VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
04 Kasım 2010 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Durmaktan sıkıldım artık, adım atmak ve yürümek istiyorum
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Durmaktan sıkıldım artık, adım atmak ve yürümek istiyorum

Bir ben, bir kendim gidiyorum, nereye mi? Yürümeye!

Buket Aşçı

Neden yürümek iyi gelir insana? Bir yürüyüş sonrası nasıl olur da, şairin dediği gibi “İçimizde bir iş görmenin saadetini” hissederiz? David Le Breton’un “Yürümeye Övgü” kitabı, bu soruyu kendine soranlar için ideal. Sormayanlar içinse, büyük ihtimalle yürümenin güzelliğini henüz yaşamayan kişilerdir bunlar, büyük bir keşif olacak!

Şayet yolunuz Antalya’ya düşerse ya da bu şehirde yaşıyorsanız muhakkak yürüyüş yapın. Çünkü bu kent sadece Türkiye’nin değil dünyanın da en güzel yürüyüş yollarından birine sahip. Bunu tüm dünyayı gezmiş ya da önemli şehirlerin çoğunu görmüş, parklarında, parkurlarında yürümüş biri olarak mı söylüyorum? Hayır!
Ama söylüyorum hem de kendimden çok emin... Çünkü bu yolu yürürken hissettiklerimi ve sonuçlarını biliyorum.

Bu yol, aslında bir kafede başlar. İnsanın soluğunu kesecek kadar güzel bir manzarası olan... Falezlerin üzerindedir. Denizdeki kayaların arasından geçen balıkları bile
görürsünüz.

İlerideki falezlerden birinde minicik bir “çağlayan” akar... Beydağları karşıda tüm heybediyle durur. Mordur bu dağların rengi, sizi şaşkınlığa uğratacak kadar...

Kafenin arka kapısı Kaleiçi’ne çıkar. Aslında bir apartmanın bahçesidir burası ve arka kapıya geçerken, ister istemez bana sek sek oynatan ve her daim arapsabunu kokan karo taşlarıyla yolculuğumu başlatır. Kaleiçi’nden kıvrıla kıvrıla Liman’a inerim... Tam uçta durur, falezlere bir de aşağıdan bakarım. Sonra biraz daha yürür, sert yokuşu çıkmak için taksiye binerim. Arkeloji Müzesi’ne giderken az sonra kat edeceğim yol görünür, heyecanlanırım...
Sahil tarafından başlar yürüyüşüm ve uykularıma giren kıvrıma geldiğimde (Falez Otel’in oradan Konyaaltı’na inen güzergah) denizdeki kayıklar gibi içim kıpır kıpır etmeye başlar. Her defasında “Bir Bond filmi için müthiş bir aksiyon sahnesi çekilirmiş burada” derim. Bir tarafında falezler ve onlardan fışkıran, mor, kırmızı, sarı çiçekler hemen ardından buz mavisi deniz ve karşısında mor dağlar! Kıvrılarak aşağıya inerim. Sonra Konyaaltı... (Elbette mevsimlerden yaz olmayacak! Tercihen nisan, mayıs veya ekim!) Artık hanımeli ve leylakların arasında sürecek olan tempolu yürüyüş başlar... Bitişi ne yorgunluktan olur, ne sıkıntıdan. Akşam vaktidir, sahil yavaş yavaş boşalmakta ve yapmanız gereken işlerin varlığı bir İzzet Ziya tablosundaki denize vuran akşam güneşi gibi içinize hüzün serpmektedir.

Ama bu üç-dört saatlik dilim bile yetmiştir sizi kent insanının o yorucu temposundan sıyırıp almak için... Ne müzik dinlemiş, ne durup bir çay içmiş, ne telefonla konuşmuşsunuzdur. Bir yere mi varmışsınızdır? Ya da bir yerden mi gelmiş? Ya da sorunlarınızı mı çözmüşsünüzdür? Hayır, bu soruların hiçbir ilişkisi yoktur bu yürüyüşle. İş problemenize yönelik hâlâ koca bir soru işareti sizi bekliyordur. Koşullarınızda değişen hiçbir şey yoktur ama yine de kendinizi farklı hissedersiniz.

İyi de ne olup bitmiştir bu sürede? Mesela neden benzer bir süreci, değişimi bir barda geçirilen tatlı bir “kopuş”ta ya da neşeli bir arkadaş toplantısında yaşamazsınız? Neden yürümek iyi gelir insana? Bir yürüyüş sonrası nasıl olur da, şairin dediği gibi, “İçimizde bir iş görmenin saadetini” hissederiz?

HAYATTAN VE ZAMANDAN KOPUŞ
David Le Breton’un “Yürümeye Övgü” kitabı, bu soruyu kendine soranlar için ideal. Sormayanlar içinse, büyük ihtimalle yürümenin güzelliğini henüz yaşamayan kişilerdir bunlar, büyük bir
keşif olacak!

Adından da anlaşılacağı üzere yürüme eylemine yönelik bir güzelleme bu kitap... Okurken sokaklara çıkıp doyasıya yürümek, hemen sahil kenarına inmek hatta işi gücü her şeyi bırakıp köyleri, kentleri yürüyerek gezmek, tarlalarda uyumak, gece serinliğinde yıldızları seyretmek, sabah kahvaltılarınızı küçük bir kamp ateşi üzerinde, metal kupanızda ısıttığınız suya katarak yaptığınız kahve ile şenlendirmek isteyecek kadar...

Bir yürüyüşü bu kadar zevkli kılana gelince... Aslında az-çok yürümeyi seven herkesin bildiği bir şeydir bu; zamandan kopuş! Her adımda toplumsal statünüzden, sorunlarınızdan, kişiliğinizden uzaklaşırken aslında sadece mekana bağlı hayatınızdan değil, zamandan da koparsınız. Şu cümledeki gibi; “Her türlü zaman duygusu kaybolup gider, yürüyüşçü beden ve zaman ölçüsünde yavaşlatılmış bir zaman içerisindedir. Sadece, kimi zaman karanlığa kalmamak için daha hızlı yürüme ihtiyacı hisseder. Saat evrenseldir, doğayla ve bedenle ilişkilidir, kültürün zamanı titiz biçimde ayırmasıyla ilişkili değildir.”

“Ayaklarımızın kökleri yoktur” diye devam ediyor kitap ama ilerleyen teknolojiyi ısrarla ve inatla onları yok etmek için nasıl kullandığımızı da anlatıyor. Her yere arabalarla giden insan tipinden, kadınların yürümesini zorlaştıran (lütfen belediye başkanları şu Arnavut taşlarından vazgeçin, topuklar içinde kalıyor!) topuklu ayakkabılardan, asansörlerden, hızlı trenlerden, yürüyen merdivenlerden... Ve bu nedenle yürümenin gitgide özel bir aktivite halini almasından... Tabii aleyhine gelişen bu değişimlere rağmen yürümenin her şeye rağmen çekiciliğini sürdürmesinden de...

ÖZGÜRLEŞMEKTEN Mİ KAÇIYORUZ?
Sonra unutulmaz yürüyüşlerden bahsediyor, hayatımıza damgasını vuran aşklar gibi... Mesela yalnız yürüyen Rousseau’nun gençliğinde yaptığı Torino seyahatinden bahsediyor. Şöyle diyor genç Rousseau; “Tüm yaşamımda yedi ya da sekiz gün süren bu seyahat kadar beni kaygı ve sıkıntılarımdan tamamen uzak tutmuş bir olay hatırlamıyorum. Güzel günlerimde hep yürüdüm ve büyük zevk aldım bu yürüyüşlerden. Gençtim, sağlığım yerindeydi, kendime yetecek param, çok fazla umudum vardı, geziyordum, yürüyordum. Tatlı hayallerim eşlik ediyordu bana ve sıcak düşlerimin hiç bu kadar olağanüstü şeyler yarattığını hatırlamıyorum. Böylesine yoğun düşündüğümü, yaşadığımı, kendim olduğumu... Şunu söyleyebilirim ki yalnız olduğum zaman ve yürürken yaşayabildim bu yoğunlukları ancak.”
İnsanı evden, işten kısaca burjuva yaşam biçiminden bir çırpıda ayırıp yollara düşürecek kadar büyülü bu satırlardan sonra ister istemez soruyor insan kendine: “Niye duruyorum? Ne zaman emeklemekten vazgeçip ayağa kalkıp adım atacağım!”

Biliyoruz ki, burada bahsettiğimiz adım sadece ve sadece bir beden hareketi değil. Yıllarca erteleyip ötelediğimiz düşlerimiz, planlarımız da bunlar. Hayallerimiz de! Yani bizi biz yapan o güzel hayallerimiz! Gençlik telaşlarımız! Yürümeye başlasak tıpkı Rousseau gibi bizi kendimiz kılacak olan özgürlük arzumuz!
Ama tam da bu yüzden mi hepimiz yürümekten kaçıyoruz, işyerlerine, klakson sesleri ile çıldıran trafiğe ama en önemlisi burjuva hayatının; ev-iş-eş-yemek-televizyon-tatil özetinde geçen trafiğine... Kendimizden yani özgürleşmekten mi kaçıyoruz?

Bunun yanıtı aslında cümlenin içerisinde... Bunu da hepimiz biliyoruz. Öyle ya, kendi hayallerimizin, planlarımızın, özgürlüğünüzün önündeki en büyük engel yine kendimizden başkası değil...

Nitekim iyi bir yürüyüş için de yalnız olmak gerekir. Birkaç kişi birden yürümek, kabul edelim ki sadece bir gezintidir... Hatta en yakınınızla, sevgilinizle yapılanı bile... Çünkü yürüyüş bir içe dalma, dünyadan el etek çekmektir. Sizi konuşmaya zorlayan, deneyimlerinizi paylaşmak isteyen biriyle ise bu pek mümkün olmaz. En azından Victor Segalen için. Şöyle diyor yürüyüşçü: “İnsanın kendisiyle güçlü bir biçimde özdeşleşmesi egzotik deneyim konusunda son derece renkli bir koşuldur. Bu kuralın biraz şaşırtıcı bir sonucu tek başına yürümenin daha iyi olduğudur. İki kişi olunduğunda, insan kendisinden kısmen vazgeçer ve aynı deneyimi başkasıyla paylaşır ve böylece amaca yaklaşması tehlikeye düşer. Dünyanın en iyi arkadaşıyla birlikte yapılan
bir yürüyüştün çıkan sonuç: yalnız yürüyün!”
Benim Antalya’daki mor dağlara doğru buz mavisi deniz kenarında yaptığım, kimi zaman sahile inerek çakıl taşları üzerinde adım seslerimi de dinleyerek, bir iyileşme yürüyüşüydü. Karnımda 34 dikiş vardı. İlk günler 300 metre zor gittiğim bu yürüyüşler bittiğinde, bedenen iyileşmiş, karakter olarak artık emeklemekten vaz geçip adım atmaya başlamıştım.

Ahhh güzel yürüyüşlerim, sanırım tıpkı çocukluğum ya da ilk gençliğim gibi geri gelmeyecek o güzel günlerim...

***

Güngör Mengi

Arkamdan şöyle desinler isterim: Son gördüğümde koşuyordu

- Yürümek benim, kendimle buluşmamdır. Özellikle gazetecilerin yaşamında günün çok az bir kısmı kendilerine ait oluyor. Yürüme, koşma aktivitesi için sabahları kendime ayırdığım zaman benim için ayin tatmini sağlayan bir kavuşma gibidir.

- Dediğim gibi kendimle başbaşa kalmak için koşarım, yürürüm. Kırk yıl önce, kalp sorunu nedeniyle uzay programından ihraç edilen bir astronotu, bir yıllık bir çalışmadan sonra tekrar uçuran bir uzmanın röportajını okuyarak başlamıştım koşmaya. O zaman Karşıyaka"da oturuyor, Yeni Asır gazetesini çıkarıyorduk. O tarihten beri her sabah koşuyorum. İki günden uzun dış seyahatlerimde bile çantama giren ilk eşyalar eşofmanımla koşu ayakkabılarımdır. New York, Moskova, Pekin, Amsterdam, Londra ve Paris gibi dünya kentlerini hep sabahın ilk ışıklarında koşarken keşfetmişimdir. Şimdi bu bende, derindeki Güngör"ün talep ettiği, fiziki ve manevi olarak tatmin bulduğu, "onsuz yaşayamam" dediği bir alışkanlık oldu.
Artık biliyorum; kırk yıl önce bana ilham veren Amerikalı doktorun sözünü ettiği garanti değilse bile güven duygusu yüreğime yerleşmiştir. Son sağlık kontrolümde doktorum bana "Kalpten ölmeyeceğin konusunda sana garanti verebilirim" dedi. Ama bunca yıl sonra öyle bir yere geldim ki artık sadece sağlıklı yaşamak, kalpten ölmemek için koşmuyorum. Doğayla bütünleştiğimi, arındığımı, yenilendiğimi, çok yaratıcı düşünceler keşfettiğimi biliyorum.

Artık koşmak, yürümek benim için hayatın bir vazgeçilmezi. Benimle hayatını paylaşan ve bana önem veren insanların da vazgeçilmezi sayılmalı. Çünkü ben kendimle başbaşa kaldığım o "temiz zaman" içinde o kadar çok mutluluk üretiyorum ki, sevdiğim insanlar da yararlanıyordur mutlaka bundan.

Benim gibi koşan biri ölmüş. Üç gün sonra durumdan habersiz bir arkadaşı ortak bir dostlarına sormuş "İki gündür görmüyorum bizimkini; nerede?" diye. O da "Vallahi son gördüğümde koşuyordu; kim bilir nerededir" diye cevaplamış.

Benim arkamdan da aynısını söylesinler isterim.

- Londra"nın Hyde Park"ındaki yürüyüşlerin her biri verdiği tatmin bakımından maceradır. Doğanın orada kendisine saygılı bütün canlılara, insan hayvan ayırmadan ne kadar cömertçe davrandığını görmek heyecan veriyor. Bir de kırk yıl önce koşmaya başladığımda Yeni Asır gazetesinin etkisinden yararlanarak okurları stadyumlara çağırdığımda aldığımız olumlu sonuç beni çok mutlu etmişti. Her sabah
Karşıyaka sahasındaki kadın ağırlıklı kalabalık artıyordu. Bir kadın yanından geçerken teşekkür-sitem karışımı şöyle bir lâf atmıştı: "Güngör Mengi, keşke bu hayrı 5-10 yıl önce akıl
etseymişin..."

Koşmaya ve yürümeye başlamak için kimse için geç değildir. Haydi kalkın!.

YÜRÜMEK YAZARLAR İÇİN NE İFADE EDİYOR, ONLARA NASIL GELİYOR?

Atom Damalı

Şehirlerin gerçek yaşamını yürürken keşfedersiniz

Benim “yürüyüş” hakkında 2 farklı anlayışım var. Bunlardan biri bana enerji ve sağlık yükleyen tabiat yürüyüşleri. Yıllardır hemen hemen haftada 3-4 kere bir saate yakın süreler yürüyerek yılların verdiği değişiklikleri en aza indirmeye çalışıyorum. Gene de insan bu konuda fazla başarılı olamıyor. Diğeri ve daha keyiflisi ise... Keşif için... Bilmediğim bir şehre gittiğim zaman turistlerin akın ettiği merkezlerden uzaklaşarak, saatlerce şehrin gerçek sahiplerinin yaşadığı yerlerde, yollarda tek başıma yürüyerek vakit geçiririm. Bu bana o ülke hakkında daha gerçekçi bilgiler edinmeme yardımcı olur. Örneğin, Venedik’i bu şekilde saatlerce dolaşırken, arka sokaklarındaki evlerin yapısı, Venediklilerin oturup kahve içtikleri mahalle arasındaki kafeler, pastanelerinden dışarı taşan harika kokuları hâlâ hatırlıyorum. Ancak Johanesburg’da benzer bir tecrübe ise pahalıya mal oluyordu. Etrafımı çeviren gençlerden çaktırmadan bir otele girip taksi ile geri döndüğümü de unutamıyorum.

Fatih Türkmenoğlu

Yürümek hayata yeniden başlamak tertemiz bir sayfa açmaktır

Gördüğüm “En çok yürüyen adam” benim. Hem bir yerden bir yere gitmek için yürürüm; hem de yapmam gereken bütün işleri hallederken. Herkesten, her şeyden uzaklaşarak; “Bir kendim,
bir ben gidiyorum” günleri ise bambaşka...
Bir kere, yaşadığım yerin nabzını tutmak için yürürüm. Sokakta neler satılıyor, insanlar nasıl giyiniyor, hangi meyveler çıkmış, Çin’den en son hangi oyuncaklar gelmiş gibi popüler kültür geliştirici bilgilerin tamamını yürüyüş rotalarımda öğreniyorum.

Ayrıca, otopark pahalı, benzin pahalı, taksi ve hatta toplu taşıma bile şehrine göre pahalı. Ulaşımın en güzel yolu yürümek. Üstelik insan bir şehri ancak yürüyerek keşfeder. Kenarda köşede kalmış bir müzeyi, bir anı evini, albenisiz bir dükkanı ancak yürürken görür. Bir de gezi yazarı ve programcısı olarak, yürümeden bir kenti-kasabayı-şehri anlatabilmem zaten imkansızdır.

Yürümenin verdiği özgürlük hissi de paha biçilmezdir. Yürümek, genellikle varılacak yerden daha özeldir. İnsanı gençleştirir. Sıkıntılar, tasalar, endişeler erir biter. İster doğada olsun, ister on günlük Likya Yolu’nda, ister Nişantaşı-Beyoğlu arasında; yürüyen insan kendini de şehrini de daha çok sever.

Çok uzun rotalarım var; bir tanesi Tarabya-Ortaköy. Rahmetli Gülçin Telci’nin hastalık zamanında, tam yarı yoldayken onun evine uğrardım. Hastaydı, ama hâlâ çok eğlenceliydi. Bir defasında kısa bir Amerika seyahati sonrasında, gene yürüyerek onun evine uğradım. Beni görür görmez “İşte Johnny Walker da geldi” demişti...

En sıkıntılı zamanlarımda hep yürüdüm. İşten atıldığımda, ailedeki sağlık sorunları sırasında, kafam bozukken; ben hep sokaktaydım. Balık tutamam, kahveye giremem, bazen film bile çekemem. Yürümek, bence hayata yeniden dönüştür. Tekrar başlamak, tertemiz bir sayfa açmaktır.

Saadet Özen

En güzeli tek başına yürümek

Yürümenin herhangi özel bir anlamı yok. Yürümek insanın bir yerden bir yere ayağını kullanarak gitmesidir. Yürümeye çok parasız zamanlarımda alışmıştım. Arkadaşlarımla sokaklarda yürüyerek sohbet ederdik. Günde rahat rahat sekiz saat, on saat yürürdük. Kafelerde oturacak paramız yoktu. Ayrıca günde birkaç otobüs biletinden de kâr etmiş oluyorsun. O zamanlar nereden nereye hangi sokaktan gidileceğini öğrenmiştim ama etrafta ne var ne yok, pek bakmıyordum. O sonra geldi. Bu sefer de her şeyi merak etmeye başladım, özellikle bölge belirleyip yürümeye başladım. Başka şehirlerde, ülkelerde de kaybola kaybola yürümeyi severim. İki gün geçmeden alışırsın zaten. İstanbul şimdi, sokağında yürürken kendimi evimde, koridorda yürüyor gibi rahat hissettiğim bir şehir. Böyle birkaç şehir daha var. Sonradan otobüs bileti ve cafe parası kazanınca da yürümekten vazgeçmedim, daha doğrusu budur, gibi geliyor hâlâ.

Eminönü"ndeyken Taksim"e kadar dolmuşa ya da taksiye binmek benim için bir rutinin bozulması demek. Yalnız, galiba artık tek başıma yürümeyi daha çok seviyorum.

Nasuh Mahruki

İnsan yürürken etrafındaki her şeyi görür, gözlemler, fark eder

Yürümek benim için hayatın çok içerisinde, hayatla neredeyse eşanlamlı bir eylem. İnsan her yere yürüyerek gider, başka araçlarla büyük mesafeleri kat etse bile yine de yürüyerek, adım atarak varır gideceği yere. Yürümek yaşamaktır, yürümek bir kendini ifade biçimidir, yürümek ben varım demektir, yürümek ben size geliyorum demektir. Yürümek hele bir de doğada, bir amaç için bir yerlere ulaşmak için olursa her adımı ayrı bir zevk ayrı bir heyecandır. İnsan yürürken etrafındaki her şeyi görür, gözlemler, fark eder, yakınlaşır ve daha iyi tanır. İnsan yürürken detaylardaki güzelliği yakalar ve yürürken öğrenir. Yürümek insanı kendisiyle başbaşa bırakır. Yürümek bir yandan da insanın zihnini rahatlatır ve insanı kendine yaklaştırır. Ben yürümekten çok keyif alırım ve fırsat buldukça yürürüm, şehirde, dağlarda, doğada, uzak coğrafyalarda yürümek benim için en güzel ve en öğretici şeydir.

1998 ve 2010 yıllarında iki kez, Himalayaların eteklerinde Everest Dağı"nın ana kampına doğru gerçekleştirdiğim yürüyüşlerin hayatımdaki en keyifli ve en zevkli yürüyüşlerden olduğunu söyleyebilirim. Himalayaların kalbine doğru, Everest Dağı"nın ana kampına adım adım yükselerek yaklaşmak ve her adımda eşsiz coğrafyasını, özgün kültürünü, dağlık arazinin insanlarını, bitki örtüsünü, canlılarını ve bunların yükseldikçe nasıl değiştiğini kendi gözlerimle deneyimlemek benim için olağanüstü bir deneyimdi. Bir taraftan da, 1998 yılında Lhotse ve 2010 yılında da Everest tırmanışlarım için yürüyor olduğumu bilmek ve her adımda hedefime yaklaşıyor olmak hem heyecan verici hem de motive ediciydi. Her anından çok keyif almıştım.

Sayım Çınar (Posta Gazetesi Yazarı)

Yürürken hep yeni bir şeylere doğru koştuğumu düşlerim

(Bir dönem bavuluyla kitap satan Çınar, kitaplarla yürümeyi anlattı...)
Kocaman kitap bavulumla yürürken hep hayal kurardım. Koşmak isterdim ama yürümek zorundaydım çünkü kitap dolu bavulum ağırdı. İlk hedefim tramvaya yürümekti. Yürürken kendimden geçerdim, oyun kurmayı severdim. Dönüp arkama bakmazdım. Pera ’da Tiyatro okuluna giderken hep bir oyun çalışmak zorunda kalırdım. Bel çantamdan çıkardığım oyun kitaplarını otobüslerde okurdum. Arthur Miller’ın “Satıcının Ölümü”ndeki Biff’i düşünürdüm. Bu oyunda canlandıracağım karakteri zaman zaman yazarların önünde oynayabilecek kadar da cesurdum. Yürürken hep başka bir insan olduğumu, bir şeylere doğru koştuğumu düşlerdim. Yürürken hep önemli kararlar alırım. Söyleneni en güzel şekilde duyarım yürürken, sakinleşmek ve zihnimi boşaltmak için yürümek rahatlatır beni.
Çok üzüldüğüm bir dönemde, yağmurlu bir günde yalınayak Cağaoğlu’ndan Sarayburnu’na oradan da sahilden Yedikule’ye kadar yürüyüşümü hiç unutmam. O yürüyüş de aşk acısının dünyanın en büyük acısı olmadığını, çok daha büyük acıların olduğunu anlamıştım. İnsanın kendisini bilememesi gibi...

Ahmet Hakan

Duyumsamak ve yazmak için yürüyorum

Yürüyorum... En güzel yazı konularını bulmak için yürüyorum. En güzel hayalleri kurmak için yürüyorum. Hayatımı gözden geçirmek için yürüyorum. Plan yapmak için yürüyorum. Kendimi bir roman kahramanı gibi hissetmek için yürüyorum. Yeni kararlar almak için yürüyorum. Karşıdan gelenleri gözlemlemek için yürüyorum... Kısacası insana dair ne varsa onu sonuna kadar duyumsamak için yürüyorum. Baltalimanı’ndan Ortaköy’e kadar uzanan o şahane ve uzun yolda dünyanın en güzel küçük parklarından biri olan Cemil Topuzlu Parkı’na uğrayarak, Bebek Otel’de mola vererek, Reiana’nın tuhaf müşterilerine göz atarak yaptığım o güzel yürüyüşlerin tadını hiç unutmam. Keşke daha sık yapabilsem.

Paylaş

Yeni sayı yeni heyecanBu ay kapağımıza Türk edebiyatının yaşayan en büyük yazarlarından Selim İleri'yi aldık. Selim İleri, edebiyatta 51 yılı geride bıraktı ve bu yıl karşımıza iki yeni romanla çıktı.

Devam