VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mart 2015 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Dilin sınırlarını kaldıran gölge kahramanlar
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Dilin sınırlarını kaldıran gölge kahramanlar

Edebiyatın gölgede kalan kahramanlarıdır çevirmenler. Hatta bir zamanlar isimleri kitaplara bile yazılmazdı. Biz bu işin Türkiye’de böyle olduğunu, Avrupa’da haklarını ve değerlerini aldıklarını sanırdık. Saadet Özen’in İsviçre’nin dağ köylerinden birinde yer alan çevirmenler evinde tanık olduklarını okuyunca, meselenin lokal değil yapısal olduğunu anlayacaksınız.

SAADET ÖZEN

Bin yüz sayfalık bir kitabı çevirmeye uğraşıyorum. Albert Cohen’in “Belle du Seigneur”ü. Ayrıntı Yayınları’ndan can dostum Abdullah Yılmaz arayıp “bir kitabımız var” diyeli birkaç sene oluyor. İşin Türkçesi, kitap o gün bugündür bitmek bilmiyor, ki zaten epey zamandır herhangi bir çeviriyi zamanında teslim edebilmiş değilim. Bu itirafın üstüne yeri gelmişken birkaç isim saymak isterim: Hayatta hiç kimseden görmediğim anlayışı ve desteği Şemsa Yeğin, İlknur Özdemir, Can Yayınları’ndan Bahar Keyik, Yapı Kredi’den Aslıhan Dinç, İş Kültür Sanat’tan Ali Berktay’dan görmüşümdür. Abdullah Yılmaz desteğin yanında yepyeni bir taktikle karşıma çıktı. İsviçre’de, bir dağ başında çevirmenlerin gidip bir süre kalabildiği, sakin bir ortamda çalışabildiği bir tesis, bir çevirmen-evi olduğunu söyledi. 2005’te, kâr amacı gütmeyen bir derneğin kurduğu ve hâlâ desteklediği Übersetzerhaus Looren.

Yazışmalar inanılmaz bir hızla başlayıp bitti ve Kasım ayının sonunda kendimi bu “über” yerde buluverdim. Evden çıkıp beş dakika yürüyünce sadece belli saatlerde açılan bir market, etrafta ineklerin, koyunların yayıldığı çayırlar, çiftlikler, ormanlar, kırk beş dakika mesafede irice bir kasaba, oradan trenle kırk beş dakika daha giderseniz Zürih.

Yani yazar biyografilerinden bildiğimiz, ideallerimizde yaşatmayı sevsek de kalabalıkların gizli denetimine alışmış büyük şehir insanları olarak aslında yabancısı olduğumuz türden bir edebiyat ortamı. Gittiğimde sis vardı, evde çalışanlar (Monica, Zorka, Gabriela, Marco, Florence) o kadar işine bağlı ve naziktiler ki adeta etraf tam görülemiyor diye üzgündüler.



HER ŞEY VAR, YETER Kİ ÇEVİR!

Tanıdığım çevirmenlerden ve kendimden bildiğim, her çevirmenin zamanı kendine göre tertip ettiğidir. Gün her zaman yirmi dört saat gibi yaşanmayabilir, mesela bazen on iki saate düşüp bazen otuz altı saate çıkabilir. Gittiğim bu yeri bu tuhaf “çevirmen zamanını” göz önüne alarak kurmuşlar. Banyoları odaların içine değil, koridorun karşısına yapmışlar ki çevirmenin biri olmadık bir saatte dumanlar tüten kafasını serinletmek isterse yan odalarda uyuyanları rahatsız etmesin. Yemek için dev bir mutfak var. Herkes kendi yemeğini yapıyor, alışverişini koyabileceğin ayrı bir dolabın var, ayrıca odalarda da küçük bir buzdolabı mevcut. Kahve makinesi, mikser, süzgeç, konserve açacağı, irili ufaklı onlarca tencere...

Hiçbir eksik yok. Mutfakta, ortada duran kocaman masanın ne işe yaradığını bir süre sonra öğrendim: Oraya herkes ötekilerle paylaşmak istediği şeyleri bırakıyor.

İlk gittiğimde o masa bomboştu. Bir atölye çalışması yeni bitmiş, katılımcılar evlerine dönmüştü, o nedenle evde pek kimse yoktu. Sonra nüfusumuz giderek arttı, ortak masa peynirler, krakerler, soslar, yemeklerle dolmaya başladı. İtalyanca’dan Almanca’ya çeviri yapan Monika(Lustig) “kötü şarap içecek kadar uzun değil bu hayat” diye İtalyan şaraplarını yüklenip gelmişti. Akşam şömine başı sohbetlerinin resmi açılışını onun şaraplarıyla yaptık. Daha önce olsa bu kadar iddialı konuşmazdım ama bu sohbetlerin verdiği rahatlıkla şunu söyleyebilirim: Dili, ülkesi ne olursa olsun çevirmenler arasında, onları neredeyse müstakil bir millet haline getiren benzerlikler var.

BAŞLAYAMAMA SENDROMU

Çevirmenlikte başka işlerde olmayan bir esrar ve maneviyat olduğunu düşünüyor değilim. İş kazalarında ölen, sakat kalan, toprağın altına gömülen bunca insan varken mesleğimle sızlanmayı da ahlâken doğru bulmuyorum. Cazip tarafları çoktur, fakat ne olduğu tam olarak anlaşılamamış; işimizi iyi yapıp yapmadığımızdan, başka bir deyişle çevirmenlerden ve ürünlerinden bağımsız olarak çevirmenliğin hakkı yenmiş bir iş olduğunu da düşünüyorum.

Çevirmenlik bana göre tiyatro oyunculuğu gibidir. Önünüzde bir metin var, siz bunu başka bir dilde seslendireceksiniz. Metni yazanın bir dili var, aynı zamanda kahramanlara yakıştırdığı diller, ifadeler, karakterler var. İnsan masa başındayken belki bu kadar ince düşünmüyor ama yapılan iş bu. İşin en zor tarafı da “role girmek”. Bunun bir tek bana olduğunu sanıyordum ama Looren’de mesela Fransızca’dan İngilizce’ye çeviri yapan Roland’ında (Glasser) bir türlü çevirinin başına oturamadığını, kendine bin türlü başka iş icat ettiğini gördüm. İşe başlayamadığı için vicdan azapları içindeydi ki o hissi de gayet iyi biliyorum. Nasıl oluyorsa oluyor, sonunda bir gün insan masanın başına oturuyor, bir tempo yakalıyor, giderek hızlanıyor, nihayet günün birinde kitap bitiyor. Fakat iş bitmiyor. Önünüzdeki şekilsiz bir yığın. Kelimeler Türkçe ama dil henüz Türkçe değil.

Şahsen “role girememe” krizinin büyüğünü işte tam bu aşamada yaşıyorum, yapılmış işi düzeltmek çevirinin kendisinden daha fazla vakit alıyor. Bence çevirmenlik esas bu ikinci, üçüncü okumanın sorumluluğunu üstlenmekle ilgili. Cümleler üzerinde bir kez daha, bir kez daha düşünmekle. Looren’deki çevirmen arkadaşlarım da aynı dertten mustariptiler. Bitmiş işin başına dönmek, ince işçilikle uğraşmak hepsine zor geliyor.
Bu çabalar sonucunda ortaya çıkan metin nadiren herkesi mutlu edebilir, buna çevirmenin kendisi de dahil. Şömine başı sohbetlerimizden, “asla tam olarak bitmeyen bir işle uğraşıyor olma” hissinin çevirinin tabiatından kaynaklandığına da ikna oldum. Neticede bir teslim tarihi olduğu için kitaplar yayınevlerine veriliyor. Yayınevinde bir editör çevirinizi okuyor. Üzerinde yeterince çalışılmamış bir çeviri -tecrübesizlik, vakitsizlik, metinle ilişki kuramama vb. yüzünden- editörün çok fazla vaktini alabilir, bu durumda çevirinin okuru mutlu etme ihtimali bence düşük: Sıvasız duvar boya tutmaz.



Editörün ahınıalmak da ayrı bir gönül yarası. Editörlerin de genellikle hakkının yendiğini, bazı “çok iyi” diye bilinen çevirilerin aslında editörlerin eseri olduğunu kaç defa gördük. Almış bulunduğum, ama bir türlü ısınamadığım, anlayamadığım bir kitapta editör (Filiz Nayır Deniztekin) o kadar çalışmıştı ki sonunda kitap ikimizin adıyla çıktı, hatta Filiz’in emeği benimkinden büyüktür.

ÇEVİRMENİN ADI YOK!

Şimdi artık kitabın baskıya gideceği aşamaya geldik. Çevirmenin adının kitabın neresine yazılması gerekir? Türkiye’de isim genellikle kapağa yazılıyor. Kültür işlerinde Avrupa’yı pratiklerinden çok idealler üzerinden değerlendirmek gibi bir huyumuz var, haliyle her şeyin bizde olduğundan daha iyi yürüdüğünü zannedebiliyoruz. Oysa İsviçre’de, Almanya’da çevirmenler hâlâ isimleri için mücadele ediyorlarmış meğer. Otuz senedir İtalyanca’dan, Fransızca’dan, Rusça’dan Almanca’ya şiir çeviren, akademisyen ve ödüllü çevirmen İsviçreli Christoph Ferber’den öğrendiğime göre, ancak birkaç yıldır bazı yayınevleri kapağa isim koyuyormuş.

Hatta Zürih’te “estetik sebeplerden dolayı” bunu şiddetle reddeden bir yayıneviyle epey tartışmış ve sonuç alamamış. Bunun sebebi ne olabilir? Sinema seyircisi senaristten ziyade oyuncuları aklında tutar. Kitapta ise tam tersi oluyor. Kitabın oyuncusu, yorumcusu olan çevirmen, senarist-yönetmenin mukabili sayabileceğimiz yazar kadar tanınmaz. Çevirmenin isminin jenerikte hangi sırada yer alacağı ona biçilen rolle ilgilidir. Yaptığı işin sanat mı zanaat mı olduğu konusunda bir kafa karışıklığı var. Çevirinin yaratıcı değil mekanik bir süreç olduğunun farz edilmesi. Oysa çevirmen edebiyatta söz hakkına değilse de ciddi bir iktidara sahiptir.

Looren’den bir örnekle meseleye cevap arayalım: Hindistan doğumlu, Kanadalı yazar Jaspreet Singh bizimle bir öğlen yemeğine gelmişti. Singh’in öykülerini Pencabi diline annesi çevirmiş ve beğenmediği bir öykünün sonunu değiştirmiş. Singh, bir yazar olarak çevirmen-annesine karşı gelip gelemeyeceğine epey kafa yormuştu. Çevirmen -her zaman bu katmerli örnekteki kadar olmasa da- iktidar sahibidir, mekanik bir iş yapmaz, yorumlar, bir metnin başka bir dilde nasıl tanınacağı ve ne hisler uyandıracağına ilk yön verendir.

Hatta bir yazarın üslubunu kendi yorumunuzla onun hiç beklemediği bir noktaya çekebilirsiniz. Ahmet İhsan Tokgöz’ün kitapların dörtte üçünü kesmesi gibi uzak örnekler bir yana, yakın zamanda, Milan Kundera’nın Fransızca’ya hâkim olduktan sonra Çekçe’den yapılmış eski çevirileri karşısındaki tepkisini düşünelim. Sağlıklı işleyen bir editörlük kurumu bu konuda dengeyi bulmaya çok yardımcı olabilir, örneğin çevirmenin bireysel algılarını frenlemeye, başka yorumlar, ihtimaller üzerine düşünmesini sağlayabilir. Buna sağlıklı bir eleştiri mekanizmasının gerekliliğini de ekleyelim.

Kastım şudur: Çeviri eleştirisi genellikle koca kitapta bir-iki tane yanlış ifade bulup çevirmenin üzerine çullanmaktan ibaret zannediliyor. Bunu yapanlar kitabın orijinaline pek bakmıyor, daha önemlisi nadiren kitabın bütününü kapsayan bir tartışma açıyorlar. Oysa bir kitabın tamamının arz ettiği üslup, tek tek kelimelerin toplamından, doğruluğundan yanlışlığından daha fazla bir şeydir.

Bir de tabii sağlıklı bir siyaset anlayışına, bir tartışma ortamına ihtiyacımız var. Ahmet İhsan Tokgöz’ün 1930’larda yaptığı “Rus Ateşi” gibi çevirilerinde kitabın dörtte üçünü gereksiz bularak attığını, kalanı da dönemin siyasi kabullerine göre eklemelerle, çıkarmalarla “edit ettiğini” görürüz. Bugün mesela “genocide” kelimesinin farklı çevirilerine rastlayabiliyoruz.

Bu örnekler sansür-otosansürden başka, çevirmenin de kendi siyasi tercihleri doğrultusunda kullanabildiği bir güce sahip olduğunu hatırlatıyor. Bu da bize özgü değil. Mesela Çince’den Almanca’ya çeviri yapan Susanne Hornfeck, metinlerde “ırk” (race) kelimesinin çok sık geçtiğini ve bunu Almanca’ya böyle aktaramadığını, Alman okurunun kültürel dünyasında bunun çok farklı bir şeye tekabül ettiğini söyledi. Her çevirmen hemen her metinde böyle bir sınavdan geçer.

EDERİ DE YOK

Farz edelim ki kitabımız nihayet piyasaya verilecek aşamaya geldi. Bu kadar emeğin sonunda biz bu işten ne kazanıyoruz? Çeşitli usuller var, dalavereleri, sahtekârlıkları, hak yiyen yayınevlerini bu yazıda es geçersek, Türkiye’de en çok geçerli olan, kitabın kapak fiyatıyla baskı adedi çarpılarak bulunan rakamın belli bir yüzdesinin (% 7 - % 10) çevirmene verilmesi, yeni baskılarda biraz daha düşük bir yüzdeyle devam edilmesi. Yani üç yüz sayfalık bir kitap için belki 2000 -2500 TL. Birkaç çevirmene nasip olan çok-satarlar hariç kitapların çoğu ilk baskıda kalıyor. Yurtdışındaki kardeşlerimizin durumu da çok farklı değil.

Mesela Susanne Almanya’da Çince’den çevirileri için sayfa başı 22 Avro civarı bir para alıyordu (60 karakterlik 30 satır bir sayfa sayılarak). Bu durumda belki altı ayını alacak üç yüz sayfalık bir kitaptan 2500 Avro gibi bir para kazanması mümkün, ancak Berlin’de bir ev kirasının zaten 1500 Avro civarında olduğunu unutmayalım. Danimarkalı Camilla iki yüz sayfalık bir kitaptan 1000 Avro kazanmıştı, bir arkadaşıyla paylaştığı iki odalı eve her ay 600 Avro ödüyordu.

İsviçreli Christoph, Alman yayınevlerinden şiirleri için on ikişer Avro alıyordu, İtalyan yayınevlerinden aldığı ise ancak masraflarını karşılıyordu. Otuz sene içinde bir keresinde bir Alman fonundan 2000 Avro almış, İsviçre’de 10000 Frank bir ödül kazanmıştı. Slavo Serc arkadaşımız, Slovakya için ilginç bir durum ortaya koydu. Anlaşılan iki buçuk milyon nüfuslu bu ülke kitabı bir sanat nesnesi olarak, kaliteli baskıyla seviyor, üç yüz sayfalık bir kitap aşağı yukarı otuz Avro’ya satılıyor. Çevirmen forma başı yaklaşık 300 Avro kazanıyor, yani yüz altmış sayfalık bir kitaptan 3000 Avro alıyor. İngiliz Roland halinden ne memnun ne şikâyetçi: 1000 kelime için 90 Pound kazanıyor.

Hesabına göre bir çevirmen sıkı bir çalışmayla (düzelti zamanını da katarak) günde sekiz yüz kelime çevirebilirdi. Ancak her gün çalışmak elbette mümkün değil, ayrıca İngiltere piyasasında çeviri kitap oranı sadece yüzde dört ve hayat çok pahalı.

Bu durumda biz bu işi niye yapıyoruz? Danimarkalı Camilla, sırf kendi istediği İspanyolca kitapları çevirebilmek için evini satıp yayınevi kurmuştu. Hollandalı Miek Zwambornçevirinin yanı sıra geceleri Amsterdam kanallarından geçen gemilere köprüleri açıp kapatıyor. Christoph “evli değilim, çocuğum yok, yoksa böyle geçinemezdim,” diyor. Avusturyalı bir çevirmen arkadaşının, zengin, doktor kocasına “kültür destekçisi” diye isim taktığını anlatıyor. Sanırım Susanne’ın dediği gibi, bu bir “hayat tarzı.” Çeviri, çalıştığımız saatlerde hayatı ıskaladığımızı değil zenginleştiğimizi hissettiriyor, bizi edebiyatın göbeğinde tutuyor, senede bir aylık tatiller uğruna plazanın birinde ömür tüketmeme şansını bize bahşediyor.

Çeviri bitmeyen bir iştir, fakat sizi hiçbir yere hapsetmez. Bilgisayarınız sizinle birlikte her yere gider, zengin olmaz ama bir anlamda zengin gibi yaşarsınız. Güneş varken parkta, soğukta evinizde çalışır, sıkışık saatlerde trafiğe çıkmaz, canınız tembellik çektiğinde hesabı yalnız kendinize verirsiniz.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163