VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ocak 2014 Salı | Anasayfa > Haberler > Derin uykudan uyanış
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Derin uykudan uyanış

“Hayat Askıda” romanı yeniden yayınlanan Necati Göksel yazarlık yolculuğunu kendi kaleminden paylaştı.

NECATİ GÖKSEL

Yıllar öncesiydi. Okullar yeni tatil olmuş ve Ankara’ya gitmiştik. Ertesi gün sabah erkenden uçağa binecek ve ailelerimizin yaşadığı Almanya’ya uçacaktık. Ben, kardeşim ve iki amca çocuğu birlikteydik. Bize Ankara’ya kadar en büyük kuzenim Nadir Ağabey eşlik etmişti.
O günlerde öğretmenlik eğitimi alan Nadir Ağabey otele yerleştikten sonra nasıl olduysa benim bakkallarda satılan bir cep defterine karaladığım hikâyeyi okumuş, şaşkınlığını ve beğenisini ifade eden cümleler kurmuştu. Henüz 10 yaşındaydım.

O günü hiçbir zaman unutmadım. O güne ilişkin hatıraların hafızama bu denli keskince yerleşmesi acaba ilk kez bir hikâye yazdığım ve beğenildiği için miydi? Belki de bize yiyecek bir şeyler getireceğini söyleyerek otelden çıkan, arkadaşlarıyla buluştuktan sonra bizi unutan ve karnımızda açlıktan sancılar oluşmasına sebep olan Nadir Ağabeyim yüzündendi. Ya da hemşerim Abbas Sayar’ın romanından uyarlanan, haftalardır tanıtımı yapılan ve o gün yayınlanacak olan “Yılkı Atı” adlı TV filmini seyredemediğim, bu yüzden kendimi yiyip bitirdiğim içindi.

Bir insan ne zaman yazar olur? Bize yazar sıfatını verdiren şey yazdığımız satırlar mıdır yoksa daha kâğıda bir tek harf bile düşmeden önce içimizde beliren dürtü müdür? Ben öyle olduğumu düşünüyorum.
Çünkü henüz imgeler satırlara dönüşmeden önce de zihnimde bir şeyler kurar, evimizin bahçesindeki ağaçları bile kahramanlara dönüştürür ve onların öykülerini anlatırdım.
“Kayıp Yolcu” romanımda kitabın kahramanı Gani uzaktaki Çamlık Tepe’nin zirvesine doğru bakar: Ağaçlar sanki birbirlerinin üzerine eğilmiş, fısıldaşıyorlarmış gibi görünür. Bu izlenim benim çocukluğumdan koparılmış bir alıntıdan başka bir şey değildir. Uzaktan gördüğüm binalar, ağaçlar ve diğer şeyler biçim değiştirerek anında başka bir şeye dönüşürdü. Bazen korkutucu gölgeler, bazen beni bir kuş olup oradan oraya uçmaya iten cezbedici siluetler olarak göğüs kafesimde deli bir heyecana yol açarlardı.

