VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ocak 2014 Salı | Anasayfa > Haberler > Doğma büyüme Kasımpaşalı ve bıçkın, bir de alacaklı...
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Doğma büyüme Kasımpaşalı ve bıçkın, bir de alacaklı...

“Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi: “Dünya bir düştür. Ah! Evet, dünya bir masaldır.” Uzun İhsan Efendi’nin kitabı kapamasıyla, edebiyatımızda tarihin, felsefenin tanımları yeniden yazıldı.

EMRAH GÜLER

Tarihi, fantastiği ve sözcükleri ince ve özgün bir şekilde büyülü bir deneyime dönüştüren İhsan Oktay Anar, 1995 yılında ilk romanı “Puslu Kıtalar Atlası” ile edebiyatımıza girişini yaptı. Onunla beraber unutulmaz karakterler Alibaz, Hınzıryedi ve Ebrehe girdi hayatımıza. Bir de, Anar’ın alteregosu Uzun İhsan Efendi hayatımızın parçası oluverdi bu romanla.
Bir roman karakteri olarak Uzun İhsan Efendi ve bir yazar olarak İhsan Oktay Anar, Descartes’in ya da Rendekar’ın izinden giderek, “Düşünüyorum öyleyse varım” ve de “Düşlüyorum öyleyse varım” derler “Puslu Kıtalar Atlası”nda. Fantastik edebiyatla tarihi roman arasında nereye koyacağımızı bilemediğimiz, her ikisi ya da hiçbiri olarak tanımlayabileceğimiz bu romanda 17. yüzyıl Konstantiniye’sine gideriz.
Galata Kulesi, Haliç gibi gerçek mekanların dilenciler loncası, esirciler hanıyla renklendiği, gizli bir teşkilatın hüküm sürdüğü bir Konstantiniye’dir Anar’ın yarattığı şehir. Uzun İhsan Efendi’nin rüyaya yatarak dünyanın atlasını yazmaya çalıştığı romanda oğlu Bünyamin’in macerasını okuruz. Uzun İhsan Efendi, rüyalarıyla romanda okuduklarımızı şekillendirir. Tıpkı İhsan Oktay Anar’ın yaptığı gibi.


“Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.” Yazar, karakter, okuyucu Anar’ın ilk romanında ve sonrakilerde iç içe geçer. Tarih, masal ve efsane gibi. “Tarihsel romanlar mıdır Anar’ın yapıtları?” diye sorar Hulki Aktunç romanın önsözünde. Ve şöyle cevaplar: “Hayır, romanlardır. Tarihsel olandan yeni bir roman çıkarmak, romanı da yeniden tarihselleştirmektir ama.”
Aktunç, “Yeni Roman Ülkelerinde” başlıklı önsözünde İhsan Oktay Anar’ın edebiyatını algılayış sürecindeki değişimi de şöyle anlatır: “Anar, önceleri bir ‘içerikçi yazar’ gibi göründü bana. Yeni bir dil getirmek istemez gibiydi. Sonraları, tarihlerden yeni tarihler, ülkelerden yeni ülkeler, kentlerden yeni kentler, kişilerden de yeni kişiler üreten bir ‘râvi-yi ahbâr’ın özdili niçin böyle olmasın diye düşündüm.”

Sesin değil, sessizliğin taklidi
20 yıl içinde 20’den fazla dile çevrilen “Puslu Kıtalar Atlası”ndan hemen sonra iki kitabı daha yayımlanır Anar’ın. “Eski zaman mucitlerinin inanılmaz hayat öyküleri”ni anlattığı 1996 romanı “Kitab-ül Hiyel” üç karakterin, Yâfes Çelebi, Calûd el-Filistî ve Üzeyir Bey’in hikâyeleri çevresinde şekillenir. “Hiyel ilmi”yle yaratılan makinelerin boy gösterdiği roman, varoluş ve dünyanın mucizeleri üzerine alışılagelmişin dışında bir anlatı olarak özel bir tat bırakır. “Eğer bir makina olarak düşünülebilirse, kainatın da yakıtı er ya da geç bitecekti.”
1997 yılında çıkan “Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri” ise Anar’ın ilk iki romanını okuyanları bir yandan tanıdık, bir yandan uzak dünyalara götürür. “Binbir Gece Masalları”na çok da uzak olmayan bir hikâye örgüsü içinde kara cübbeli Ölüm, anlattığı her hikâyeyle Cezzar Dede’nin ömrünü bir saat uzatır. “Anlattığım her hikâye için bana bir saat süre verdiğin için sana müteşekkirim. Fakat şunu iyi bil: Ben bu süreyi yaşamak yerine, hikâye anlatmak için kullanıyorum.”

Uzun İhsan Efendi, ilk iki romanda olduğu gibi burada da karşımıza çıkar. Ölüm’den kaçarken Selam, Heyevan, Elhalid bilene tanıdık gelecek isimlere sahip mahallelere uğrar, buralarda tanıştığı karakterlerin yardımıyla Ölüm’ü atlatmaya çalışır. İnce ayrıntıları ve onlarca karakteriyle birçok hayranın tekrar tekrar okuduğu “Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri”, 2001 yılında Karina Cheres’in tasarladığı dev kuklalarla tiyatroya da uyarlanır.

İhsan Oktay Anar, uzun bir aradan sonra beklenen dönüşünü 2005 yılında kadırgalar, fırkateynler ve günahkârlarla yola çıkan bir kalyonla yapar. Tanıdık bir zamanda, tanıdık bir şehirden, 17. yüzyıl Konstantiniye’sinden denize açılır romana adını veren kalyon, Amat. “O uğursuz gün tersaneden kalkıp denize açılan esrarengiz kalyonun adı bu idi.” Ölüm’den sonra bu sefer de Diyavol Paşa kimliğine bürünmüş Şeytan çıkar karşımıza Amat’ın denizdeki yolculuğunda. Büyük bir kısmının denizcilik terimleriyle dolu olduğu roman, sadık okurlarını yıldırmadığı gibi kendisine daha da büyük hayran kitlesi kazandırır.

2007 yılında yayımlanan “Suskunlar”da ise okuru şaşırtan derin ve kapsamlı denizcilik bilgisi yerini musikiye bırakır. “Eflâtun rengi hayaller kuran bir ‘suskun’un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına” ve bir kez daha Osmanlı’ya misafir oluruz bu romanda. Yegâh, Dügâh ve Segâh isimli üç bölümden oluşan bu romanın belkemiği musiki cemiyetleri ve musikinin varoluşa yansımalarıdır. “Her musiki, sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklidi.”
2014’ün en bıçkın macerası İhsan Oktay Anar, “Suskunlar”dan beş yıl sonra, 2012 yılında yayımlanan “Yedinci Gün”de modernizmi, Batı toplumunun gelişimini ve aydın kavramını özgün anlatımı ve yarattığı fantastik dünyayla eleştirir. “Vatan uğruna yaşayan birine köpek, vatan uğruna ölen birine de köpek leşi muamelesi yapmak galiba bir devlet geleneğiydi,” diye yazarak ya da “Borcunu dua ile intikamını beddua ile ödeyen” tanımını kullanarak, kısa bir süre için de olsa romanın iktidar eleştirisi olduğu tartışmalarını kıvılcımlar.

İhsan Oktay Anar’ın 17 Ocak’ta İletişim Yayınları’ndan çıkacak son romanı “Galîz Kahraman”da ise bir kez daha tanıdık bir şehre, fakat bu sefer daha da yakın gelen bir döneme gidiyoruz. Tarihi yarımadadan karşıya geçip, fazla uzaklaşmadan Kasımpaşa’ya ve yüzyıl başının İstanbul’u hissiyatını veren bir dünyaya gidiyoruz İdris Âmil Hazretleri’nin maceralarında ve İletişim Yayınları’nın tanımıyla “2014’ün en bıçkın macerası”nda.
“Bütün zamanların kahramanı olan bir insanın hikâyesidir bu. O hem herkes hem de hiç kimsedir. Dünyadan alacağını tahsil etmeye gelmiştir. Çünkü, Tanrı dahil herkesin ona borcu vardır. Vebâline girilen tüyü bitmedik yetim işte odur. Kadîm zamanlardan beri hakkı yendiğine göre, sonlu ama sınırsız evrenin engin ve derin merkezi olarak insan olmanın, ‘olmasa da olur’ hâlini icrâ etmesinde hiçbir sakınca yoktur.”

“Doğma büyüme Kasımpaşalı” olan İdris Âmil Hazretleri’nin hikâyesinde daha “bıçkın” daha “tanıdık” bir dünyaya misafir oluyoruz. Kıraathanelerin, pavyonların, köftecilerin, artist ajanlarının olduğu bir dünyaya. İstiklal Caddesi’nde, Beyoğlu’nda, Aksaray’da geziniyor Efgan Bakara, Yarma İskender, Remziye, Muallâ, Yorgo isimli karakterler. Menülerde domuz jelatini var, sonra otomobiller, “külüstür taksi”ler ve “1933 model külüstür bir Moto Guzzi triporter” var sokaklarda gezinen. “Fizikçiler, kimyacılar”ın “inek” olduğu bir dünya İdris Âmil’in ve yüz vermeyen “kız tâifesi”nin dünyası.
İhsan Oktay Anar “Galîz Kahraman”da büyüleyici anlatımıyla tarihi yeniden yazıyor, “Çünkü tarih yazmak ayaktakımının haddi değildi.” Anar, Hacettepe Üniversitesi’nden Ege Üniversitesi’ne, doktoraya ve altı kitaba uzanan felsefe yolculuğunda, sekizinci kitabıyla sıkı bir manevra yapıyor ama felsefeci kimliğinden de şaşmıyor.

Ender röportajlarından birinde Anar, “Bir şey yapmak çok zordur. Fakat düşünmek kolaydır. Bu bakımdan filozoflar profesyonel düşünürlerdir,” der. “Felsefe bölümünde bu yüzden zorluk çekmeyeceğime inanmıştım. Bu bölüme bu nedenle girdim. Fakat hiç de öyle olamadığını anladım.”
Elif Şafak, İhsan Oktay Anar’ın basından ve röportajlardan uzak duran, yazdıklarını devamlı açıklamaya çalışan, yorum ve polemikten kaçınan yanını “edebi ile edebiyat yapan kişi” ayrımıyla tanımlar. “Bir şey söyleyecek olsam onca kitap yazmam, benim tüm söylemek istediklerim kitaplarımda var zaten,” diyerek de noktayı koymuştur zaten Anar çoğu yazarla karşılaştırıldığında uzak, mesafeli kimliğiyle ilgili tartışmalara. Okuyuculara ise Anar’ın daha söyleyecek ve düşünecek ne çok şeyi olduğunu görüp sevinmek kalıyor.

Tadımlık
Ocakçı, üzerine sigara dumanından sararmış bir dantel örttüğü lambalı radyoyu, Kahire’ye ayarlamış, her zaman olduğu gibi meşhur şarkıcı Ümmügülsüm’ü dinliyor ve bangır bangır dinletiyordu.
Zamanla kurs talebeleri olduğu anlaşılan şahıslar birer ikişer gelip isimlerini yazdırdıktan sonra, ellerinde yahut ceplerinde defterlerle sandalyelere oturup ders saatini beklemeye başladılar.
Tam beş dakika kalmıştı ki, suratı çimento gibi donmuş bir zât içeri girdi.
Ocakçı, Kahire radyosunu hemen değiştirip düğmeyi döndürerek Monte Karlo’ya ayarladı. İçeri giren zâtın koltuk altında, talebe sayısı kadar, yani on iki incecik kitap vardı. Bunlar onun şiir kitabıydı ve her biri altmış sayfa kalınlığındaydı.

Galiz KahramanGaliz Kahraman

İhsan Oktay Anar

Detay için tıklayın

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam