VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Temmuz 2016 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Dünyaların en iyisi mi, pekâlâ?
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Dünyaların en iyisi mi, pekâlâ?

Arno Schmidt, “Leviathan”ı, kültürel bir iç döküm olduğu kadar kurgusal bir yöntem olarak da uygulamış. Böyle olunca da elinizdeki metne görkemli bir yabancılaşma ile bakıyorsunuz zaman zaman. Sonra da hayatın ve savaşın hakikati kemiğinize işleyiveriyor.

ÖZEN YULA


Arno Schmidt diye bir adam… 1914-1979 yılları arasında yaşamış. Yaşadığı yılların da etkisiyle hareketli ve hararetli bir göçebe yaşantısı olmuş. Gerek savaşta gerekse savaş sonrası Alman coğrafyasında farklı yerlerde dolaşmış. Alman halkını, ırkını, ondan öte insan tabiatını çok iyi çözmüş bir yazar. Ama “Leviathan ya da Dünyaların En İyisi” adlı hikâye kitabında asal meselesi insan tabiatı değil. Bir netice olarak bilim, felsefe ve sanat ile bir süreç olarak hayatı en arkaik hâliyle savaşlarla yaşamaya çabalayan zavallı insanın çatışması yahut sürüklenmesi. Entelektüel yapı en önemli alt izlek olarak varlığını sürdürüyor.

Bir kaçış hikâyesi
Kitaba adını veren ilk hikâyede, savaş zamanı Berlin’de bir araya gelip kaçmaya ve hayatlarını kurtarmaya çalışan bir grup insanın çabası anlatılıyor. 14 Şubat 1945’te bu insanlar, entelektüel anlatıcımızın işin başına geçmesiyle, patlamaların arasında, vagonla lokomotif bulup yıkıntılardan kömür taşıyarak onu çalıştırmayı ve beraber yola çıkmayı başarırlar. Yolda zorunlu molalar olur. O esnada dünyadan, felsefeden, fizikten, evrenin genişlemesinden konuşurlar. Anlatıcımız bilimi yakından takip eder. Bir zamanlar hoşlandığı ama artık evli olan Anne ile annesi de yolcular arasındadır. Anne’ı da takip etmekten geri kalmaz.

Yolda sağlam ama tartışılacak saptamalar yapar: “Gücü ilahlaştıran Nietzsche’nin de büyüktü suçu; Nazi hilelerini o öğretti aslında (‘Savaşı barıştan daha çok sevmelisin’), alçağın ağzı çok iyi laf yapardı…”, “Nietzsche ile Platon çok zararlıydı (ayrıca da cahil: bkz. doğa bilimleri)”(s.19). Ayrıca evrenin sınırsız ama sonsuz olmadığı konusunda fizik bilimiyle ilgili açıklamalar yapar. Ancak diğerleri anlamaz. Yalnızca ölüme yakın bir ihtiyar onu dinler. Hitler gençliğinden delikanlılar ile oynak bir kız arka tarafta fısır fısır oynaşırlar. Hayat en berbat durumda bile devam eder.

Lokomotif doğanın ortasında bir yerde kalakalınca dışarı çıkarlar. Topçu ateşi başlayınca anlatıcı herkesi uyarıp yanına çağırır. Herkes yattığında top atışları, makineli tüfek taramaları artar. Sonrası parçalanan çocuklar, ağlayan anneler, yaralanan ihtiyarlar, avutan bir papaz ve öfkeli aklın bir parçası olan anlatıcımız. Küçük bir kıyamet provasıdır bu herkes için.

Ölülerin arasında dolaşmak
“Leviathan”dan sonra “Kara Aynalar” adlı iki bölümlük uzun hikâye geliyor. Bu defa, doğanın ve ölülerin arasında bisikletiyle gezinen sağ kalmış bir adamın hikâyesi var. Her yer bir savaş neticesi yıkılmış, dükkânlar boş ve açık. 1960’lardan bir distopya. Kahramanla beraber ormanda, gecede, ölülerle dolu evlerde geziniriz. Elinde bir alev borusu ve balta var her ihtimale karşı. Ortalarda çürümüş cesetlerin iskeletleri. İngilizlerin iaşe deposuna gider; eski mektupları kutusundan çıkarıp okur. Telefon etmeye çalışır ama karşıda kimseyi bulamaz. Hayatta kalan başka biri varsa onun bulacağı umuduyla bir kartpostal yazmaya çabalar. İki yıllık bir süreci görürüz.
Başkalarının özel dünyalarına giren kahramanımız aslında bir yazar. Üst düzey bir entelektüel. Latince, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Norveççe zaman zaman anlatıya yeni bir boyut getirip normal akışı kesintiye uğratır. Yığınla kişi, eser, kavram adı geçer satırlardan.

Müzelerden topladığı eserleri evinde biriktirir. Derken aradan iki yıl geçer ve 1962 Mayıs’ında bir gün biri adamı vurmaya çalışır. Yazar, vurmaya çalışanı yakalayınca onun bir kadın olduğunu anlar. Aşk ve cinsellik kapıyı çalar. Çingene ruhlu Lisa’yla güzel zaman geçirirler. Kadın başka sağ kalanların hikâyelerini anlatır. Ama hepsi bir biçimde ölmüştür. Kadın hâlen birilerini aramak taraftarıdır. Ama kahramanımız yerleşik olmayı seçer. Uzun kış gecelerinde sobanın ateşinde sevişirler. Kadının isteği üzerine kendi çocukluğunu yazıp ona verir. Ve kadın sonunda onu terk edip bisikletiyle yola çıkar. Adam yine karanlık gecelere kalmıştır. Çocukluğunu yazdığı sayfalar nefis bir edebî eser niteliğinde. Ancak diğer doğa betimlerini, yabancı sözcükler, kavramlar, formüller ve çözüm önerileriyle o kadar çok kesintiye uğratır ki, sıcak ve soğuk anlatımların kol kola girdiği bir yazı dili kurar bize.

Taptaze ve leziz bir dil
Arno Schmidt’i farklı bir yazar kılan da bu. Türkiye’de bunu yapmaya çalışan, ama edebiyatın kıyısında bile dolanamayan, sadece alafranga kültürel döküm yapan, kerameti yabancı dilinden menkûl kişileri okuduktan sonra Arno Schmidt baş tacı edilir elbet. Şiiri dile çok iyi yediren bir yazar. Anlatılanın şiddetiyle anlatım biçimi iki zıt yönde gelişince, insan bir yanda şiddeti daha net hissederken öbür yandaki huzurlu zamanları içine sindiriyor. Keskin durumları ironi ile rahatlatan bir yazar. Dil taptaze ve leziz. Bazen sırf keyfinizden bir paragrafı ikinci, hatta üçüncü kez okuyorsunuz.

Her iki öyküde de kahramanlarımız farklı dillerde ara sözcükler, deyimler, özlü sözler kullanır. Böylelikle anlatılana yabancılaşırız. Bilinç akışı yöntemi adeta kültürel ve “hardcore” entelektüel birikimin çınlamalarıyla kuruluyor Arno Schmidt’te. Bu, okunmasını zorlaştırıyor. Bu yöntemin kullanıldığı satırlar, denileni ve bağlantıları tam olarak kavrayabilmek için, söz edilen başka yazarların, sanatçıların ve felsefecilerin eserlerini bilmeyi ve içkin bağlantıları kurarak okumayı gerekli kılıyor. Kültürel bir iç döküm olduğu kadar kurgusal bir yöntem olarak da uygulanmış bir yapı bu. Böyle olunca da elinizdeki metne görkemli bir yabancılaşma ile bakıyorsunuz zaman zaman. Sonra da hayatın ve savaşın hakikati kemiğinize işleyiveriyor.

Doğa betimlemeleri ve çeviri konusunda Zehra Aksu Yılmazer çok iyi bir iş çıkarmış. Ancak “apandis” değil “apandisit”, tabii yazar orijinalinde öyle bir kelime oyunu yapmayı tercih etmediyse. Zira nevi şahsına münhasır bir adam olduğundan, kendince noktalama işaretleri ve dili kullanım tercihleri de mevcut yazarımızın. Ama aynı kelime s.48’de doğru yazılmış.

Arada da şunu sormuş yazarımız: “Bu insanların aklına gelmedi mi hiç Tanrının suçlu olabileceği?” Sanırım onun gelmiş.



Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163