VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
13 Mart 2014 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Dahi ve huysuz müzisyen
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Dahi ve huysuz müzisyen

Sağır kalmasına rağmen olağanüstü bestelere imza atmayı sürdüren, aristokrasi ile ilişkisini mesafeli tutmayı başaran ve huysuzluğuyla tanınan Beethoven müzik tarihinin en özel isimlerindendi.

SERHAN BALİ

Bundan 3-5 sene öncesine kadar, Türkçedeki müzik kitaplarının kıtlığı üzerine ne zaman konuşmaya kalkışsam, verdiğim örneklerden biri mutlaka “Türkçede daha doğru düzgün bir Beethoven biyografimiz bile yok” olurdu. Neden Beethoven olurdu örneğim? Çünkü en sevilen bestecilerin başında geldiğini düşünmüşümdür onun. Konserlerdeki Beethoven eserlerinin bolluğuna, dinleyicilerin müziğine gösterdiği ilgiye baktığımda karşılaştığım manzara bu olmuştur. Talepten dolayı da beklemişimdir ki arz tarafında da buna uygun bir kıpırdanma yaşansın. Bekleyişim epeyi sürdü. Sonunda İş Bankası Kültür Yayınları muhteşem bir Beethoven biyografisi yayımlayarak retoriğimi elimden aldı ama ben razıyım, yeter ki dört başı mamur bir Beethoven kaynağı kazanmış olalım. Nitekim öyle de oldu. Besteci üzerine yazılmış en güzel kaynaklardan birine artık anadilimizde sahibiz. Amerikalı müzikolog Lewis Lockwood’un çok eski değil, 2003 yılında ülkesinde yayımlanmış “Beethoven-The Music and The Life” (Müziği ve Yaşamı) adlı emsalsiz biyografisi, Ebru Kılıç’ın mükemmel çevirisiyle artık dilimizde. 590 sayfalık tuğla kitap yayınevinin kalın ciltli biyografi serisinden yayımlandı. Beethoven’ın yaşamı ve sanatını üç ayrı dönemde incelemek usuldendir zira Beethoven müzik tarihinde klasik dönemden romantik döneme geçişin simgesidir. Toplumsal yaşamdaki devrimsel dönüşümlerin sanatı da kaçınılmaz biçimde dönüştürdüğü, alışılmış kalıpların kırıldığı, bestecilerin özgürleştiği romantik döneme veya bir başka deyişle 19’uncu yüzyıla geçişin simgesidir Beethoven. Yaşamıyla sanatını üç dönemde incelemeyi adet edinmişiz çünkü dönüşümler takdir edersiniz ki bir anda olmuyor. Kendinden önceki ustalar Haydn ve Mozart’ı taklit edip onların üslubunda bestelediğinde erken dönem; özgün tarzını ve Beethoven denildiğinde akla ilk gelen “kahramanlık” tavrını sergilediğinde orta dönem; sağırlığa teslim olup içine kapandığı ve o yıllarda yeterince anlaşılamayıp geleceği muştuladığını düşündüğümüz eserler ortaya koyduğunda ise geç dönem Beethoven’dan bahsetmiş oluruz.
Beethoven’ın çok sevilen bir besteci olmasının nedenlerini, onun orta döneminde yani kabaca 1803-1815 yılları arasında bestelediği eserlerde aramak gerekir. Eroica adlı 3. Senfoni ile başladığı kabul edilen bu dönemin ünlü eserleri arasında 4, 5 ve 6 numaralı senfoniler; Ayışığı, Waldstein, Appassionata adlı piyano sonatları; Razumovsky adı altında 3 yaylı çalgılar dörtlüsü; 4 ve 5 numaralı piyano konçertoları; keman konçertosu ve Fidelio operası yer alıyor. Eroica senfonisi devrimsel ve anıtsal bir eserdir, çağ kapatıp çağ açmıştır da diyebiliriz. Kendinden önceki hiçbir senfoniye benzemez; senfoni formunu bu eserinde alabildiğine genişleten Beethoven, onu, içerdiği dramatizm yönünden, nerdeyse operayla aşık atar hale getirmiştir. Bir operayı zorlanmadan besteleyemeyecek kadar sahneye uzak yapıda bir insan olan Beethoven bu alandaki eksiğini Eroica ve onun ardından gelecek olan, dramatizmi yoğun senfonileriyle kapatma yoluna gitmiştir diyebiliriz. Beethoven’ın senfonilerinde sıkça işlediğini gördüğümüz, “kahramanın etrafını saran tehlikelerden geçtikten sonra tam yıkılacakken ayağa heybetli biçimde kalkıp zafere ulaşması” teması, günümüz insanına sempatik geliyor. Çünkü bizler de etrafımızı saran bunca kötülükten her seferinde bir kahraman edasıyla sıyrılmak ve “bana bakın; yıkılmadım, dimdik ayaktayım” mesajı vermek istiyoruz. Beethoven’ın ‘kahraman-vari’ (heroic) diye tanımladığımız orta döneminde bestelediği eserleri bu kadar benimsememizin altında yatan budur bana kalırsa.


BAĞIMSIZ MÜZİSYEN
Beethoven’ın Eroica’sı ve diğer muazzam eserleri üzerine edilecek kelam çok ama biz gelin biraz da onun sanatçı profilinden bahsedelim. Sosyal yaşamı ve medeni hallerine de elbette geleceğiz. Beethoven, müzik tarihinin, asillerin hizmetkarlığından sıyrılıp bağımsız besteci sıfatıyla yaşamını sürdürebilmiş ilk önemli profesyonelidir. Mozart da 1781 yılında Viyana’ya taşındıktan sonra öyle biri olmaya can atmış, bir süreliğine bunu başarmış ama ölümüne yakın yıllarda bir sabit geliri olsun diye adeta çırpınmıştı. Beethoven’ın asillerle ilişkisi, onun yaşamının en renkli ve şaşkınlık verici sayfalarını oluşturur. Asillerle ilişkisini kesmedi elbette Beethoven çünkü eserlerinin en büyük alıcıları her dönemde yine onlardı. Ama aralarındaki hiyerarşiyi adeta ters yüz etmişti. Klasik dönemin buyurgan asilzadesi-hizmetkar bestecisi denklemi yerini basit bir alıcı-satıcı ilişkisine bırakmıştı. Beethoven, kapısında kuyruk olan ve tuhaf huylarından dolayı onu asla ürkütmek, küstürmek istemeyen asilzade takımının eser siparişlerini yerine getiriyor, onlar da

Viyana’nın bu en değerli müzisyenine istediği ücret neyse onu ödüyorlardı. Beethoven bunların arasındaki rekabetten de yararlanıyor, eserlerini her seferinde mümkün olan en yüksek fiyattan pazarlamanın derdine düşüyordu. Öyle de yapmak zorundaydı çünkü Beethoven’ın eserlerinden elde ettiği telif gelirinin dışında doğru düzgün bir geliri yoktu. O zamanki telif hukuku gereği besteci eserinden bir kez telif hakkı isteyebildiği için, onu elinden mümkün olduğu kadar yüksek fiyata çıkarmak zorundaydı. Beethoven’ın Mozart kadar dinamik bir konser piyanistliği ve hocalık kariyeri de olmadığı için gelir elde etme yolları kısıtlıydı. Mozart yaşamının son yıllarında, nüfuzlu bir dostuna yazdığı mektuplarda ondan defalarca ve yalvarırcasına borç para isterdi. Beethoven ise, Viyana’da ikamet etmeyi sürdürmesi şartıyla kendisine bağlanmasını şart koştuğu aylık tahsisat Avusturya’daki devalüasyondan dolayı ödenemedi diye asilzade hayranlarını mahkemeye verebilmiş bir insandı!


YEĞEN KARL
Evet, mahkemelere işi çok düşerdi Beethoven’ın. Özellikle hayatını zehir etmiş bir “yeğen Karl” olayı vardır ki bestecinin sağlığını bozduğu gibi verimini de düşürmüş, sonuç ise kendisi açısından hüsran olmuştu. Aile kuramamış olan Beethoven belki de bu açlığını bir nebze olsun kapatacağını düşündüğü yeğeni Karl’a, erkek kardeşinin ölümünden sonra umutla sarılmış, genç çocuğun velayetini yengesiyle paylaşmaya yanaşmamıştı. Kadın da oğlunu, kendisini hiçbir zaman kabullenmediğini iyi bildiği Beethoven’a kaptırmamak için var gücüyle savaşmıştı. Kafası karışan Karl sonunda annesini seçerek amcasının kendisine yönelik umutlarının boşa çıkmasına sebep olmuştu. Beethoven, Karl’ın annesinden ölesiye nefret ediyordu, tıpkı diğer erkek kardeşinin karısından nefret ettiği gibi. O kadınları ahlaken düşük buluyor, kardeşlerine yakıştıramıyordu. Beethoven’ın kardeşlerini karılarından ayırabilmek için üzerlerinde kurduğu baskı, Karl’ı kanatları altına almak için verdiği mücadele kadar hayret vericidir. Beethoven’ın hayatının şaşırtıcı bir başka yönü de, onun kadınlarla kurduğu daha doğrusu kuramadığı ilişkidir. Besteci hayatı boyunca hep ulaşamayacağı kadınlara ulaşmayı denemiş ama bu çabasında hep başarısız olmuştu. Beethoven’ın ‘ilgilendiği’ kadınlar, statü bakımından kendisinden hep birkaç basamak üstte olan kadınlardı. Mozart gibi yüksek sınıftan olmayan bir müzisyen kadınla evlenmeyi aklına getirmeyen Beethoven’ın dikkatini hep soylu kadınlara yöneltmesi ilginçtir. O ünlü mektubu yazdığı “Ölümsüz Sevgili”nin de yüksek tabakadan bir kadın olması kuvvetle muhtemeldir. Bu kadının kimliği, yapılan onca araştırmaya ve konu üzerine hala toplanan ‘konferanslara’ rağmen bulunabilmiş değil; sadece tahminler yürütülebiliyor.

EYVALLAHI YOKTU
Beethoven’ın gençliği haydi neyse de, özellikle sağırlığın etkilerini iyiden iyiye hissetmeye başladığı orta döneminden itibaren kadınlarla sağlıklı ilişkiler kurabilecek bir insan olduğu konusunda derin şüpheler bulunuyor. Beethoven denildiğinde akla ilk gelenlerden biri de onun ‘huysuz’ bir adam olduğudur. Geçimsiz, asabi, doğru bildiğinden asla şaşmayan, açıksözlü, kimseye eyvallahı olmayan bu adam ardından yazılmış tüm biyografilerde üstüne başına dikkat etmeyen, eski püskü kılıkla dolaşan, sokakta yürürken aklını yitirmiş gibi kendisiyle konuşan, elini kolunu sallayarak bağıran tuhaf bir insan olarak çizilir. Bu, pek de cazip olmayan resmin üzerine, çirkin sayılabilecek fiziğini de eklediniz mi, Beethoven’ın kendisinden her bakımdan üstün kadınlarla neden sağlıklı gönül ilişkileri kuramadığı, karşı cinsle ilişkilerinin neden platonik seviyede kaldığı az çok anlaşılabilir.

İNSANLIK GİZEMİ
Oysa onun da Johann Sebastian Bach gibi bir çilekeş Anna Magdalena Bach’ı olsaydı, hayat Beethoven için, özellikle sağırlığının etkilerini ağır biçimde yaşadığı üçüncü döneminde belki daha katlanılır olabilirdi. Beethoven’ın sağırlığının bestecinin psikolojisi üzerinde ne muazzam bir deformasyon yarattığı hakkında bilgi eksiğimiz yok zira ondan geriye kalan onlarca konuşma defteri, mektupları ve çevresindekilerin tanıklığı bu depresif ruh halini anlamamıza yetiyor. Ama mutlak sağır olup da böylesi akıl almaz büyüklükteki eserleri nasıl yazabilmiş olduğu, bir insanlık gizemi olarak kalacak. Beethoven kulağında ciddi duyma problemleri yaşadığını büyük bir huzursuzlukla ilk olarak çocukluk arkadaşı Dr. Franz Wegeler’e gönderdiği 1801 tarihli mektupta açıkladı. O dönemde hiçbir şey bilinmeyen bu hastalık için önerilen kaplıca tedavisi elbette işe yaramadı ve hastalığı ilerleyen Beethoven hayatının son on yılında tümden işitmez oldu, çevresindekilerle önce konuşma borularıyla, en nihayet konuşma defterleriyle anlaşır hale geldi. Yaşamının son dönemine damga vuran sağırlığının en dramatik anlatımı, sahnenin kenarında ‘yönetir gözüktüğü’ 9. Senfoni’nin prömiyerinin ardından kopan büyük alkışı duyamayıp eserin solisti tarafından oditoryuma doğru döndürülmesiydi. Hiç duyamayan ve hastalıklardan yakasını sıyıramayan bir Beethoven’ın o döneminden kalma eserlerini dinlemek isterseniz özellikle son üç yaylı çalgılar dörtlüsüne kulak vermeniz yerinde olur. Bunlar, bestecinin ölümünün ardından uzun yıllar anlaşılamamış, sağır bir adamın iç sayıklamaları olarak görülmüştü. Son dörtlülerin müzikte Romantik dönemin kapılarını sonuna kadar açan eserler olduğu gerçeği sonradan ortaya çıkacaktı. Lockwood kitabında Beethoven’ın yaşamını hem en ince ve keskin detaylarına kadar aktarıyor hem de sıra eserlerine geldiğinde yine aynı titizlikle analizlere girişiyor. Analiz demişken orada biraz duralım. Geçen ay “Şipşak Mozart” kitabı üzerine yazarken de buna değinmiştik. Lockwood da tıpkı o kitabın yazarı gibi, sıra eser analizlerine geldiğinde sözünü sakınmamış, beni sadece armoniden anlayanlar okumuyor, çok daha geniş bir kitleye hitap ediyorum diye düşünmemiş ve ustanın eserlerinin her birini çok ciddi manada teknik analize tabi tutmuş. Müzik tekniğine vakıf olmayan okur bu satırlarda yorulabilir ama kitabı sakın elinden bırakmasın zira Lockwood analiz faslını bitirip Beethoven’ın yaşamından satırlar aktarmaya devam ettiğinde bunu o kadar güzel yapıyor ki insanın bu sefer de kitabı elinden bırakası gelmiyor. Yazarın besteciyi anlatırken onun içinde yaşadığı toplumu, insanları, devleti, yöneticileri, siyaseti anlama ve anlamlandırma çabasına hayran olmamak elde değil. Ebru Kılıç’ın tercümesi ise her türlü övgünün üzerinde. İçerdiği teknik analiz sayfaları ve müzik terminolojisi bakımından çevrilmesi çok zor bir kitap bu. Birkaç satırlık nota bilgisinin bile komik sonuçlar doğurmaya yetecek çevirilerine şahit olduğumuz Türkiye’de elimizdeki İş Bankası yayınının Türkçeye müzik kitabı çevirilerinde milat olduğundan söz edebiliriz.

Diğer biyografiler
Bu kitap İş Bankası’nın çıkardığı ilk Beethoven biyografisi değil. Kütüphanemin besteciye ayrılan rafında aynı yayınevinden 1963 yılında çıkmış bir kitap daha var. Romain Rolland imzalı 136 sayfalık bu mini biyografinin dışında Türkçeye geçmiş yıllarda çevrilen Edouard Herriot imzalı bir biyografi daha var (Pan Yayıncılık bu kitabı yakınlarda yeniden bastı). Ankara’daki Sevda-Cenap And Müzik Vakfı da, Felix Huch’un Beethoven biyografisini kazandırdı dilimize. Konu hakkında iki çeviri kitap daha var piyasada. Biri Frida Knight’ın, besteciyi Fransız Devrimi ve diğer toplumsal dönüşümlerin merkezine oturttuğu Beethoven ve Devrim Çağı, öteki de Russell Martin’in ilginç bir öyküye sahip, “Beethoven’ın Saçı” adındaki kitabı. Ama Lewis Lockwood’un bu muhteşem çalışmasını Türkçede sahip olduğumuz Beethoven temalı tüm kitapların üzerinde konumlandırmamız gerekir.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam