl Bora

Detay için tıklayın

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam