VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ekim 2016 Cuma | Anasayfa > Haberler > Düşle gerçek, hüzünle tebessüm bir arada
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Düşle gerçek, hüzünle tebessüm bir arada

Yaşlı babasını sağlığına kavuşturabilmek için Ankara-Denizli arasında gidip gelen, geçmişini anan, sükûnetini her daim koruyan, gözleri açık rüyalara dalan ama gerçekten hiç kopmayan bir yazara eşlik ediyoruz “Kuşlar Yasına Gider”de. Bu romanda Toptaş, özellikle eleştirmenlere öyle bir oyun oynuyor ki hüzünlü romanı bitirdiğinizde bile yüzünüzde bir tebessüm kalıyor.

ÖZLEM AKALAN



2013 yılında yayımlanan “Heba”nın ardından Hasan Ali Toptaş sadık okurlarını bu kez çok bekletmedi. Yeni romanı “Kuşlar Yasına Gider”de yine o bildiğimiz, tadı damakta kalan Türkçesiyle bir aile hikâyesi anlatıyor.

Romanın kahramanı yazar, aylardır tek satır yazamadığı için yine masasının başında öylece otururken ve tam da “uzaklara çekilmiş sesini” yeniden duymuşken telefon çalar. Arayan annesidir. Babası, Ankara’ya gelmek üzere Denizli’den yola çıkmıştır. Apar topar evden ayrılıp tren garına, babasını karşılamaya gider. Uzun yıllar minibüs şoförlüğü, ardından da tır şoförlüğü yapan baba, Arabistan’da geçirdiği bir kaza sonrasında tek bacağını çölde bırakmıştır. “Protez bacağı en iyi biz yaparız” deyip sonrasında marangozhaneden çıkmışa benzeyen kaba saba şeyler teslim eden dolandırıcılardan usanıp Ankara’da bu işin uzmanı olan bir profesöre görünmek istemektedir yaşlı adam. “Tamam” der yazar ve babasının istediği doktordan randevu alır. Bir dizi muayenenin ardından nihayet rahat ettiği bir proteze kavuşur baba, ancak koltuk değneklerinden kurtulabilmesi için doktor kontrolünde düzenli olarak egzersiz yapması gerekmektedir. Üç-beş günün ardından bir odada “dolap beygiri gibi” dönüp durmaktan sıkılır, memleketine dönmeye karar verir.

Yol hikâyesi
İşte böyle başlar yazarın Ankara-Denizli arasında mekik dokumaları. Önce babasını götürür. Sonra babasının güçten düşmesi, nihayetinde yürüyemez hatta yataktan çıkamaz hâle gelmesi yazarı tekrar tekrar yollara düşürür. Hastane hastane dolaşırlar. Neticede baba, amansız bir hastalığa yakalanmıştır. Bellidir artık iyileşemeyeceği. Oğlu ise hem annesine hem de babasına destek olmak için eşiyle kızını Ankara’da bırakıp sık aralıklarla Beşparmak Dağı’nın dibindeki kasabasına gider.

Yollarda ona türküler, eski anılar, hatta sadece kendisinin görebildiği ve bir ölümün habercisi olan “ecel atı”eşlik eder. Kasabada ise kuşların kimi hoş kimi lanetli sesleri, beyazlar içinde beyaz yüzlü bir çocuğun hayali, akrabalar, cenazeler, erik ve asma ağacı ile bağlar eşlik eder.

Hasan Ali Toptaş’ın uzun bir öykü tadındaki romanı birkaç aylık bir zaman dilimini anlatıyor. Kahramanının defalarca gidip geldiği Ankara-Denizli yolunda tek tek saydığı köy, kasaba, şehir adları okuru gerçeklik duygusuna sıkı sıkıya bağlarken;çocukluk anıları, gündüz düşleri ve akraba sohbetleri sırasında hikâye, masalsı bir havaya bürünüyor.





Aldatmacalara dikkat!
Günümüzde şehir hayatının hızından bunalıp Ege kasabalarına kaçma hayali kuran pek çoklarımız için kahramanın babasının naifliği tam da özlemini duyduğumuz bir dünyanın kapılarını aralıyor. Babanın karlı bir kış günü Ankara’da patinaj çekerek bir türlü yola koyulamayan otomobilin sürücüsüne koltuk değnekli hâline bakmadan yardım etme çabası, kendisi zor durumdayken kimsenin ona yardım eli uzatmamasına içerlemesi,okurun boğazını düğüm düğüm etmeye yetiyor. Artık kimsenin kimseye saygı ve sevgi duymadığı, herkesin kendi evine çekilip kapısını sıkı sıkı kapattığı bugünlere nasıl geldik? Kasabadan kırk küsur yıl önce kopan yazara annesinin domates, babasınınsa bağdan üzüm toplatmaması gibi, biz de muhtemelen sahip olduğumuz pek çok iyi bilgiyi, hasleti bugünün koşullarında var olabilmek için geçmişimize gömdük.

“Kuşlar Yasına Gider”i okurken kahramanın bir yazar olması, Ankara’da oturması, baba ocağının Denizli’nin bir kasabası olması gibi detaylar,ister istemez romanın kahramanı ile romanın yazarını özdeşleştirmenize neden oluyor. Ama yok, öyle değil!Pek çok yazar gibi Hasan Ali Toptaş da bugüne kadar verdiği röportajlarında benzer sorularla sıkça karşılaşmış belli ki: “Yarattığınız karakter siz misiniz?”, “Bu olay sizin başınızdan mı geçti?”… Her seferinde de yarattığı kahramana benzetilmekten, anlattığı evliliğin kendi evliliği gibi algılanmasından şikâyetçi anlaşılan. Bu nedenle romana öyle bir bölüm katmış ki, yazarın oyununa gelseniz, anlattıklarına inanmanız işten bile değil. Neden bahsettiğimi daha açık anlatayım…

Romanın kahramanı yazar, babasının hastalığı nedeniyle gittiği kasabada bir kitap okur; daha doğrusu birkaç sayfanın ardından kitabı fırlatıp atar. Üstelik bu kitap, yazarın hayatı ve eserleri üzerine yazılmış bir araştırmadır. Kızıla çalan sakallı, genç bir akademisyen derlemiştir bu araştırmayı. Başlarda yazar çok sevmiştir bu araştırmacıyı; evine davet etmiş, arşivini açmış, hayatını anlatmıştır ona. Bir de söz almıştır ondan; kitaplarını zirveye de çıkarsa yerin dibine de batırsa karışmayacaktır yazar; ancak iş, hayatına ve ailesine geldi mi, yalan yanlış tek bir kelime görürse çıkartacaktır kitaptan. Her şey yolunda gider, kitap basılma aşamasına gelir, ne var ki o mütevazı akademisyen hırs küpü bir insana dönüşüverir. Özetle “Olmaz” der; “Bu benim eserim, hiçbir yerine dokundurtmam; o zaman akademik bir çalışma olmaz.” Neticede yazarın hayatıyla ilgili bölümler pek çok uydurma bilgi barındırır; aslında evlerinin avlusunda yapılan düğünleri bir anda şehirdeki düğün salonuna taşınır; kasabalarının camisinin minaresinin ahşaptan olduğunu da babasının alkole fazlaca düşkün olduğunu bu kitaptan öğrenir. Küplere biner ama iş işten geçmiş, kitap basılmıştır.


2013 yılında yayımlanan “Heba”nın ardından Hasan Ali Toptaş sadık okurlarını bu kez çok bekletmedi. Yeni romanı “Kuşlar Yasına Gider”de yine o bildiğimiz, tadı damakta kalan Türkçesiyle bir aile hikâyesi anlatıyor.

Romanın kahramanı yazar, aylardır tek satır yazamadığı için yine masasının başında öylece otururken ve tam da “uzaklara çekilmiş sesini” yeniden duymuşken telefon çalar. Arayan annesidir. Babası, Ankara’ya gelmek üzere Denizli’den yola çıkmıştır. Apar topar evden ayrılıp tren garına, babasını karşılamaya gider. Uzun yıllar minibüs şoförlüğü, ardından da tır şoförlüğü yapan baba, Arabistan’da geçirdiği bir kaza sonrasında tek bacağını çölde bırakmıştır. “Protez bacağı en iyi biz yaparız” deyip sonrasında marangozhaneden çıkmışa benzeyen kaba saba şeyler teslim eden dolandırıcılardan usanıp Ankara’da bu işin uzmanı olan bir profesöre görünmek istemektedir yaşlı adam. “Tamam” der yazar ve babasının istediği doktordan randevu alır. Bir dizi muayenenin ardından nihayet rahat ettiği bir proteze kavuşur baba, ancak koltuk değneklerinden kurtulabilmesi için doktor kontrolünde düzenli olarak egzersiz yapması gerekmektedir. Üç-beş günün ardından bir odada “dolap beygiri gibi” dönüp durmaktan sıkılır, memleketine dönmeye karar verir.

Yol hikâyesi
İşte böyle başlar yazarın Ankara-Denizli arasında mekik dokumaları. Önce babasını götürür. Sonra babasının güçten düşmesi, nihayetinde yürüyemez hatta yataktan çıkamaz hâle gelmesi yazarı tekrar tekrar yollara düşürür. Hastane hastane dolaşırlar. Neticede baba, amansız bir hastalığa yakalanmıştır. Bellidir artık iyileşemeyeceği. Oğlu ise hem annesine hem de babasına destek olmak için eşiyle kızını Ankara’da bırakıp sık aralıklarla Beşparmak Dağı’nın dibindeki kasabasına gider.

Yollarda ona türküler, eski anılar, hatta sadece kendisinin görebildiği ve bir ölümün habercisi olan “ecel atı”eşlik eder. Kasabada ise kuşların kimi hoş kimi lanetli sesleri, beyazlar içinde beyaz yüzlü bir çocuğun hayali, akrabalar, cenazeler, erik ve asma ağacı ile bağlar eşlik eder.

Hasan Ali Toptaş’ın uzun bir öykü tadındaki romanı birkaç aylık bir zaman dilimini anlatıyor. Kahramanının defalarca gidip geldiği Ankara-Denizli yolunda tek tek saydığı köy, kasaba, şehir adları okuru gerçeklik duygusuna sıkı sıkıya bağlarken;çocukluk anıları, gündüz düşleri ve akraba sohbetleri sırasında hikâye, masalsı bir havaya bürünüyor.

Aldatmacalara dikkat!
Günümüzde şehir hayatının hızından bunalıp Ege kasabalarına kaçma hayali kuran pek çoklarımız için kahramanın babasının naifliği tam da özlemini duyduğumuz bir dünyanın kapılarını aralıyor. Babanın karlı bir kış günü Ankara’da patinaj çekerek bir türlü yola koyulamayan otomobilin sürücüsüne koltuk değnekli hâline bakmadan yardım etme çabası, kendisi zor durumdayken kimsenin ona yardım eli uzatmamasına içerlemesi,okurun boğazını düğüm düğüm etmeye yetiyor. Artık kimsenin kimseye saygı ve sevgi duymadığı, herkesin kendi evine çekilip kapısını sıkı sıkı kapattığı bugünlere nasıl geldik? Kasabadan kırk küsur yıl önce kopan yazara annesinin domates, babasınınsa bağdan üzüm toplatmaması gibi, biz de muhtemelen sahip olduğumuz pek çok iyi bilgiyi, hasleti bugünün koşullarında var olabilmek için geçmişimize gömdük.

“Kuşlar Yasına Gider”i okurken kahramanın bir yazar olması, Ankara’da oturması, baba ocağının Denizli’nin bir kasabası olması gibi detaylar,ister istemez romanın kahramanı ile romanın yazarını özdeşleştirmenize neden oluyor. Ama yok, öyle değil!Pek çok yazar gibi Hasan Ali Toptaş da bugüne kadar verdiği röportajlarında benzer sorularla sıkça karşılaşmış belli ki: “Yarattığınız karakter siz misiniz?”, “Bu olay sizin başınızdan mı geçti?”… Her seferinde de yarattığı kahramana benzetilmekten, anlattığı evliliğin kendi evliliği gibi algılanmasından şikâyetçi anlaşılan. Bu nedenle romana öyle bir bölüm katmış ki, yazarın oyununa gelseniz, anlattıklarına inanmanız işten bile değil. Neden bahsettiğimi daha açık anlatayım…
Romanın kahramanı yazar, babasının hastalığı nedeniyle gittiği kasabada bir kitap okur; daha doğrusu birkaç sayfanın ardından kitabı fırlatıp atar. Üstelik bu kitap, yazarın hayatı ve eserleri üzerine yazılmış bir araştırmadır. Kızıla çalan sakallı, genç bir akademisyen derlemiştir bu araştırmayı. Başlarda yazar çok sevmiştir bu araştırmacıyı; evine davet etmiş, arşivini açmış, hayatını anlatmıştır ona. Bir de söz almıştır ondan; kitaplarını zirveye de çıkarsa yerin dibine de batırsa karışmayacaktır yazar; ancak iş, hayatına ve ailesine geldi mi, yalan yanlış tek bir kelime görürse çıkartacaktır kitaptan. Her şey yolunda gider, kitap basılma aşamasına gelir, ne var ki o mütevazı akademisyen hırs küpü bir insana dönüşüverir. Özetle “Olmaz” der; “Bu benim eserim, hiçbir yerine dokundurtmam; o zaman akademik bir çalışma olmaz.” Neticede yazarın hayatıyla ilgili bölümler pek çok uydurma bilgi barındırır; aslında evlerinin avlusunda yapılan düğünleri bir anda şehirdeki düğün salonuna taşınır; kasabalarının camisinin minaresinin ahşaptan olduğunu da babasının alkole fazlaca düşkün olduğunu bu kitaptan öğrenir. Küplere biner ama iş işten geçmiş, kitap basılmıştır.


Bu kitabı nasıl okumalı?

* Öncelikle romanın yazarı ile romanın kahramanı olan yazarın “ayrı” kişiler olduğunu aklınızdan hiç çıkarmayacaksınız ki Hasan Ali Toptaş’ın okura kurduğu tuzaklara düşmeyesiniz.
* Ne anlattığı kadar nasıl anlattığıyla da edebiyatımızda sağlam bir yer edindi Toptaş. Dolayısıyla eleştirmenler gibi “Gerçek mi?”- “Kurgu mu?” kaygısına düşmeden eşsiz Türkçesinin ve hikâyesinin tadına varın.
* Romanda baba-oğul ilişkisinin ötesinde pek çok dokunaklı bölüm var ama Güven Park’ta geçen kısacık bir anlatım var ki, bir kez okuyup gözünüzde canlandırdıktan sonra bir daha asla unutamayacaksınız.
* Yazarın betimlediği Ege kasabasını, hikâyenin geçtiği evi, hikâyenin kahramanı anne, baba ve dayıları gözünüzde biraz daha iyi canlandırmak istiyorsanız TRT Belgesel tarafından çekilen ve Hasan Ali Toptaş’ın resmi internet sitesinde de yer alan, “Büyük Umutlar” adını taşıyan belgeseli izlemenizi öneririm.
* Romana adını veren“Kuşlar Yasına Gider”, Ardahan türküsü “Bu Dağlar Kömürdendir”in bir mısrası. Roman kahramanı, Ankara-Denizli arasında gidip gelirken pek çok türkü dinliyor ve bunları okurlarıyla paylaşıyor. Bu romana özel bir soundtrack hazırlayabilirsiniz.
* “Heba” yayımlandığında çok fazla röportaj vermiş olmaktan “usanan” ve bu kitapta biraz daha “ketum” davranan yazar hakkında merak ettiklerinizi ilk elden öğrenebileceğiniz “Efendime Söyleyeyim” dışında bir kitap daha var: “Başlarken Yalnızsın Bitirdiğinde Daha Yalnız”
* Bir de en meraklılar için bir hatırlatma; 1958 doğumlu Hasan Ali Toptaş’ın bugün, yani 15 Ekim, doğum günü.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163