VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ağustos 2014 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Dolunayı billboard yaptım
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Dolunayı billboard yaptım

Nazlı Eray hayranı olduğu Ahmet Hamdi Tanpınar’ın günlüklerini okuduktan sonra onu yeni romanının kahramanı yapmaya karar verdi. “İçinde yaşadığı devir, o izbe gibi mekanlar bende hayranlık uyandırdı. Kim bilir nerelere takılıyordu Beyoğlu’nda? Bunları düşününce roman oluştu” diyen Eray’la yeni romanı “Aydaki Adam: Tanpınar”ı konuştuk.

HANDAN ÖZSOY



“Aydaki Kadın”, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tamamlanamamış ve öldükten sonra da notları içerisinden toparlanarak yayına hazırlanmış romanının adı. Tanpınar ve bu roman Nazlı Eray’ın “Aydaki Adam: Tanpınar” adlı son romanına ilham kaynağı oldu. Romanın başkahramanı bir anlatıcı. Nazlı Eray romanlarından alışık olduğumuz gibi fantastik bir takım olaylar aracılığıyla, Tanpınar’ın yaşadığı dönemin Beyoğlusuna gidip geliyor. Narmanlı Yurdu’nda Tanpınar’ın yaşadığı odaya girip çıkıyor, eşyalarına dokunuyor, onun hayatını ince ayrıntılarına kadar okurla paylaşıyor. Zaman yolculuğunda birçok tarihi kişilikle de karşılaşıyor.

Dublaj sanatçısı, gazeteci ve çevirmen Adalet Cimcoz, kardeşi Ferdi Tayfur’un eşi tiyatro oyuncusu, Muhlis Sabahattin’in veremden ölen kızı Melek Kobra, ilk kadın Hamlet Nur Sabuncu, kil yiyen şair Ahmet Haşim, âşık olduğu Nesteren, esrarengiz Sarı Fizikçi ve Tanpınar’ın bir gece aynada gördüğünü anlattığı yüzün sahibi adam ve Herkesin Babası gibi kurmaca kişilerle tanışıyor. Eski İstanbul’una dönmek, Tanpınar’la ve 60’lı yıllara damga vurmuş tarihi kişiliklerle bir yolculuğa çıkmak isteyenlere iyi gelecek bir roman.

Beyoğlu Narmanlı Yurdu’nda rutubetli bir odada en güzel eserlerini yazan, güzel kadınlara hayran, parasız “Kırtıpil Hamdi”. Evhamlı, hayatta herşeye geç kaldığını düşünen bir adam. “Aydaki Adam: Tanpınar”da yine ünlü bir kişiliği okurla buluşturuyorsunuz. “Hamdi baba” sizin dünyanızla ve romanınızla nasıl buluştu?


Ahmet Hamdi Tanpınar benim eskiden beri hayran olduğum bir yazar, ilginç bulduğum bir kişilik. Sonunda romanıma girmesi normal. Yıllar boyunca okudum ve düşündüm onu. Yaşamı bana romanlarından daha ilginç geliyor. Sefalet içinde geçmiş yaşamı, vesveseler, dedikodular, görmezlikten gelinmeler. Titiz çalışmalar, o umutsuz ilkbahar aşkları; hastanelerde geçen günler ve geceler... Hepsi bana çok ilginç ve yakın geliyor, çok sevdiğim bir yazar. Şimdi düşünüyorum da yakınımda onu tanıyan pek çok kişi vardı. Eniştem şair Sabahattin Kudret Aksal, anneannem Süreyya Tokay, İkdam gazetesinin başyazarı dedem Tahir Lütfi. Hepsi dosttular onunla. Anneannem sevdiği kadının da arkadaşıydı sanıyorum. Dırvanalar’ ın yalısına çok sık giderdi. Ama bütün bu insanlar artık yok, çoktan sonsuza karıştılar. O zamanlar Ahmet Hamdi Tanpınar ile böylesine ilgilenmediğim için onlara hiçbir şey sormak aklıma gelmedi. Çok yakında kaybettiğim halam Münire Aksal’da Tanpınar’ı tanıyordu zannediyorum.

PİŞMANLIKLARIM VAR

Günlüklerini okuduğum zaman ona büsbütün tutuldum. Sanki kollarımda hayata kendini duyurmak isteyen parasız, karamsar, umutsuz ama öylesine de yaşamayı seven, Paris’e gitmek isteyen bir adam vardı. Bir karmaşaydı bu, büyülenmiştim. Günlüklerde yazdığı şeylerin bazıları benim hayatıma çok yakın olan şeylerdi, içinde yaşadığı devir, o izbe gibi mekanlar ben de bir hayranlık uyandırdı. Narmanlı Yurdu’ndaki odasında onunla karşılıklı kahve içmek isterdim. Kim bilir nerelere takılıyordu Beyoğlu’nda? Bütün bunları düşününce roman oluştu.

Tabii merkezdeki asıl kişi, yine “roman kahramanı Nazlı Eray”. Yine anılarınız ve okura çok güçlü bir şekilde geçen geçmişe özlem duygusu var. Anne ve baba, oturduğunuz apartmanlar... Geçmişle nasıl bir hesaplaşma var? Özellikle babanızla defteri hiç kapayamadınız mı? Keşkeler çok mu?

Geçmişle hiçbir hesaplaşmam yok aslında. Zengin ve güzel bir geçmişim var bence. Ama kimi olayları, yılları teğet geçmiş gibi duygu uyanıyor içimde arada sırada. Yıllardan koşarak gerilere dönmek isteğim bundan. Belki bu yalnız insanlara özgü bir şey. Duygular denizinde savrulmak ve ilk gençlikten kopamamak. Ne vardı ki o yıllarda? Herkesin yaşadığı şeyler. Ama çok güzeldiler. Onun için Beyoğlu benim hayatımda geçmişe gittiğim dev bir patinaj sahası gibi.

O zamanlar sevdiğim tüm insanlar oranın köşelerinden geçip gitmiş, Tanpınar’ın da Narmanlı Yurdu’nda kalması beni etkiledi. Dışarıya her adım attığında hiç farkında olmadan bir başka yazarın yani benim gençliğimin içindeydi o yıllar. Ve ben onun farkında bile değildim. Babamla kapanmamış bir defter yok. Babamdan uzun yıllar uzakta yaşadığım için ufak pişmanlıklar ve özlemler var. Yaşadığım apartmanları ve sokakları hiç unutmadım.

Öldükten sonra elime bir ev anahtarı verilirse gideceğim yer oralar. Hayatımı yeni baştan yaşasam aynı yerlerde yaşar, aynı şeyleri yapar, aynı acıları çeker ve sonrada aynı biçimde kaçardım oralardan. Hayatımda keşkeler yok ama belki romanlarda bunlar öne çıkıyor, demek ki bilinçaltım okura fısıldıyor bunları.

Türk edebiyatına damga vurmuş, değeri ölümünden sonra anlaşılmış zamanının çok ilerisinde bir yazar... Yokluk içinde ve sağlık problemleriyle geçmiş ömrü Tanpınar’ın. Türkiye’de birçok sanatçının kaderi bu. Ona bir vefa borcumu bu roman?

Bu roman bir vefa borcundan öte satırlarımda Tanpınar’la yeniden yaşamak, onunla birlikte olmak, onun dünyasını bulmak, endişesini hissetmek, O’na duyduğum hayranlık ve o tuhaf yaşamın içine sızmaya çalışmak. Böyle sanıyorum.
Romanda Tanpınar’ın 1953 yılında yazmaya başladığı ve vefatına kadar tuttuğu notlar geniş bir şekilde yer alıyor. Onun şiirlerini aya yansıtmak nerden aklınıza geldi? Hatta onun eski Türkçe yazılarını çözmeye çalışan bir kurs bile var romanda.

Tanpınar’ın şiirleri ile dolunayın daha anlamlı olacağını düşündüm. Keşke bazı şiirler ayın üstüne değişik bir mekanizma ile yansıtabilse! Ne kadar güzel olurdu. Hele zamanında yazılmış ve ses getirmemiş şiirler. Bence dünyadaki en büyük PR olayı olurdu. Ben de Tanpınar’ı böyle bir şeye layık görüyorum. Dolunayı bir billboard olarak kullandım. Romanda onun şiirlerini çözmeye çalışan bir kurs ve daha pek çok şey var.

Tanpınar dışındaki karakterler romanın dünyasına nasıl girdi? En çok hangi karakteri ilginç buluyorsunuz?

Tanpınar’ın dışındaki karakterler, o zamanları yazdığım için doğal olarak teker teker girdiler romana. Hepsini çok ilginç buluyorum. Ama içlerinde en ilginç bulduğum dublaj sanatçısı, gazeteci ve çevirmen Adalet Cimcoz. Onun hayatı da hep ilgilendirmiştir beni. Kimdi Adalet Cimcoz? İlk özel sanat galerisi Maya’nın kurucusu, acaba iddia edildiği gibi bir Mit ajanımıydı? Sabahattin Ali’nin ölümündeki rolü neydi? Savurganlığı, parasını çılgınca harcaması, sanatçı gençleri çevresinde toplaması, genç sevgilisi...

Ve korkuları, yaşadığı panik atak nöbetleri. Bütün bunları çok ilgi çekici buluyorum. Hacı Bekir’in sevgilisi, Muhlis Sabahattin’in kızı güzeller güzeli Melek Kobra. Veremden ölmeden önce onu ameliyat eden Alman doktora aşık oluyor. Onu terk eden Şekerci’ye yazdığı hakaret dolu mektup ilgi çekici bir belgedir. Ferdi Tayfur’un eroine alıştığı Beyoğlu’ndaki Petrograd Pastanesi’ne Sabahattin eniştemde gidermiş.

HAYATLARIMIZ CD’YE SIĞDIRILACAK
Bu romanda da hayal gücümüzü zorlayan bilim-kurgu soslu dokunuşlar var. İnsanların hayatının bir CD’ye sığdırılması gibi. Bu nerden aklınıza geldi?


İnsanların hayatının bir CD’ye sığdırılması çok basit bence. Çok yakında bunun gerçekleşeceğine inanıyorum. Bir insan arşivi... Belki Amerika’da gerçekleştiriliyor bu. Çok ünlü insanlara hayatları anlattırılıyormuş diye duydum. Yapılmayacak bir şey değil bu. Müşterek bellek olayı. Bilgilerin ve anıların toplanması. Böyle bir kütüphane olsa ne kadar güzel olur. Ölümsüzlük gibi bir şey.

Bilim demişken en son sizi heyecanlandıran bilimsel gelişme ne oldu?

Rüyaların okunması. Bunu daha önce iki kitabımda yazmıştım. “Arzu Sapağında İnecek Var” ve “Beyoğlu’nda Gezersin”de insanların rüyaları okunuyor ve bir CD olarak ellerine veriliyor. Yenilerde bu yapılmaya başlanmış, bana çok heyecan verdi. Tanpınar’ı da çok heyecanlandırırdı.
İstanbul’un çehresinin bu kadar hızlı ve dramatik değişmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Eski İstanbul daha mı güzel ve yaşanır bir şehirdi?

İstanbul’un geçirdiği bu dramatik değişime üzülüyorum tabii. Belki eski İstanbul’da ulaşmak istediğimiz insanlara daha hızlı ulaşabiliyorduk. Aliye Berger, Narmanlı Yurdu’ndan çıkıp Taksim’e doğru yürürken fark edilebiliyordu. Baylan Pastanesi bir fastfood yeri değil, tüllü şapkalı ve siyah kürklü kadınların akşam çayı içtikleri bir mekandı. Şimdiki İstanbul’da da sevdiğim yerler yok değil. Şöyle bir şey oldu: 1990’lı yıllarda İstanbul’a bir gelişimde Boğaz bana eskimiş ve çok yıpranmış geldi. İstiklal külüstürdü. Şaşırmıştım. Bir şehir eskir miydi? Eskimemesi lazımdı. Acaba benim o günkü ruh halim miydi o, bilmiyorum. Bıkmış mıydım şehirden? Ama şimdi İstanbul’u öyle görmüyorum. Geceleri pırıl pırıl.
Romanda geçmiş ve şimdiki zaman arasında sık sık gidiş gelişler sırasında huzur arayan bir ruh gibisiniz. Bu huzursuzluk okura da geçiyor. Yanılıyor muyum?

Yanılıyorsun bence (gülüyor.) Sık sık şehirlere yapılan seyahatler, gidiş gelişler, geçmişe yapılan yolculuklar, geleceğe fırlatılan bakışlar; bunlar benim hayatımın rayları.
Ben rahatım, okurumda huzursuz olmamalı. Bunun adı Retro!

Paylaş

Yeni sayı yeni heyecanBu ay kapağımıza Türk edebiyatının yaşayan en büyük yazarlarından Selim İleri'yi aldık. Selim İleri, edebiyatta 51 yılı geride bıraktı ve bu yıl karşımıza iki yeni romanla çıktı.

Devam