VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mayıs 2015 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Dilin içinde yaşamak
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Dilin içinde yaşamak

“Karanlık bir ormanda ışığı yanan bir kulübeye rastlamak okumak. Orada bir yuva buldum ve yerleşip kaldım” diyen Ethem Baran edebiyata nasıl adım attığını ve yeni kitabı “Zira”yı anlattı.


ETHEM BARAN

Daha ortaokuldayken yazının içinde bir yol buldum kendime. “Emanet Gölgeler Defteri” adlı romanımın kahramanı Yağız’ın dediği gibi, karanlık bir ormanda ışığı yanan bir kulübeye rastlamaktı okumak. Orada bir yuva buldum ve yerleşip kaldım.

Türkçe öğretmenimiz bizden bir roman okuyup özetini çıkarmamızı istemişti. Ben yirmi roman okuyup hepsinin özetini de çıkarmıştım. İkinci dönem yine bir roman okumamız gerekiyordu; bu kez yirmi beş roman okudum. Halk kütüphanesini yol etmiştim. Oradaki görevliden çekinmesem daha çok okuyacaktım belki de. Tarihî romanlar okuyordum daha çok. Abdullah Ziya Kozanoğlu, Feridun Fazıl Tülbentçi, Oğuz Özdeş … Sonra Jules Verne, Kerime Nadir, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay. Derken “İnceMemed”iyle başlayarak Yaşar Kemal … Onun ardından Orhan Kemal geldi: “Üç Kâğıtçı“, “Bereketli Topraklar Üzerinde”... Ertesi yıl, orta ikiye geçtiğimde, yine aynı öğretmenim birer öykü yazmamızı istedi. Ve ben bir roman yazmaya başladım. Okuduğum kitapların etkisinde bir macera romanıydı yazdığım. Kahramanları da ben yaştaki çocuklardı elbette. O yıllarda ardı ardına köy romanları basılıyordu. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Kemal Bilbaşar’ın ve hemşehrimiz olan, hemen her gün yolda, çarşıda karşılaştığım ama bir türlü tanışmaya cesaret edemediğim Abbas Sayar’ın romanlarını büyük bir heyecanla okuyordum. Bu romanlar tanıdık geldiği için olsa gerek bu kez bir köy romanı yazmaya başladım. Bu arada dünya klasikleriyle de tanışmıştım. “Sefiller”le başladım, “Goriot Baba” ve Emile Zola’nın “Meyhane”, “Nana”, “Toprak” ve daha pek çok romanıyla devam ettim.
Ömer Seyfettin’i biliyordum ama Sait Faik’le yeni buluşmuştum. Yeni bir öykü evrenine taşımıştı beni onun yazdıkları. Böylece öykü yazmaya başladım. Roman yayımlatmanın zorluğunu, hatta küçük bir şehirdeki bir yeniyetme olduğum düşünülürse bunun imkânsızlığını anlamıştım. Ama dergiler vardı. O yüzden dergilere öykü göndermeye başladım. “Genç Kalemler”, “Sanat Fidanlığı“ gibi bölümlerde adım geçmeye başladı. Bir taraftan resimle de uğraşıyordum. Ressam ya da yazar olmak arasında kararsızdım. Dergiler desen yayımladığı için ben de desen çiziyordum. Lisedeyken desenlerim yayımlanmaya başladı. Kemal Tahir, Tarık Buğra, Füruzan, Selim İleri, Cemil Meriç, Sabahattin Ali gibi pek çok yazarı lise yıllarımda okumaya başladım. Öykü yazmaya da devam ediyordum tabii. Üniversite birinci sınıftayken, on sekiz yaşımda, ilk öyküm yayımlandı. Artık kendimi daha çok yazar gibi hissediyordum. Yine de zihnimdeki bulanıklık dağılmış sayılmazdı. Öykünün ne olduğunu ve ne yaptığımı tam olarak bilmiyordum. El yordamıyla ilerlemeye çalışıyordum. Çizdiğim resimler, yazdığım öyküler yayımlanıyordu ama bunları konuşacağım kimse yoktu çevremde. Yazdıklarımı anlamlandırmakta zorlanıyordum; ormanın neresindeydim, hatta bir ormanda mıydım, bundan emin değildim. Artık Ankara’daydım; çeşitli dergilere, kurum ve derneklere yakındım; ne var ki, edebiyat çevrelerine girmeye çekiniyordum. Okumasam hiçbir şey kaybetmeyeceğim bir dolu kitabı boşuna okumuş olduğumu üniversite yıllarında anladım. Öykülerim birikmeye başlamıştı, kitap çıkarmak istiyordum fakat ilk adımı bir türlü atamıyordum. Kendimi köşeye sıkışmış hissediyordum. Derken dosyam tamamlandı ve ben yayınevine gönderdikten dört yıl sonra ilk öykü kitabım “Sonrası Ayrılık” yayımlandı. Ardından “Kurutulmuş Gül Mevsimi”, “Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı” ve diğer kitaplarım...

Romanlar da yazdım ama öykü her zaman bir tutku oldu benim için. Dünyaya yazının içinden, daha doğrusu hayat sadece yazıdan ibaretmiş gibi bakıyorum; böyle anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyorum gördüğüm, duyduğum, hissettiğim, hatta hayal ettiğim her şeyi. Yazmak, tek çaresi yazmak olan bir derttir diyorum kendime ve her günüm ya okuyarak ya da yazmaya çalışarak yazının içinde geçiyor. 2013’te çıkan “Emanet Gölgeler Defteri” adlı romanıma başladığımda aklımda bazı öyküler vardı. Romanı yazarken bu öyküler zihnimi kurcalamaya, kendilerini yazdırmak için beni sıkıştırmaya başladılar. En çok öne çıkanı yazıp sonra romana döneyim diye didinip durdum. Baş edemeyince romanı bir kenara bıraktım ve öyküye yoğunlaştım. 2011’de yayınlanan “Bulut Bulut Üstüne” adlı öykü kitabım böyle ortaya çıktı. “Emanet Gölgeler Defteri” romanımdan sonra yeniden öykü düşünmeye başladım. Bir kitabım çıktıktan sonra bir süre hiçbir şey yazamıyorum. Kitabın etkisinden sıyrılmam, kendimi onun dışında hissetmem biraz zaman alıyor. Aslında öyküler zihnin gerisinde kendi kendine yazılıp duruyor. Elinde defter kalem olmadan sokağa çıkmayan biriyim. Defter tutar, sürekli notlar alırım. Bunların bir kısmı bir öyküde ya da bir romanın herhangi bir köşesinde kendine yer bulur, bir kısmı sırasını bekler. Bir çoğu belki de hiçbir zaman o şansı yakalayamayacaktır. Hemen yazacağımı sandığım bir öyküyü yıllar yıllar sonra yazdığım olur. Yazamadıklarım çoğunlukta tabii. Bazen de çok hızlı gelişir her şey. Ama acele etmem. Sonra yazar dostlarıma gönderir, onların görüşlerini alırım. Defalarca gözden geçiririm öykülerimi. Sesli okurum ki, ses değerleri açısından kulağı tırmalayan bir yönü var mı diye.

Kelimelerin kâğıt üzerinde nasıl durduğu, nasıl göründüğü kadar, müzikalitesinin nasıl olduğuna kadar her şeyi çok önemserim. Aynı zamanda iyi bir hikâye anlatmaktır amacım. Her yazının kendi kuralını kendisinin belirlediğine inanır, ona göre hareket ederim. Yaza yaza kendimi ve başkalarını anlamaya, hayatı anlamaya ve eğer böyle bir şey mümkünse anlamlandırmaya çaba harcıyorum.

“Zira”yı yazarken de öyle oldu. Romanım yayınlanmıştı, etkisinden sıyrılmıştım ve öykü yazmayı çok özlemiştim. İki yıldan fazla bir süredir “Zira”yı oluşturan öyküleri yazmaya çalışıyorum. Her kitabımda olduğu gibi bunda da kendimi yenilemek, dilimi genişletmek, ormandaki o kulübenin ışığını daha sıcak ve parlak hale getirmek için çabalayıp durdum. Ormana girip de o ışığı gördüğüm andan beri her gün yeni bir şeyler öğrendiğimi düşünerek yürüyüşümü sürdürüyorum.


Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163