VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
06 Kasım 2015 Cuma | Anasayfa > Haberler > Distopik zihnin Ada’sı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Distopik zihnin Ada’sı

Aldous Huxley için ‘ütopya ile distopyayı aynı zihinde buluşturan alışılmadık bir zihin’ dersek abartmış olmayız. Zira o, sadace “Cesur Yeni Dünya”nın değil modern toplumların açmazından arınmış “Ada”nın da yazarıdır.

BURAK ELDEM



Zehirli bir maddenin varlığını keşfedip onu analizden geçiren bir bilim insanının, bir sonraki aşamada bunun panzehirini geliştirmeye çalışmasına aşinayızdır; bilim dünyasında işler böyle yürür çünkü. Ama ürkütücü ve rahatsız edici bir gelecek öngören “distopya”sını kaleme almış bir yazarın, aradan belli bir süre geçtikten sonra bunun karşı kutbunu oluşturacak bir “ütopya” oluşturması pek de sık rastlanan bir durum değildir. Dünyanın ve insanlığın geleceğiyle ilgili karamsar öngörüleri besleyen bir zihinden, bir süre sonra bütünüyle farklı bir bakışla oluşturulmuş naif ve yumuşak bir model geliştirmesini beklemeyiz. Edebiyat dünyasında böylesi istisnai örneklerden söz edeceksek de, ilk ağızda Aldous Huxley’nin adını sayarız elbette. Kendi oluşturduğu “Cesur Yeni Dünya”sının tedirgin edici mekanikliğine bütünüyle farklı bir dokuya sahip “Ada” ile yanıt veren bu sıradışı yazar, ütopya ile distopyanın aynı zihinde buluşabilmesinin alışılmadık örneklerinden biridir.

Huxley, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru İngiltere’de, entelektüel bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen ve hayatı çocukluğundan itibaren travmalarla iç içe yürümüş bir yazar. Ünlü bir zoolog olan dedesi Thomas Henry Huxley başta olmak üzere, çok sayıda bilim insanı yetiştirmiş bir ailenin üyelerinden. Belki de bu genetik mirasın etkisiyle, çocukluğunda kariyerini tıp alanında yapmayı düşlemiş uzun süre. Ne var ki, sözünü ettiğimiz travmalardan biri, oldukça genç bir yaşında onu bu hayallerden koparmış: Geçirdiği bir hastalık nedeniyle birkaç yıl boyunca yaşadığı geçici körlük ve onun kalıcı izleri. Parlak bir biyolog olan kardeşi Julian, onun körlüğüne “Her şerde bir hayır vardır” mantığıyla bakmayı yeğliyor. Belki de haklıdır; bu hastalıkla karşılaşmamış olsaydı, Aldous Huxley’yi edebiyat dünyasında görebilir miydik, bilinmez.
Bir süre Eton’da Fransızca öğretmenliği yapan Huxley, bu dönemde aralarında Eric Blair’in, yani sonraları George Orwell adıyla tanıyacağımız distopya yazarının da bulunduğu bir grup gencin hocası olmuş, sözcükleri kullanma yeteneği ve açık ufkuyla onlarda hayranlık uyandırmayı bilmişti. Yazmaya bunun çok daha öncesinde başlamış, ilk romanını henüz on yedi yaşındayken tamamlamıştı aslına bakılırsa. Ama edebiyat dünyası onu, 1932’de yayımladığı “Cesur Yeni Dünya” ile tanıdı.

KÜRESEL SAVAŞ KOŞULLARI

Savaşların, onlara tanıklık eden kuşaklar üzerinde yarattığı derin ruhsal etkiler, edebiyat dünyasında sık karşımıza çıkar. Aldous Huxley için de küresel savaş ve onun getirdiği yeni koşullar, ürpertici bir esin kaynağı gibiydi. Dünya, kimselerin tam olarak öngöremediği ve giderek kontrolden çıkan bir eğilimle, bambaşka bir yöne gidiyor gibiydi ona göre. Adını William Shakespeare’in “The Tempest” adlı oyunundaki bir replikten alan “Cesur Yeni Dünya”, bu düşünceler ve öngörüler uzantısında ortaya çıktı.

Yirmi altıncı yüzyılda ortaya çıkmış bir tür “yeni düzen” ile ilgili kaygıları, olabildiğince sert ve çarpıcı görüntüleri okurun önüne getirerek tartışıyordu Huxley, romanında. Bir “dünya devleti” oluşmuş; bu küresel iktidar, bireysel özgürlüklerin rafa kaldırıldığı kapsamlı bir “toplum mühendisliği” eşliğinde gezegene egemen olmuştu. Nüfus artışı ve üreme kontrollüydü; insan embriyoları yapay koşullarda yetiştiriliyor ve böylece toplumun yeni bireylerinin rol ve görevleri, daha “sürecin başında” kararlaştırılıyordu. Eleştirel düşünmek yasaktı; bunu engellemek için, bilinçaltını kontrol eden hipnotik yöntemler de dahil olmak üzere, her türlü önlem dikkatle alınıyordu. Yayımlanışının üzerinden on yıllar geçtikten sonra Huxley, “Cesur Yeni Dünya’yı Yeniden Ziyaret” adlı kurgusal olmayan bir çalışma kaleme aldı. 1958’de okurla buluşan bu kitapta yazar, dünyanın onun öngördüğünden çok daha büyük bir hızla totaliterleştiği yorumunun altını çiziyor ve son bölümünde, demokrasileri bu dönüşümden koruyacak eylem modellerini tartışıyordu.

Nihayet, 1962’de, ürkütücü geleceğin önünü kesebilecek “ütopik model” ile ilgili düşünce ve öngörülerini sergileyen “Ada”yı yayımladı Aldous Huxley. O günden bu yana Türkiye’de de ilgiyle okunan romanın yeni baskısı, İthaki tarafından bu ay yapıldı; Huxley hayranlarını mutlu edecek bu haberi iletip, “Ada” hakkında kısa bir şeyler söylemeye çalışalım.
Hikâye, Polynesia bölgesinde olduğu varsayılan, Pala adlı bütünüyle düşsel bir adada geçiyor. Kahramanımız William Farnaby, çokuluslu şirketler adına “iş takipçiliği” ve “kaynak avcılığı” da yapan bir İngiliz gazetecisi. Yabancılara karşı kapatılmış, bir tür “yasak ada” konumundaki Pala’ya giderek, oradaki zengin kaynakların kullanım haklarını, patronu adına kontrol altına almayı amaçlıyor. Bunun için Kraliçe Rani ile görüşmesi ve onu ikna etmesi gerek. Bütünüyle kendine özgü bir toplumsal yapıya ve yönetim sistemine sahip olan bu adaya girebilmesinin tek yolu da, kendisini bir “kazazede” konumuna düşürmek. Roman, teknesi kayalara oturan ve yüzerek Pala’ya ulaşan Farnaby’nin oradaki insanlarla ilk tanışıklığı yaşamasıyla başlıyor.

TERAPİ NİTELİĞİNDE

Pala, kalıplaşmış önyargıların oldukça uzağında, insani ve “doğal” ilkeler uzantısında yaşanan, kendine özgü bir özgürlük anlayışına sahip, alışılmadık bir ada ülkesi. İngiltere’deyken acı verici kişisel yaşam deneyimleri yaşayan; sürekli aldattığı karısının ölümünden kendini sorumlu tuttuğu için vicdan azabıyla kıvranan Farnaby için, görev icabı geldiği bu ülke, bambaşka bir “terapi” niteliği kazanmaya başlıyor. Bir tür Budist inanç ve düşünce biçimine sahip olan ada toplumu, kraliçe Rani yönetiminde, Batılı zihinlerin çok da aşina olmadıkları spiritüel süreçler ve deneyimler yaşıyor Pala’da. Bir “kazazede” kimliğiyle adaya ulaştığında Pala’daki insanlar tarafından “hipnoterapik” tedaviye alınan Farnaby, kendisine yardımcı olan Dr. Robert’ın dul gelini Susila ile de duygusal bir ilişkiye kaptırmış buluyor kendini.

bir anlamda Huxley’nin kendi distopik karamsarlığına verdiği bir yanıt. Ama çok da “umut ışığı” saçtığını söylemek mümkün değil romanın. Pala, kendi yapısını ve dokusunu korumayı başarabilecek mi, yoksa kaçınılmaz biçimde Batı teknolojisinin tüketim merkezli cazibesine teslim mi olacak? Bütün mesele, burada. “Okumayan kalmasın” diyebileceğimiz, önemli kitaplardan biri.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam