VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
06 Ekim 2009 Salı | Anasayfa > Haberler > Devlet-i Aliyye’nin birinci cildi, Prof. İnalcık’ın şanına yakışmamış
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Devlet-i Aliyye’nin birinci cildi, Prof. İnalcık’ın şanına yakışmamış

Dünyanın en önemli Osmanlı tarihçilerinden Profesör Halül İnalcık'ın kitabına Ahmet Kuyaş'tan eleştiri geldi...

Ahmet Kuyaş

Devlet-i Aliyye Prof. Dr. Halil İnalcık’ın eserlerini hiç tanımayanların çok yararlanacağı bir kitap olmakla birlikte, kendisini ve eserlerini görece iyi tanıyanları hayal kırıklığına uğratıyor. Nedeni de bana kalırsa Halil Hoca’nın, belki son zamanlarda tarihe ve tarih tartışmalarına olan ilginin de artması sonucunda, kitapçı raflarında çok ve çabuk görünmek arzusuyla Türk okurunu ciddiye almaması gibi ikili bir karışım.

Profesör Halil İnalcık, Osmanlı tarihçilerinin duayenidir. Altmış yılı aşan bir süredir yayımladığı yol gösterici çalışmalarının Osmanlı araştırmaları alanındaki ağırlığını hakkıyla vurgulayabilmek bile çok çaba ister. Günümüzün yaşı kemale ermiş Osmanlı tarihçilerinin büyük bir çoğunluğu, ya doğrudan doğruya Halil Hoca’nın öğrencisi olmuş ya da çalışmalarıyla ortaya koyduğu bir sorunu daha derinlemesine inceleyen takipçileri olmuştur. Bu yüzden rahmetli Şinasi Tekin, eşi ve başka tanınmış tarihçiler, Halil Hoca’nın yetmiş yaşına basması vesilesiyle hazırladıkları armağan kitabına Râiyyet Rüsûmu adını vererek, hem Hoca’nın meşhur bir makalesine atıf yapan hem de “yeni yetmelerin” hocalarına ne kadar çok şey borçlu olduklarını gösteren bir kelime oyunu yapmışlardı.

GÜVENİLİR BİR ÇEVİRMEN SORUNU

Ama Türkiye Halil Hoca’nın eserlerini görece geç tanıdı. Halil Bey’in ABD’ye gitmeden önce Türkçe yayınladığı makaleleri ve kitapları biliniyordu gerçi. Ancak, çok büyük çoğunluğu İngilizce olan eserleri, Türkçe’ye çok geç kazandırıldı. Eren Yayıncılık’ın çabaları sonucunda 1990’larda Türkçe eserlerinin yeniden yayınlanmasından sonra, 2003 yılında Yapı Kredi Yayınları The Ottoman Empire: The Classical Age adlı temel eserini Türkçe’de yayınladı. Böylece Klasik Dönem, yayınlanışının ancak otuzuncu yılında ve birçok dile çevrildikten sonra Türk okuruyla buluşabildi. Ertesi yıl ise, Halil Berktay’ın ısrarlı çabaları ve itinalı çevirisiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi de Türkçe’de yayınlandı. Ama Halil İnalcık’ın birçok önemli makalesinin hâlâ Türkçe çevirileri yok.
Halil Hoca, burada tanıttığımız kitabın önsözünde, dizinin üçüncü cildinde bu makalelerin yine İngilizce basılacağına ilişkin bir haber vermiş. Bunun nedeni de, kendi deyişiyle, “güvendiği bir çevirmen bulamamış” olması. Halil Bey isteyecek, İş Bankası Kültür Yayınları da güvenilir bir çevirmen bulamayacak; pek inanılır gibi gelmiyor bana. Halil Bey’in temel kitabının Türkçe’ye çevirilişi de yıl hesabı olarak Fuat Köprülü’nün klasik eseri Les Origines de l’Empire ottoman’ın Türkçesinin gecikme rekorunu kırdığına göre, nedenleri başka bir yerde aramamız gerekiyor.
Neden, bana kalırsa, Halil Hoca’nın, belki son zamanlarda tarihe ve tarih tartışmalarına olan ilginin de artması sonucunda, kitapçı raflarında çok ve çabuk görünmek arzusuyla Türk okurunu ciddiye almaması gibi ikili bir karışım. Devlet-i Aliyye’nin Mayıs ayında piyasaya çıkan birinci cildi bunu gayet iyi gösteriyor. Nitekim, Devlet-i Aliyye’nin birinci cildinin ilk bölümü, Kültür Bakanlığı’nın 2003’te yayınladığı Osmanlı Uygarlığı adlı eserin birinci cildinden aynen alınmış. Bunu Halil Hoca kendi yazdığı önsözde söylüyor. Tabii bu noktada akla bin yüz elli sayfalık akademik bir yayının geniş bir okur kitlesince satın alınıp okunmasının zorluğu, dolayısıyla da ikinci ve daha kolay edinilebilecek bir baskının yararlı olacağı fikri gelebilir. Keşke öyle olsaydı. Aşağı yukarı iki yüz sayfalık bu ilk bölümü okuduğunuzda, bazıları meslek erbabınca önemli sayılabilecek, ama geniş okur kitlesi düşünüldüğünde “olmasa da olurdu” diyebileceğimiz ayrıntılar dışında, Halil Hoca’nın Osmanlı İmparatorluğu. Klâsik Çağ (1300-1600)’ünü yeniden okumuş gibi oluyorsunuz. Ayrıca bu durumun, benim gibi bu kitabı okumuş, ama Kültür Bakanlığı’nın yayınladığı kitabı okumamış olanları, Hoca’nın aynı yıl birbirinin çok benzeri iki metni iki ayrı yerde yayınlamış olduğunu öğrenmeleri nedeniyle, rahatsız edici bir yanı da var. Tabii üç kitabı da okumuş olanlara ya da okumaya hazırlananlara Allah sabır versin.

İKİNCİ BÖLÜM DE ÖZGÜN DEĞİL

Devlet-i Aliyye’nin ikinci bölümünün önemlice bir kısmı ise Eren Yayıncılık’ın 2004’te piyasaya sürdüğü ve İngilizce ilk baskısı Cambridge Üniversitesi yayınlarından çıkan Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi’nin Halil Hoca’ya ait olan bölümlerinin bir özeti. Yani ikinci bölümün de pek özgün olduğunu söyleyemediğimiz gibi, bu kadarlık bir metnin Klâsik Çağ (1300-1600)’de de bulunduğunu öne sürebiliriz. Üstelik Klâsik Çağ (1300-1600) çok daha derli toplu bir metin sunarken, Klasik Dönem (1302-1606)’da birçok tekrar göze çarpıyor. Bu tekrarlar arasında en göze batanı Fetret Dönemi’nin incelendiği uzun bölüm. Yukarıda söylediklerimizin de farkında olan bir okurun, bu bölümde sanki iki ayrı yayından alıntılar yapıldığı hissine kapılmaması mümkün değil. Bu his, başka bir biçimde, Halil Hoca’nın Osmanlı-Fransız ilişkilerini anlattığı bölümde de karşımıza çıkıyor. Nitekim bu bölümde Osmanlılar, birdenbire “Türkler” olup çıkıveriyorlar. Ayrıca kitapta sonnot sistemi kullanılmış olmakla birlikte, Osmanlı-Fransız ilişkilerinde kullanılan kaynak olan E. Charriére’in eserine göndermeler, cilt ve sayfa numarasına kadar varan ayrıntılarına karşın, metin içinde hep parantez içinde verilmişler ve bu halleriyle eldeki bir metne daha sonra yapılmış ek paragraflara aitmiş gibi duruyorlar.
Şu da var ki, kitabın bu eski yıldızların birbirine yapıştırılmasıyla oluşturulmuş ay niteliği, içeriğinin değerini zerrece zayıflatmıyor. Halil Hoca’nın bilimiyle ilk kez karşılaşacak olan okurun gözünde, yazarın bir yanda en büyük uzmanı olduğu konuya olan hakimiyeti, diğer yanda da gerektiğinde ayrıntılara girip gerekmediğinde duru bir Türkçeyle anlatıyı sürdürmesi sayesinde, hem bilgilenme hem de okuma keyfi açısından Klasik Dönem (1302-1606)’yı çok iyi bir kitap yapmaya yeter de artar bile. Gönül isterdi ki Halil Hoca kitabını biraz daha özenle ve ilgiyle okumuş ve okurlarını bazı sorular sormaktan alıkoymuş ola. Örneğin okur, Fatih Sultan Mehmet’in Çandarlı Halil’i öldürttükten sonra sadrazamlarını hep kullardan seçmiş olduğunu öğrendikten birkaç sayfa sonra nasıl olup da kulların baş düşman bildikleri Karamanî Mehmet Paşa’nın sadrazam olabildiğini ve kulları bulundukları yerlerden uzaklaştırmaya koyulduğunu pek anlayamıyor. Aynı biçimde Zapolya, Halil Hoca’nın kitabına birdenbire Ferdinand’a yenilerek girdiği için bu karakterin kim olduğu ve ne yaptığına ilişkin okurun birşeyler anlaması mümkün olmuyor.

ESKİ ALIŞKANLIKLARIN ETKİSİ

Son olarak, kitabın adı ve üzerine eğildiği zaman diliminin sınırlandırılmasına ilişkin bir çift söz etmem gerekir. Yukarıda söylenenlerin kendisi de farkında olduğu anlaşılan Halil Hoca, “klasik dönemi” bu sefer 1302-1606 olarak belirlemiş. 1302’deki meşhur Koyunhisar Savaşı, Hoca’nın Klâsik Çağ (1300-1600) kitabında da önemle üzerinde durulan bir dönüm noktası olarak tanıtılmıştı. Ama Halil Hoca bunun üzerinde, haklı olarak, fazla durmayıp kitabını genel bir görünüm özeti olarak ussallaştırdığından, başlıkta “1300-1600” tarihlerini vermişti. İstese, “14-16. Yüzyıllar” da diyebilirdi. Bu sefer ise 1302 tarihini kapağa çıkarmasının bir Ortaçağ devletinin ortaya çıkması gibi uzun bir süreci noktasallaştıran, gereksiz bir kesinleme olduğu kanısındayım. Ayrıca, böylesine kesin bir tarihlemenin “imparatorluk” sözcüğünün kullanılması açısından da sakıncalı olduğunu vurgulamam gerekir. Halil Hoca’nın Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusunun, hem siyasal bir proje ya da vizyon olarak hem de bazı önemli kurumların olgunlaşmaları açısından, Yıldırım Bayezid olduğunu söylemesi bence de çok doğrudur. Bu yaklaşımın, biraz zorlama da olsa, kul dizgesinin kurucusu olduğu için I. Murat’a kadar çekilmesi de belki ciddî bir itiraz nedeni olmaz. Ama Osman ve Orhan Gaziler dönemlerini de “imparatorluk” ve “klâsik dönem” başlıkları altında incelemek pek mantıklı olmuyor. Bu nedenle Halil Hoca’nın eski alışkanlıklardan sıyrılıp, “Devlet-i Aliyye” deyiminin de anımsatabileceği gibi, “imparatorluk” yerine “devlet” sözcüğünü kullanması ve “klasik” sıfatını yalnızca belirli bir dönem için kullanması daha iyi olurdu.

KİTABIN CİDDİ ZAAFLARI VAR

Kitabın, bir nesne olarak da ciddî zaafları var. Charriére’e yapılan göndermeler ya da Zapolya’nın gökten zembille inmesi gibi özensizliklere ilişkin olarak editörleri Halil Hoca’nın yardımına yetişebilirlerdi. Ne de olsa benim gözüme çarpanlar, onların da pekalâ gözüne çarpabilirdi. Ama anlaşılan onların da aceleleri varmış ki işlerini iyi yapmamışlar. Ayrıca metin, tipografik hatalarla dolu. Üstelik, yazım konusunda da ciddî tutarsızlıklar olduğu gibi, bunlar bazen neredeyse yanyana bulunuyorlar: örneğin, “dara’t-tâlim” ve “daru’ş-şifâ”. Zaman zaman okur, acaba Halil Hoca da Türkçe’deki yüzlerce yıllık “resul”ü “rasul”, “maşallah”ı da “maşaallah” yapanlarınkine benzer refleksler mi geliştirdi diye sormaktan kendini alamıyor. Bir de şu “zamane yayıncılığı” da diyebileceğimiz desktop publishing hastalığının emareleri var. Bazı sözcükler veya isimler bul-değiştir yöntemiyle düzeltilmişler, ama arkalarından gelen eklerin ses uyumu güme gitmiş: örneğin, “Hunyadi János’nin”. Bizans toprak mülkiyetine ilişkin “pronoia” terimi ise tutarlı biçimde hep yanlış yazılmış.
Kısacası, Devlet-i Aliyye’nin birinci cildi, Halil İnalcık Hoca’nın şanına yakışır bir kitap olmamış. Yukarıda da dediğim gibi, Halil Hoca’nın eserlerini hiç tanımayanların çok yararlanacağı bir kitap olmakla birlikte, kendisini ve eserlerini görece iyi tanıyanları hayal kırıklığına uğratıyor.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163