VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
22 Aralık 2008 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Doris Lessing ile Cambridge'de bir gün
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Doris Lessing ile Cambridge'de bir gün

İnsanın hayatını değiştiren kitaplar ancak ilk gençlik yıllarında okunanlar arasından çıkar. Bazı yaşlı eleştirmenlerin "Ondan sonra başka iyi yazar çıkmadı!" diye karalar bağladığı yazarlara dikkatle bakın, çoğu gerçekten de iyi olan o yazarların hepsi bu yaşlı eleştirmenlerin ilk geçlik yıllarında en iyi eserlerini vermiş olanlar arasındadır, göreceksiniz. Bu bakımdan her kuşağın kendine ait "son iyi yazarı" bulunması da nostaljik bir şaka (!) olarak devam eder durur. Çünkü insanın kişiliğinin oluştuğu o ilk gençlik yaşları büyük keşifler dönemidir ve eğer yeterince şanslı bir ortamda ve koşullarda yetişiyorsak, binlerce yıllık insanlık bilgeliğini ve hayatın asıl elementlerini hepimiz tek tek, bazen kafamızı vurup, kanatmak pahasına keşfederiz. O yıllarda klasiklere ve iyi çağdaş yazarlara ulaşma şansımız varsa, okuduklarımızla çarpılır, sarsılır ve büyüyerek toparlanırız. İşte bu yolda karşılaştığımız o yazarların hayatımızdaki önemli yeri bir daha asla değişemez, bizi biz yapan kişiler arasında baş tacı olarak kalırlar.
Benim hayatımı değiştiren kitaplar arasında Doris Lessing'in "Altın Defter"i da vardır. Diğerlerini başka bir yazıda anlatmak üzere bu kez "Altın Defter"i ilk okuduğumda gurbette bir üniversite öğrencisi olduğum o kafası karışık 1980'li yıllara kısaca döneceğim. İnsan hak ve özgürlükleri açısından şimdikinden de beter durumda olan memleketimden uzakta, bireyin devletten (otoriteden) daha değerli olduğu İskandinav ülkelerinden birinde, annemden bile yaşça daha büyük, İran doğumlu, Afrika'da (şimdiki Zimbabve) büyüme, İngiliz kadın yazar Doris Lessing'in o zamanlar bile bir klasiğe dönüşmüş olan "Altın Defter" romanıyla karşılaştığım o an! Hayatınızın dönüm noktalarındaki olaylarla beraber kendinizin de o sırada nasıl olduğunu hatırlarsınız, fiziksel olmasa da o anki ruh haliniz donmuş gibi korunur o olayın/kitabın içinde. O sıralar 60 yaşında olan Doris Lessing ise, hayatını tek bir eşle evcil bir aile düzenine hapsetmeyeceğine ve kapitalizmin insana mutluluk getireceğine asla inanmamak üzere ant içmiş, ününün doruğunda bir kadın yazardı. Onun, kocasından boşanıp, küçük kızıyla yalnız yaşayan genç kadın yazar karakteri Anna Wulf üzerinden yazdığı -kendisi reddetse de- bir çeşit feminist manifesto olarak algılanmış olan bu romanı benim gibi on binlerce genç insana bir çeşit uyanış yaşatmıştı ki, romanı dünyadaki onlarca dilde destan oldu!
Doris Lessing'e 2007 Nobel Edebiyat Ödülü verildiğinde, nihayet 20. yy'ın ikinci yarısında insanlığı siyasi ve sosyal açıdan hiçbir yazarın cesaret edemeyeceği kadar derinlikli inceleyip, yargılayan bir kadın yazarın dünyamızdaki en üstün edebi ödülle onurlandırıldığını düşündüm. Ancak Nobel Ödülü'nün Lessing'e bu kadar geç verilmesi bana başka büyük bir yazarın; Juan Goytisolo'nun vaktiyle diktatör General Franko'nun ölümüyle ilgili olarak söylediği: "Öyle olaylar vardır ki, çok uzun süre beklendiklerinden, bir gün gelip gerçekleştiklerinde insanda artık hiçbir gerçeklik izlenimi uyandırmazlar," cümlesini anımsatmadı desem yalan olur. Cinsellik, cinsiyetçilik, toplumsal cinsiyet, otorite ve toplumu sorgulayışıyla edebiyat ve politika dünyasını sık sık rahatsız etmiş bu muhteşem kadın yazar, özellikle "Türkü Söylüyor Otlar" romanıyla, Afrika coğrafyasını iyi bilmesinin avantajıyla ırkçılık konusunda beyazların başını ağrıtmayı başarmıştır (!) ama bununla yetinmeye hiç niyeti yoktur, Afrika'dan sonra uzayda geçen bilimkurgu romanları, nükleer soykırım, Sufizm, İspanyol kırsalındaki yoksulluk, İngiltere'de politik bir aileye ve kedilere uzanan çok geniş ve farklı alanlarda romanlar yazar ve bir dönem Jane Somers takma adıyla hayatını kazanır.
Doğrusu böylesi önemli eserleri çok genç yaşta veren bir yazara Nobel Ödülü'nün seksen dört yaşında verilmesinin onun kadın yazar olmasıyla ilgili olduğunu düşünerek bozulduğumu itiraf etmeliyim. Ancak Doris Lessing yine yapacağını yaptı ve geçen yıl Türkçeye çevrilen, 2004 yılında; tam seksen dört yaşındayken yazdığı "Büyükanneler" ("The Grandmothers") kitabıyla büyük bir tabuyu kırdı. Okurken aldığım edebî keyif kadar bu müthiş kadın yazarın bilgeliğinin ve edebi dehasının hâlâ doruğunda olduğunu anlayıp, kıvandım, gururlandım.

EN GENÇ BÜYÜKANNE YAZAR
"Büyükanneler", pek çok tabuya cesaretle ve başarıyla karşı çıkan, inanılmaz güzellikte, mutlaka okunması gereken bir kısa roman. Birbirlerinin oğullarına âşık olan iki yakın kız arkadaş gibi cinsel ve ahlakî çıkmazı olan bir konuyu son derece insani ve edebi şekilde çözümleyen Doris Lessing, kadınların orta yaşa gelmeleriyle üzerlerinde artan toplumsal baskının kendisini de neredeyse bir roman karakteri olarak işliyor. Kitapta birbirinden bağımsız üç tane daha kısa roman bulunuyor, ancak bunların içinde "Bunun Sebebi" adını taşıyan olağanüstü anlatının yerel ve uluslararası çevre koruma ve doğa derneklerinin bayrak olarak sallayabilecekleri nitelikleri olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Bu yıl yayımlanan "Alfred ve Emily" adlı kitabıysa anne-babasının hayatını anlatan, otobiyografik bir yapıt.
Yıllar önce, henüz iki roman ve birkaç hikâye-gezi kitabı yayınlanmış bir "genç yazar" olarak anıldığım günlerde İngiliz Kültür Heyeti'nin (British Council) geleneksel olarak düzenlediği Cambridge Edebiyat Seminerleri'ne davet edilmiştim. Aralarında yaşça ve başça büyük ve ünlü gazeteci, çevirmen ve yazarların da olduğu dört kişilik bir Türk yazarlar grubu olarak on gün sürecek Cambridge yolculuğuna çıktığımızda orada tanışma ve dinleme olanağı bulacağımız yazarların listesi her fâni yazarı baştan çıkartacak zenginlikteydi. Bu listenin içinde Doris Lessing'in adını gördüğümde "genç bir yazar" olarak ne kadar heyecanlandığımı anlatmam mümkün değil. Cambridge günlerinden birinde onu konuşma yapacağı şömineli küçük ve sıcak döşenmiş bir salondaki kanepede oturmuş olarak ilk gördüğümde, beyaz saçlarını topuz yapmış, şık bir entari giymiş herhangi bir büyükanneden hiçbir farkı yoktu. Yüzünde yorgun ve hoşgörülü kırık bir gülümseme, etrafında ona yaklaşılmasını önleyen görünmez bir duvar vardı. Gözlerimi ondan alamamıştım. 1994 yılında olduğumuza göre o sırada yetmiş beş olmalıymış. Konuşmasını yapmadan önce onu sunan yazarın çenesi düşünce bir ara uyuklamaya da başladı. Tam "En iyi yazar hiç tanışılmamış olandır!" diye kendi kendime söyleniyordum ki, küçük salondaki kürsünün önüne çıktı ve edebiyatın vicdanla ilişkisi ve otoritenin kontrol altında tutmaya çalıştığı özgürlükler üzerine müthiş bir konuşma yapmaya başladı. Artık herhangi bir büyükanne falan değil, dinç, keskin zekası diline vurmuş, cesur bir aydındı. Bense bestecisinin virtüöz olduğu bir enstrümanla eserini icra edişine şahit olan bir müziksever gibi mest olmuştum. O Doris Lessing'di ve bunu hak ediyordu! Şimdi İstanbul'dan bu müthiş kadın yazara en başından beri gösterdiği yazmak cesareti ve yeteneği için binlerce teşekkür ediyorum. İyi yazarlar ışık saçarlar!

Kitabın künyesi:
Büyükanneler
Doris Lessing
Çev: Pınar Güncan
Çitlembik Yayınları
16 YTL

*****

BU AY OKUDUKLARIM

"İncir Ağacının Ölümü": Erendiz Atasü'nün son hikâyeleri edebiyat lezzeti özlemiş okurlara önerilir. (Everest Yayınevi)

BU AY İZLEDİKLERİM

Can Dündar'ın "Mustafa"sı ve Gani Müjde'nin "Osmanlı Cumhuriyeti" filmlerini ben DE izledim. 1978'lerde Türkiye'de üniversite öğrenciliği yapmış biri olarak, bence her ikisinin de eleştirilecek yanlarına karşın tabulardan kurtulma yolunda atılmış önemli özgürlük adımları olduğunu hatırlatmak isterim.

BU AY DİNLEDİKLERİM:

"Karadeniz": Şevval Sam'ın "SEK"ten sonra bu ikinci albümünü de severek dinliyorum ama neden bu kadar hüzünlü şarkılar seçiyor? Ondan bir tane de neşeli bir koleksiyon bekliyorum umutla. (Kalan Müzik)

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam