VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ağustos 2014 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Düşlerimdeki BORGES
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Düşlerimdeki BORGES

Jorge Luis Borges’in kaleme aldığı “Tartışmalar”, Borges’in felsefeye, teolojiye, edebiyata dair kısa denemelerinden oluşuyor. Anlatı sanatı ve büyü, Arjantin edebiyatı ve gelenek/evrensellik meselesi, Chaplin ve Sternberg, filmleri, küçük bir Hollywood/Rus sineması karşılaştırması, Flaubert’in ibretlik yazgısı ise kitaba sığan sayısız temadan sadece birkaçı.

Tekin Budakoğlu



Borges yalnızca Latin Amerika’da değil, bütün dünya edebiyatında özgün bir yere, farklı bir akış yoluna sahip. Kuşkusuz bu konumunu, her şeyden önce avangard tutumu belirledi: Kendinden öncekilerin çok fazla yönelmediği, yönelenlerin de sığ bir ayrımdan fazlasını beceremediği gerçek-düş ikilemini, olağanüstülükleri gerçeğin kalıbına birebir damıtarak birleştirdi Borges. Bu nedenle, bir yönüyle düşsel metinler yazdı denebilir; ya da düşlerin, olağanüstülüklerin gerçek hayattan daha gerçek olduğu bir üst-evren oluşturduğu.

Borges’in metinleri, Latin Amerika edebiyatında Juan Rulfo, Fuentes, Cort·zar ve nihayetinde M·rquez’inYüzyıllık Yalnızlık romanıyla bütünsel anlamda özelliklerini gösteren büyülü gerçekçilik akımına yön verdi. Burada terim için bir not düşmek gerek: Büyülü gerçekçiliğin gerçeği olumlayan, gerçeğin daha gizemli ve olağanüstü hâline vurgu yapan bir terim olduğunu düşünüyorum. Oysa Borges ve ardıllarının edebiyatı, iyi edebiyatın gerçek olamayacak kadar büyülü olduğunu göstermişti: Bu nedenle Borges’in metinleri birer büyülü gerçek değil, kurmacanın büyüsünü gösteren birer kült-arketip.

Edebiyat mecrasında sıkça duyduğumuz ve benim de kullanmaktan haz aldığım Borgesvari ifadesi, onun hiçbir yazınsal geleneğe dayanmayan, bütün anlatım kalıplarından arındığının; aksine, kendisinden sonrakilere alan açan bir gelenek inşa ettiğinin kanıtı. Kendisi de bu gerçeği şöyle açıklıyor: “O kadar çok insan beni taklit ediyordu ki, ben de çalışıp kendi kendimi taklit etmeye karar verdim.”

KÖRLÜĞÜN BASKIN KARANLIĞI

‘Gerçeküstü konuların kendisini seçtiği’ bir büyücüdür Borges. Metinlerini, hayatının ortalarında kalıtsal bir hastalık sonucu görme yetisini kaybettikten sonra yazmış olsaydı, belki de körlüğün baskın karanlığında gerçeği eğip bükmesinin normal olacağını söylerdim. Oysa henüz kör olmadan önce önünde serili duran, gerçek dediğimiz hayatın bütün nesneleri ve olgularıyla oynamasını öğrenmişti; dolayısıyla radikal bir ruha sahiptir. Öncelikle bu ruh sayesinde onu taklit eden ya da her biri izini süren ardılları üzerinde bilinçli etkileri olduğu muhakkak; fakat yıllar önce Borges’in “Kum Kitabı”nı okuduğumda, muhtemelen birbirleriyle hiç temas etmeyen iki çağdaş, Tanpınar ve Borges arasında düşsel olanın yüceldiği bir ‘kolektif bilinçaltı’ sezinlemiş, düşlerimdeki Borges’e, o an hayran olmuştum.
Şiir, öykü ya da roman gibi türlerde başarılı örnekler verebilir ve kendinizi belli bir sanatsal akımın, dünya görüşünün, edebi yapılanmanın öncüleri arasında bulabilirsiniz- bu doğal bir süreçtir.

Fakat bunun yanı sıra, ilgilendiğiniz türlerde veya diğer sanat koridorlarında düşünsel anlamda fikirler üretebiliyor, sanata şekil vererek sanatçının tutacağı yolda kulağına birtakım sözler fısıldayabiliyorsanız, bu, klasik bir şair/yazar portresinin dışında, entelektüel kimliğinizi oluşturabildiğiniz anlamına gelir. Borges’in, Latin Amerika’nın sınırlarını aşarak bir dünya yazarı olmasındaki güçlü etki, edebiyat ve sanat üzerine düşünen geniş kültürlü bir entelektüel olmasında gizlidir. Şiir ve öykü metinlerinin yanı sıra, bir o kadar da deneme-eleştiri metni var. “Tartışmalar”ın önsözünü yazan James Woodall da şöyle açıklıyor bu durumu: “...

Gelişigüzel çevrilmiş küçük metinlerle Borges edebi kurgu yöntemlerini değiştirmekle kalmadı, yazıların içeriğini ve yazarların düşüncelerini de değiştirdi.”

“Tartışmalar”, Borges’in sanat üzerine fikirlerini anlamak adına, diğer metinleri “Alçaklığın Evrensel Tarihi”, “Öteki Soruşturmalar” ve “Dantevari Denemeler” kadar önemli. “Tartışmalar”ı okurken Borges’in, kimi zaman döneminde yaşayan yazar ve şairlere göndermeler yaptığını, metinlerini ve tutumlarını eleştirdiğini okuduğunuzda, söz konusu yazar ve metinlerin bir kısmı günümüze kadar gelmediği ya da metinlerin çevirileri yapılmadığı için konunun dışına düştüğünüzü hissediyorsunuz; oysa Borges’in gerçek entelektüel tutumu sizi o fasit daireden kurtarıp, iyi bir eleştirinin nasıl olacağı, sanattan ne beklemeniz gerektiğini konularında içten içe besliyor, düşündürüyor, eğitiyor.

Borges’in incelemelerinin hatırı sayılır bir bölümünü başta Flaubert olmak üzere, hayran olduğu Cervantes ile Poe’nun metinleri alıyor. Özellikle Cervantes ve Poe’ya olan tutkusu, Don Kişot ve Arthur Gordon Pym’in Öyküsü incelemelerinin hemen her cümlesinde kendisini belli ediyor. Hatta bir ara, Paul Groussac’ın Cervantes üzerine verdiği konferanslara öfke duyarak, bunların “kalleş konferanslar” olduğunu söylüyor Borges, Groussac’ın yaptığının da bir tür “kepazelik” olduğunu.

Hiç roman yazmasa da iyi bir okur Borges. Öncelikle Don Kişot’un bir üslup metni olmadığını vurguluyor. Şayet gerçekten üslup metni olsaydı, asırlar içerisindeki onca özensiz çevirisine rağmen yaşayamayacağını öne sürüyor. Akla uygun bir yorum. Aslında daha önemli bir noktanın da üzerine gidiyor burada Borges; iyi eleştirisi yapılmayan metinlerdeki vurgunun, sürekli olarak üsluba kaydırıldığı düşüncesi bu.

Kuşku yok ki Borges’in de iyi bir romandan beklentileri var. Kimi denemelerinde bunları sayıp döküyor; Arjantin edebiyatına da eleştirilerini sıralamayı es geçmeyerek. Apaçık “edebiyatımızın yoksul hali” diyor Borges. İçinde bulundukları çorak durumdan rahatsız, belki biraz da kızgın. Bunun nedenini daha sonra, başka bir denemesinde açıklıyor: “Arjantin romanı okunmaz, bunun nedeni ölçü yoksunluğu değil, hayal gücü, coşku yoksunluğudur. Genel anlamda hayatlarımız için de bunu söylemek isterim.”
Borges’e göre bu yoksunluğu kırmak için, düşlere ve büyülere ihtiyaç var. Bir denemesinde, dünyada bu tezini destekleyecek örneklere; büyülere, doğaüstü inanışlara yer verdikten sonra büyünün nedensel (yani bilimsel) olanla çelişmediğini, bilakis onun taçlandırılması olduğunu not düşüyor. Zaten Borges’e göre roman, böyle bir evrene gereksinim duyar: “... İki nedensel süreç arasında bir bir ayrım yaptım: Denetlenemez ve sonsuz sayıda işlemin hiç durmayan sonucu olan doğal süreç ve teferruatın kehanetlere işaret ettiği büyülü süreç, sarih, sınırlı. Romanda olası tek dürüstlüğün ikincisinde mümkün olabileceğini düşünüyorum.”

Borges, güncel olan dünya sineması filmlerini yine iyi bir eleştirmen gözüyle inceliyor; Kabala ve Kitab-ı Mukaddes’e değiniyor, Elealı Zenon’un Akhilleus ve kaplumbağa paradoksuna uzun uzun çözümler getiriyor. Sanırım bu yazıyı okuduktan sonra zihninizde en çok, Borges’in “bitimsiz sahte pratik” olarak gördüğü hayat ve onun getirileriyle bir türlü uyuşamadığı kalmalı. O, kurmacanın büyüsüyle zenginleşen dünyasının gerçek dünya olduğuna inanıyordu; içinde yaşadığımız dünyaysa, Borges’in zihnindeki gerçek dünyanın bir kopyası olmalı: “Biz dünyayı gördük rüyamızda. Onu, uzamda dayanıklı, gizemli, görünür, aynı anda her yerde olan; zamana dayanıklı bir şey olarak düşledik; fakat mimarisinde, sonsuz sayıda kılcal akıl dışılık çatlağına rıza gösterdik, ki sahte olduğunu bize hatırlatsın.”

TartışmalarTartışmalar

Jorge Luis Borges

Detay için tıklayın

Paylaş

Yeni sayı yeni heyecanBu ay kapağımıza Türk edebiyatının yaşayan en büyük yazarlarından Selim İleri'yi aldık. Selim İleri, edebiyatta 51 yılı geride bıraktı ve bu yıl karşımıza iki yeni romanla çıktı.

Devam