VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Mayıs 2017 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Dünyanın tüm sevilmeyen çocukları
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Dünyanın tüm sevilmeyen çocukları

Pulitzer Ödüllü yazar Marilynne Robinson, kimsenin umursamayacağı yoksul, kimsesiz, cahil bir genç kadından, kahramanı Lila’dan yola çıkıp tüm insanlığı ilgilendiren bir varoluş hikâyesi anlatıyor.

OYLUM YILMAZ


Doğduğun gün göbek bağın kesilmedi, temizlemek için seni yıkamadılar, tuzla ovalamadılar, kundağa sarmadılar. Kimse bunlardan birini yapacak kadar sana acımadı, sevecenlik göstermedi. Senden tiksindikleri için doğduğun gün seni kıra attılar. Yanından geçtim, senin kendi kanının içinde kımıldadığını gördüm. Kendi kanının içindeyken yaşa! dedim. Evet, kendi kanının içindeyken yaşa! dedim.”

Dünyanın sevilmeyen çocukları vardır. Doğdukları gün hayattan atılan, doğmamış gibi yapılan, adı sanı olmayan, doğmamış olması dilenen çocuklar… Ama hayat, onlar doğduğunda, tesadüfen yoldan geçen birisiymiş gibi yapar genellikle ve “kendi kanının içindeyken yaşa” diyerek seslenir ve o çocuklar yaşarlar. İyi ama neden? Pulitzer Ödüllü yazar Marilynne Robinson’nın kahramanı Lila, işte bu soruya yanıt vermek için dünyaya gelmiş çocuklardan. Dünyanın acısını doğar doğmaz yüklenmiş bir çocuk, kendinde ve hayatın içinde var olduğu sanılan iyiliği neden ve nasıl bulmaya çalışır? Ait olduğu toplumun kültürel kodları olmadan, annesiz ve babasız, bilgisiz ve ahlaksız, hayatın içinde nasıl var olur? Ve en önemlisi, böyle bir varoluş gerçekten mümkün müdür?

Romana adını da veren kahramanımız Lila, Amerika’yı kasıp kavuran Büyük Buhran’ın tam ortasında gelir dünyaya. Adsız sansız, annesiz babasız… Sonrası, tahmin edebileceğimiz üzere büyük bir yoksulluk hikâyesidir. Açlığın, hastalığın ve sefaletin sınırında, hep çalışarak ama hiç kazanamayarak geçirilen yıllar… Yapayalnız genç bir kadının son noktaya geldiği anda, tuhaf bir şekilde dönen talihi onu tesadüfen geldiği bir kasabada, yaşı geçkin bir Peder’le karşılaştıracaktır. Peder’in Lila’nın mücadelesi karşısında verdiği destek kısa bir süre sonra bu uygunsuz çiftin evlenmeleriyle bambaşka bir hal alacaktır. Dünyayı ve insanı, öbür dünyayı ve Tanrı’yı bildiğinden çok emin bir yaşlı adamla, bedeni ve zihni yabanıllığın sınırında gezen genç bir kadının evliliği giderek bir tür felsefi çatışmaya dönüşür. Dünyanın zalimliğini, Tanrı’nın şefkatiyle açıklamak mümkün müdür? Peder, Lila’nın sorularına cevap verdikçe, kendi kendine yeni sorular sormaya başlayacaktır. Uygarlık ve doğa arasındaki saf çatışmaya dönüşen ama bir yandan da sevgi dolu olan bu ilişkinin seyri Lila’nın hamileliğiyle daha da derin sulara doğru ilerler. Kederli bir annenin çocuğunun da kederli olacağını bilir Lila. Terk edilmiş bir annenin çocuğu da terk edilecek demektir öyleyse. O da çocuğunu terk etme yolunu mu seçecektir, yoksa içinde hiç ehlileşmeden duran o yabanıl sevgi ve şefkat duygusu mu ağır basacaktır? Lila’nın hayatı Peder’in sosyal çevresinin de etkisiyle geri dönülemez biçimde değişir. Ama genç bir kadın olarak Lila, ne kültüre ne de doğaya tam olarak ait olamıyordur. Her günü, her anı yaşadığı yerden, kocasından ve hatta mümkünse karnındaki çocuktan uzaklaşmayı düşünerek geçiyordur. Marilynne Robinson, bize kadınlığa atfedilen temel çelişkileri, yoksulluk, din, kültür ve doğa açmazının tam ortasından anlatır. Anneliği kutsamadan anneliği, dini yargılamadan dini düşünceyi hikâyesinin içine yediren yazar kadınlığı ve yoksulluğu da gerçekçiliğin sınırlarına takılmadan, kendiliğinden aktarmayı başarır.

Yoksullar bir hiçti!
“Onca insan aynı ya da daha kötü şartlarda yaşarken nasıl oluyordu da dünya hiçbir şey olmamış gibi devam edebiliyordu? Yoksullar bir hiçti, yorgun ve aç insanlar bir hiçti. Ama sadece iki yakalarını bir araya getirmeye uğraşan insanlardılar ve onlara hiç kimsenin zerrece saygısı yoktu, rüzgar bile kir pas içinde bırakırdı onları. Ne kadar gururlu ve dayanıklı olurlarsa olsunlar gözleri yaşarırdı rüzgardan. Varoluş buydu işte; mademki varoluş bunca ıstırap ve korkudan ibaretti, o zaman neden fırtına olup kükremez ve kopup uzaklara gitmezdi? Şimdi bile, kendini kocası olarak adlandıran adam mesela, ona sırtını dönse ne olurdu? Hiçbir şey olmazdı. Ya karnındaki çocuk, gerçekten bir çocuk değilse ne olurdu? Dünyanın sessizliği ona çok feci geliyordu, alay gibi bir şeydi. Bu düşüncelere bir son vermeyi umut ederdi, fakat onlar dönüp dolaşıp onu bulurdu ve o da dönüp dolaşıp onlara sığınırdı.”

Bütün hikâyeyi baştan sonra Lila’nın dilinden anlatıyor Marilynne Robinson. Onun yoksulluk, yoksunluk, bilgisizlik içindeki, hiçbir kültürel ve ahlaki değer taşımayan saf bakış açısıyla hayatı ve kendini tanıma serüvenini okuyoruz roman boyunca. Minör bir hikâyeden; kimsenin umursamayacağı yoksul, kimsesiz, cahil bir genç kadından yola çıkıp tüm insanlığı ilgilendiren bir varoluş hikâyesine varıyoruz. “Lila”, sade olduğu kadar etkileyici dili, geçtiği dönemi başarıyla aktaran atmosferi, insanlığın temel varoluşsal çatışmalarını mütevazı aktarış biçimiyle bize Marilynne Robinson’ı tanıma fırsatı veriyor. Ve insani bir karanlığı, ışıklı bir hikâye olarak okuma fırsatı… Dikkatinizden kaçmasın.


Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Ağustos 2017 Yıl : 13
Sayı : 162