HEP YOLLARDA
Çoğu insan olabileceği kişiyi varoluşsal bir eyleme dökmeden önce de o nüveyi içinde taşır. Kimisinin içinde o tohum yeşerir, kimisinde kök salar ama büyüyemez.
Acaba içlerinde taşıdıkları tohumun farkına varmadan onu öldüren, kendisini kendisinde değil başka kimliklerde arayan insanlara ne olur? Onlar belki de “Hayat Askıda” romanımdaki gibi kendilerini yollara vuracak olanlardır. Bazıları kendilerini o yollarda bulacak bazıları ise yitip gidecektir.
Şu cümle 2014 Ocak ayı sonuna doğru gözden geçirilmiş yeni baskısı yapılacak olan “Hayat Askıda” romanımdan:
“Kimileri başkalarına, kimileri kendilerine kalıp biçer. Çoğu zaman hayattaki rolümüzü buna göre oynarız. Eğer kişiliğimiz bu kıyafete uyarsa sorun çıkmaz. Uymazsa nasıl bir düş kırıklığıdır bilir misin? Bir de kendilerine biçilen kıyafete göre oynayıp ölenler vardır. Kalıplarının adamı değillerdir ama ölünce efsane olurlar.”
Müge İplikçi “Açık Kitap” isimli TV programı için yaptığı röportajda bana kitaplarımda niçin sürekli bir yolculuğun olduğunu sormuştu. Galiba benim hayatı algılayış şeklim bir yolculuktan farklı değil. Gelip geçen manzarayı anlatmaktan, sözcüklerle onu resmetmekten acayip bir haz duyuyorum. Hayat öyle bir yolculuk ki, biz onu bütünüyle tarif edemeyiz.
Çünkü manzaraya baktığımızda gördüğümüz şey net ve parlak bir resim değil, akıp giden renkler ve izler olacaktır. Biz ancak hayatın içinden çekip aldığımız küçük izlerle bir tarif yapmaya çalışırız ve o, hayatın anlamını açıklamaya çalışan, zavallı, hemen silinip, şekil değiştiriveren bir lekeden başka bir şey değildir. Manzaranın bütününü göremeyiz. Çünkü biz de manzaranın içindeki küçük bir zerrecikten ibaretiz.
“Hayat Askıda” romanımı yeniden okumaya başladığımda romanın bütünlüğüne dokunmaksızın düzenlemeler yapma ihtiyacı duydum. Çünkü ben de resmin diğer öğeleri gibi içinde bulunduğum manzarada yol alırken değişiyor ve dünyayı açıklayabilmek için kendimi yeniden yaratıyordum.

POLİSİYE GERİLİM
Askıda” özellikle Hitchcock sinemasına göndermeler yapan polisiye-gerilim-aşk temalarının baskın olduğu bir romandır. Fakat ekonomik krizin fon olarak kullanıldığı bir zeminde ilerlerken suçu yaratan toplumsal koşulları biraz daha öne çıkarma ihtiyacı duydum. “Hayat Askıda” ilk yayınlandığında kitabın sayfalarına sinmiş olan otorite karşıtlığı fark edilebilirdi. Fakat şu an hissedilen antikapitalist bakış o zaman belirgin değildi. Bu biraz da benim hayata nasıl baktığım, onu nasıl gördüğümle ilgili bir durum.
Hiçbir eser onu yaratan kişiden soyutlanamaz ve ürettiğimiz eserler bizim kendimizi dışa vuruşumuzdan başka bir şey değildir. “Hayat Askıda” ismine henüz karar vermeden önce romanın kod isimlerinden biri “Derin Uyku” idi. Bu isim roman kahramanın gafletten uyanışı ile yakından ilgiliydi.
Yazarken temel düsturum en karmaşık fikri en az kelime ile en anlaşılabilir şekilde açıklamaktır. Bu düstura bağlı kalmak benim romanlarımı sade ve kolay okunan romanlar haline getiriyor. Bu aynı zamanda üzerine titizlendiğim tempolu ve akışkan yazabilmek ilkemi de kendiliğinden gerçekleştiriyor.
Hayat Askıda ve diğer romanlarımın sürekli vurgulanan sinematografik yapısı ise benim elimde olmaksızın gerçekleştirdiğim bir şey. Bana göre, roman ve sinema arasında öteden beri bir aşk ilişkisi yaşanmaktadır. Bu etkileşim iki sanatı da sürekli taze tutmaya devam ediyor
Beni yazarlığıma inandıran en önemli durum ise konuşurken anlatamadığım olguları yazarken anlatabiliyor oluşumdur. Konuşurken düşüncelerim o denli dağılıyor ki, konudan konuya atlıyorum. Düşüncelerimi ancak yazarken düzene koyabiliyorum.
Daha ötesi ise yazarken daha iyi düşünüyor olmam. Aklıma olağan anlarda gelmeyen düşünce kırıntıları sanki kalemi elime almamı bekliyormuş gibi net ve açık bir şekilde zihnimden parmaklarıma hücum ediyorlar.
Yazmak eylemi bir süreliğine hayatın askıya alınması gibi görünebilir. Oysa aslında yaşadığım ve en yoğun düşüncelerin zihnimde billurlaştığı, adeta zaman yolculuğu boyutuna girdiğim bir vecd hali.

Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam