VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Haziran 2018 Cuma | Anasayfa > Haberler > Dünyanın merkezine yolculuk çağrısı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Dünyanın merkezine yolculuk çağrısı

Ayşe Kara’nın İstanbul’un fethini konu alan “İstanbul’un Çağrısı” isimli yeni romanı, bu önemli tarihi olguyu yenilikçi bir roman tekniğiyle ustaca ele almasının yanı sıra edebiyatımız için yeni bir fetih anlatısı ve dili inşa ediyor.

MEHMET ALİ ÇALIŞKAN

İstanbul’un Çağrısı” bir yolculuk, daha doğrusu bir yürüyüş romanı; ancak ona bu vasfı veren karakterlerin yürümesi veya konunun bir yolculuk üzerine kurulması değil. Evet, romanın eklektik yapısında, zengin hikâye örgüsünde onlarca yürüyüş ve yolculuk var; fakat onu yürüyüş romanı haline getiren şey harflerin, kelimelerin ve cümlelerin siz okudukça bir merkeze doğru yürüdüklerini, hatta koştuklarını hissetmeniz. Onlarca hadise dünyanın çeşitli yerlerinde, kendi mekânsallığında hikâyeye katılırken her biri bir merkeze doğru akan nehir gibi İstanbul’da buluşmaya, tarihin ender rastladığı bir aşk hikayesine şahitlik etmeye yürüyor. Yazar hikâyeyi İstanbul’un ağzından anlatıyor. İstanbul hem Sultan Mehmed’in hem de Konstantin’in aşkı ve onuru. Her ikisi de şehre aşkla bağlı ve her ikisi de ona sahip olmayı veyahut bu uğurda ölmeyi bir onur meselesi olarak görüyor. İstanbul sadece mekânın değil zamanın da merkezinde, bu da onu hem dünyanın hem de insanlığın, dolayısıyla romanın merkezi kılıyor. Büyük bir yürüyüşün nihai emeli, hedefi… Yürüyen top arabalarına, atlara, askerlere eşlik eden harfler, kelimeler ve cümleler… Patlayan toplarla patlayan cümleler, ağlayan kadınlarla ağlayan kelimeler, süzülen nakışlarla süzülen harfler...

Romanda yer alan paralel hikâyeler İstanbul’da düğümleniyor. Aynı merkeze doğru yürüyen bu yan öykülerin her biri kendi başına ayrı bir roman kadar zengin. Ordugâhtaki katil hikâyeye güçlü bir polisiye renk katıyor örneğin. Babanakkaş’ın yeni bir renk icat etme tutkusu, Bizans prensesi Anna’nın öyküsü, İstanbul’un fethine erkek kılığına girerek katılan Elif’in hayatı gibi yan hikâyecikler neredeyse ana karakterler Mehmed ve Konstantin’i gölgede bırakacak kadar etkili.

Beni en çok etkileyen, Babanakkaş’ın keşfettiği güvez renginin hikâyesi oldu. Kırmızı ve eflatunun o efsunlu rengi, romana masalsı bir hava veren onlarca harikulade ayrıntıdan belki de en güzeli. Bir nakkaşın bir rengi fethetmek için çıktığı yolculukla bir sultanın şehri almak için çıktığı yolculuk, medeniyeti inşa etmekte biri diğerinden aşağı olmayan iki büyük yürüyüş. Şehrin fatihi olurken Sultan’ın gözlerine vuran o vuslat sıcaklığını, arzuladığı renge ulaşan Babanakkaş’ın gözlerinde aynen görebiliyoruz. Yazar okuru herkesin rüyasına sokuyor, herkesin emeliyle tanıştırıyor ve yine herkesi okurla dünyanın merkezinde, yani İstanbul’da buluşturuyor.

Romanda tarih kendi ırmağında, kendi gerçekliği içinde akarken bu akıntıdaki fertlerin insanlık halleri de detaylı bir şekilde ele alınmış. Örneğin büyük fetihlerin doğurduğu şu büyük ölümler... Ordugâhta kendi emeli için insan öldüren katil ile sultanın diyaloğunda ölümü sorguluyoruz. Her ikisi de insan öldürüyor, hatta sultan daha çok. Ölümlerin kutsandığı, hatta insanların sadece başkasının ölümünü değil, kendi ölümünü de kutsadığı tarihin bu amansız fırtınasında, öldürmenin anlamı nedir? Ordugâhın katili ölümü keşfedebilmek için yürek söküyordu, peki ya Sultan? Onu öldürmeye sevk eden nedir? İnsanlar niçin kanlı canlı bedenlerin toprakta çürümesine, gülen gözlerin, yüzlerin solmasına bu derece ulvi anlamlar yükler? Yazar polisiye bir hadiseyle İstanbul’un fethini ustaca bir araya getirerek bu cevapsız sorunun peşinden gidiyor, Kabil’den bu yana insanoğlunun en trajik keşfi olan cinayetin gizemini gözler önüne seriyor.

Romanın bir diğer dikkate değer yanı tarih yazımı açısından yeni bir bakış açısı geliştirmesi. İstanbul’un fethinin Türkler için çok önemli, hatta büyük bir şeref ve onur payesi olduğunu biliyoruz. Ya Bizans için? Türk popüler kültüründe “Kahpe Bizans” olarak klişeleşen o anlatı içinde İstanbul’un fethini hep onurlu ve şerefli insanların kahpe insanlara karşı mücadelesi olarak okuduk. Oysa yazar Bizans’ın kahramanlarını da unutmamış, tarihin bu amansız muharebesini o yüzden İstanbul’un ağzından anlatıyor. İstanbul, kendisine tutkuyla bağlı ve âşık bu iki adamın onur mücadelesini hiçbirini alçaltmadan, incitmeden, kahramanlıklarını teslim ederek dile getiriyor. Evet, yazar bir Müslüman olarak belli ki Mehmed’in tarafında, zaten bunu hikâyeyi Heraklaitos’a davet mektubu getiren İslam Peygamberinin elçilerinden başlatmasından anlıyoruz. Ancak Mehmed’in hikâyesini daha fazla önemsemesi veya onunla aynı emeli paylaşıyor olması, Mehmed’i sorgulamasına veya Konstantin’nin şerefli mücadelesini görmesine engel olmamış. Kara’nın fotoğrafik sahnelerle bezeli romanı, içerdiği bu çift kutuplu trajik bakışla da sinemaya göz kırpıyor.

“İstanbul’un Çağrısı”, bir medeniyetin nasıl inşa edildiğini büyük bir masal ve görkemli müzik eşliğinde görmek isteyenleri dünyanın merkezine çağırıyor.



Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam