VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
07 Nisan 2009 Salı | Anasayfa > Haberler > Doksanında bile roman yazacaksın
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Doksanında bile roman yazacaksın

Edebiyatımızın yaşayan efsanelerinden Vedat Türkali'nin yeni romanı “Yalancı Tanıklar Kahvesi” 1970’li yıllar ekseninde, kaçırılmış fırsatları ele alıyor.,

SAADET ÖZEN



Vedat Türkali’nin internet sitesi (www.vedatturkali.net) yazarın kendisine ait bir fotoğrafıyla açılıyor. Gülümsemesi gözlerinden başlayan, yakası görünen yün hırkası, kır saçlarıyla sade, çok sade bir adam duruyor o fotoğrafta. Adeta herkesin bilmediği kimi şeyleri öğrenmiş, acılarıyla arasına bir mesafe koymuş da, derinden gelen bakışlarını ağırlaştıran tecrübeleriyle yürümüş ve şimdi bunlardan haberi olmayanlara fotoğraftan neredeyse şefkatle bakıyor.
Vedat Türkali... “Karanlıkta Uyananlar” ın, “Bedrana” nın senaristi, “Salkım salkım tan yelleri estiğinde\’85” diye başlayan, devamında “Haktan bahseden namuslu insanları/ Yağmurlu bir mart akşamı topladılar/ Karanlık mahzenlerinde şehrin/ Cellatlara gün doğdu” diye anlatan şiirlerin şairi, sinematografik gözüyle kahramanlarını Türkiye’nin tarihinden seçen bir romancı... Yıllarca hapiste kalan, 1950’lerin ağır atmosferinde şiirleri elden ele dolaştırılan, Türkiye’nin yarım asırlık tarihinin şairi, sinemacısı, edebiyatçısı Vedat Türkali bugün 90 yaşında... Ve Türkiye’nin 70’li yıllarının romanını yazdı: “Yalancı Tanıklar Kahvesi.”
ŞEKİL DEĞİŞTİREN MAZİ
Gözünü karartıp cüret edenler varsa da edebiyata bir tarif getirmek, sınırlar çizmek kolay değil: Edebiyat dille, kelimelerle, duyumlarla bireysel alanda üretilen, ama sonra kendiliğinden bireysel ve toplumsal düzlemde yığınla pratik işlev de üstlenen bir sanat. Bu bakımdan edebiyat bir yönüyle, dün olanı, ama daha önemlisi gündelik hayatın tarihini taşıyan, kayda geçen bir araçtır. Vedat Türkali de geçtiğimiz günlerde Turkuvaz Kitap’tan çıkan “Yalancı Tanıklar Kahvesi” nde nostaljinin neredeyse “isyanların altın çağı” na dönüştürdüğü, ortak zihnimizde giderek bulanıklaşan 1970’li yılların kaydını tutuyor.
Türkiye’nin bin türlü derdinin sebebi diye söylenen toplumsal hafızanın zayıflığı hasletinin, kabaca bakıldığında edebiyatta da aynen devam ettiği söylenebilir. Türk edebiyatında olayların ve dönemlerin ürettiği özgün eserlerden, kendi içinde ortak noktaları olan kitapları barındıran gruplardan çok, olsa olsa bazı olaylardan ve dönemlerden bahseden sınırlı sayıda yazardan bahsedilebilir. Propaganda kitapları sayılmazsa, içine binlerce insanın karıştığı toplumsal süreçler edebiyata pek girmiyor, girse bile bu da aradan uzun yıllar geçtikten sonra ancak mümkün olabiliyor; 6-7 Eylül olayları ya da 12 Mart için olduğu gibi... 12 Eylül günlerini yaşamış on binlerce insanın içinden, aradan neredeyse otuz yıl geçtikten sonra bile o günlerini anlatmadan edemeyenlerin sayısı belki iki elin parmakları kadar. Bunu söylerken, tersi olsa edebiyat için çok hayırlı olurdu, gibi bir yargıda bulunmayı meşru sayıyor değilim, öncelikle edebiyatı sınırlamak anlamına geleceği için; ikincisi edebiyatın geleceği için her neyi iyi, zenginleştirici, ufuk açıcı, teşvik edici sayıyorsak, böyle bir üretimin bunu sağlayacağından emin olunamayacağı için. Fakat dönemlerin ve yaşananların öyle ya da böyle edebiyata az yansımasının sebepleri ve sonuçları üzerine düşünmek siyasetle olan genel ilişkimizin değerlendirilmesine de bir katkı sağlayabilir.
TOPLUMSAL HAFIZAMIZ
Vedat Türkali 1976’da çıkan “Bir Gün Tek Başına” dan bu yana romanlarıyla Türkiye’nin yakın tarihini yazıya geçirmeyi neredeyse görev bilmiş bir yazar. Hikâyelerini “Bir Gün Tek Başına” da 1960 darbesinin, “Mavi Karanlık” ta 12 Eylül öncesinin, “Tek Kişilik Ölüm” de 1940’ların, “Güven” de 2. Dünya Savaşı yıllarının üzerine inşa etmişti. Aynı doğrultuda “Yalancı Tanıklar Kahvesi” nde de 70’lerin siyasi hareketlerinde yer alan kahramanlar üzerinden, kaçırılmış fırsatlar ve bireylerin siyasetlerle ilişkilerindeki açmazlar ve üzerine, özellikle siyasetin aşk, cinsellik, aile bağları gibi bireysel alanın hasletleriyle olan ilişkileri üzerine düşünüyor.
YAZMAK, BİR MİSYON...
Romanlarının üslubu, kurgusu, akışı hakkında söylenebilecekler bir yana, Vedat Türkali bizzat içinden geçtiği dönemlerin bireylerini, anlık hikâyelerini, duyumlarını yazmayı, “Tek Kişilik Ölüm” için söylediklerinden anlaşıldığı üzere neredeyse bir misyon olarak görüyor: “Tarihte kaçırılmış fırsatların getirdiği zarar kolay giderilemiyor. Hele ders alınması bilinmemiş de kayıplar üst üste binmişse... Değerlendiremediğimiz fırsatların acısını, o günleri yaşayarak çekmiş birileri olarak bize düşen; neleri, nasıl kaçırdığımızı açık seçik ortaya koyup içtenlikle sergilemektir. Geçmişi cici boyalarla süsleyip yeni kuşaklara gözbağcılık etmek devrime de, demokratik gelişmeye de zarardan başka bir şey sağlamaz. Tüm çabam, uğraşım bu temel inancıma dayanır.”

Çark hepimizi öğütecek mi yoksa?

Aşkın bile temiz kalmasına izin verilmediği bir dünyada kendi kaderimizi ne kadar çizebiliyoruz? Bizi çevreleyen güçler ne zaman ve kimler tarafından kurgulandı? Bilmediklerimizle mi yaşıyoruz yoksa? Bir ülkenin kaderi, bir ülke üzerinde oynanan oyunlar ile bir insanın tek bir canlı olarak yaşamı hangi noktalarda kesişiyor?
“Ataerkil”, “Ata Mezarlığı” ve “Cennet Ayracı” adlı romanlarından tanıdığımız Mehmet Mollaosmanoğlu’nun yeni romanı “Çark” bu sorular ekseninde bir dünya yaratıyor. Kurgu ile hakikatin birbirinin içine geçtiği, fantastik öğelerle zenginleşen, insan yaradılışındaki özü bugünün değer yargıları ışığında yeniden ve cesur bir yaklaşımla ele alan roman, bir yanıyla bir yolculuğun öyküsünü de örüyor içten içe.
“Çark” adını bir silahtan alıyor. Bu silah da gizemli bir hal içinde ele alınıyor. Bir varış noktası bu silah aslında. Hemen hemen aynı acıları çekmiş iki ülkenin delikanlısı ve genç kızı olarak Türkiyeli İbrahim ile Şilili Sofia’nın aşklarının üzerinde kuzu postuna bürünmüş bir kurt olarak dönen güçlerin de tek maksadı bu silah zaten. Romanın adının buradan geliyor olması, yazarın asıl derdinin aşkların bile birtakım karanlık güçlerce bir maşa olarak kullanılıyor olmasından duyduğu rahatsızlıkla doğrudan ilgili. Yazar, ister tarihin kadim zamanlarında olsun, ister iki binli yılların Türkiye’sinde her insanın hayatının başından çizilmiş olduğunun ve dönen çarkların eninde sonunda birilerini öğüteceğini söylüyor. (Ayşe E. Akın)

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163