VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ekim 2016 Cuma | Anasayfa > Haberler > Dalgaların savurduğu insanlar
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Dalgaların savurduğu insanlar

Emrah Serbes’in “Müptezeller”i, birbirini takip eden, bağımsız ama aslında birbirine bağlı beş hikâyeden oluşan bir roman. İkisi Antalya’da geçiyor hikâyelerin, kahramanımızın taşınmasıyla Ankara’ya sıçrıyor ve bu gezi, İstanbul’da tamamlanıyor. Antalya’da garsonluk yaparak hayatını kazanan genç garson olarak kitaba veda ediyor.

MURAT MERİÇ



Ankara’da, eskiden Yeni Sahne’nin olduğu Tuna Caddesi üzerinde küçük bir bar vardı. “Ganyancı barı” da dediğimiz “adam” barlarından… Yakın arkadaşlarımdan Cem’in babası işletirdi. Ulaş tanıştırmıştı bizi Cem’le, üçümüz kıyak arkadaştık. Geçmiş zaman kullandığıma bakmayın, hâlâ öyleyiz. Biraz savrulduk sadece. Barın adı Platin Express’ti ama kendi aramızda Platin derdik. Müdavim barıydı, aynı masalarda aynı yaşlı amcalar otururdu ve kışın tuzlu/limonlu kırık ayva, yazın yeşil erik gelirdi masalara. Paramız olduğunda rakı açtırırdık ama genelde bira eşliğinde gömerdik masaya gelen cukkayı. Bara arada bir takılan, önündeki deftere sürekli notlar alan sessiz genç ne zaman dikkatimizi çekti bilmiyorum ama uzaktan selamlaşmaya başladığımızda Platin son demlerini yaşıyordu. Çok geçmedi, kapandı zaten. O da kapanınca, Ankara’nın eski tadı kalmadı. Fikrim’de eski 45likler çalıyordum. Bir gün, “gidiyorum” dedim ve İstanbul’a göçtüm. Uzun bir süre Ankara’ya uğramadım. Sonra, her hafta gidip gelmeye başladım. Bu kez Nefes’te eski 45likleri döndürmek için… “Bir AnKara eğlencesi” lafı, o zamanlara ait. Kendim uydurmadım, Emrah Serbes’in çok sevdiğim romanı “Her Temas İz Bırakır”ın (2006) kapağından aldım. İlk Behzat Ç. macerasıydı, Platin dâhil sevdiğim yerlerde geçiyordu; biraz da bu nedenle çok sevdim. Okudum, ikinci macerayı (“Son Hafriyat”, 2008) heyecanla bekledim, çıkar çıkmaz aldım ve bir solukta yuttum. Emrah’ı henüz tanımıyordum ya da tanımadığımı sanıyordum.

Barda notlar alan genç
2010 olmalı… “Behzat Ç.” dizi olarak yayınlanmaya başlamıştı. TÜYAP’ta, İletişim standında Emrah Serbes’in imza gününün olacağını öğrendim. Kıvanç’ı aradım, “Beni Emrah’la tanıştırır mısın,” diye sordum; “Gel” dedi kısaca. Gittim. Aklımda “Express” için bir söyleşi yapmak vardı, tanıştıktan sonra randevuyu kesecektim. Standa yaklaşırken Nihat Abi’yi gördüm, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Nihat Tuna’yı. Yanında, Ankara’da, Platin’de selamlaştığımız genç vardı. Biraz serpilmişti. Sarıldık. Önce Nihat Abi’yle, sonra o gençle. “Ne arıyorsun burada?” sorusunu soramadan Kıvanç geldi: “E siz tanışıyormuşsunuz ya?” dedi şaşkınlıkla... O anda, Behzat Ç. maceralarında Platin’in yer alma sebebi çözülmüş, taşlar yerine oturmuştu. Kimi zaman elindeki tek erik tanesini bütün gece kemirerek birasını içen ve sürekli notlar alan gencin Emrah Serbes olarak karşıma çıkması beni şaşırtmamıştı. Ankara hâlleridir, kahvede karşılaştığınız, uzaktan sevdiğiniz insan Ahmed Arif çıkar, sevinirsiniz. O gün, Emrah’ı “tanıdığıma” sevinmiştim.
Emrah, iki Behzat Ç. macerasını takiben bir hikâye kitabı (“Erken Kaybedenler”, 2009), bir seçki (“Hikâyem Paramparça”, 2012) ve bir roman (“Deliduman”, 2014) yazdı. İkisini ilk gün, birini yayımlanmadan okudum ve “Express” için kurguladığım söyleşiyi yıllar sonra başka bir mecra için yaptım. Sonrasında çok buluştuk Emrah’la, çok yan yana geldik. Ankara’da Nefes’te beni dinlemeye geldiği gün dün gibi hatırımda: İstediği şarkıyı çalmış, onu mutlu ettiğini görünce sevinmiştim. Sonra bir süre görmedim. Hep haberini aldım, ara ara telefonla konuştum. Yeni bir kitap yazdığını biliyordum, heyecanla bekliyordum. Kitap önüme geldiğinde sevindim. Şanslıyım, piyasaya çıkmadan okuduğum ikinci Emrah Serbes kitabı bu.

Antalya, Ankara, İstanbul üçgeni
“Müptezeller”, birbirini takip eden, bağımsız ama aslında birbirine bağlı beş “hikâye”den oluşan bir “roman”. İkisi Antalya’da geçiyor hikâyelerin, kahramanımızın taşınmasıyla Ankara’ya sıçrıyor ve bu gezi, son bölümde İstanbul’da tamamlanıyor. Antalya’da garsonluk yaparak hayatını kazanan genç, Ankara’daki tedrisat macerasını saymazsak, garson olarak kitaba veda ediyor.

Aklı yazarlıkta aslında. Anlattıkları, yazmak istedikleri. “Hoca” adlı hikâyede, “dördüncü ilk romanım” dediği kitabı yazmaya başlıyor ve tamamlıyor. Yayınevlerini dolaşma macerası bir yana, son hikâyede karşımıza çıkan isminin hemen önüne (mesleği yazarlık olduğu hâlde yayımlanmış bir kitabı olmadığı için) “işsiz” ibaresinin iliştirilmesi kitabı özetliyor aslında. Çünkü kahramanımız -ki isminin Bakır Arslan olduğunu, yukarıda sözünü ettiğim sahnede öğreniyoruz- aslında garsonken de işsiz! 19 yaşında, Che’nin hayatını okurken “Adamlar çok zor şartlarda yaşamış, bizim hayatımız çok rahat” diyen isyankâr İsmail’le birlikte işten kovulduğunda, bir daha iflah olmayacağı bir hayata adım attığını bilmiyor. Yine de büyük cümleler kuruyor. Antalya’da, Güllük Caddesi üzerindeki pasajlardan birinde geçirdiği zamanını anlatırken sanki büyük bir macera anlatıyormuşçasına heyecanlı -ki “Bombacı” başlıklı ikinci hikâyenin sonunda yaptığı veda konuşması, durumun şahikası. LıkLık Birahanesi gibi “memur işi ucuzcu yerler”e takılırken aklının “kumar oynatılan kahveler, pavyon tipi yerler ve kahkahalar”ın olduğu “öteki pasaj”da kaldığını saklamıyor. Yine de oraya doğru bir adım atmıyor. Daha büyük bir adım atıyor ama kitabın sürprizini bozmamak için bunu yazmayacağım.

Kendini Allah sanan Samsunlu, deli Tofaş, çakmak aşıran Muzo ve hikâyesinin yazılmasını isteyen Yalçın, Antalya’da bıraktığımız kahramanlar. Bırakırken aklımızda kalan sahne, Samsunlu’yla Tofaş’ın kavgası. Anlatıcı, “azgın bir dalganın kayalıklara attığı iki sandal” gibi tarif ediyor gördüğü manzarayı: “Kırık dökük, sağlam kalan parçaları da yeni dalgalarla birlikte birbirine vura vura un ufak olan…” Bunu yaparken, başka bir yerde, akülü araba - deprem bağlantısıyla canımıza okumayı ihmal etmiyor. Rakı bardağında verilen yolluk bira, her gece dönen Baha kaseti “Kutup’ta Yaz Gibi” ve bir anda akla gelen Edith Piaf şarkısı, ikinci hikâyeden artırdıklarımız. Altını çizdiğimiz cümle de şu: “Bir hayal, gerçekleşmesi gereken zamanda gerçekleşmelidir.”

Ankara macerası bambaşka. Şaşırtıcı. Beni çarpan elbette Ankara ayrıntıları: DTCF orta bahçe, ek bina, Sakarya, Hosta Piknik, Kurtuluş Parkı, İncesu derken kahramanımızın Coşkun, Barış ve Çağlar’ın işlettiği Nefes’e gelip eski 45likler dinlemesi, şüphesiz hikâyeyi üstüme alınma sebebim! Bir itiraf: Üçüncü hikâyenin başlığının “Platin” olduğunu görünce, bizim Platin’i anlattığını sanarak heyecanla okudum. Aksayan komşunun sol bacağına takılmış platini anlattığını bilsem bu kadar heyecanla yaklaşır mıydım bilmiyorum ama Ankara’da geçen hikâyeler beni her koşulda cezbettiği için, mutlu oldum. Üstelik hikâyenin bir yerinde çaldığım geceyle karşılaşmak, mutluluğumu iki katına çıkarttı. Şu şiir gibi mesafe algısı da öyle: “Bir nefes kadar yakın ama Eryaman kadar uzak”.

“Müptezeller”, bir çırpıda okunan bir kitap. Önceki Emrah Serbes kitaplarının yanına yerleştirirken tereddüt duymayacağınız bir “roman”… Emrah, kitabın başına şu cümleyi iliştirmiş: “En güzel ağbim Nihat Tuna’ya…” Bu da, onun vefası -ki sevme sebeplerimizden sadece biri.



Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam