VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
06 Kasım 2015 Cuma | Anasayfa > Haberler > Düşlerin atlası hakikatte 20 yaşında!
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Düşlerin atlası hakikatte 20 yaşında!

Zaman aleyhimize işliyor. Türküler bunu “Geçen gün ömürdendir” diye özetlemiş. Ama zaman, bazı şeylerin güzelliğinin altını çizen çizgiyi her geçen gün daha kalınlaştırmaya da yarıyor kuşkusuz. Bir lise öğrencisiyken karşıma çıkan “Puslu Kıtalar Atlası“ gibi.

MAHİR ÜNSAL ERİŞ





Bir röportajında Tanıl Bora, “O roman bize posta yoluyla geldi, okuduk ve çarpıldık!” demişti. Bahsettiği roman, bugünlerde yirminci yaşını doldurmakta olan “Puslu Kıtalar Atlası.” Ve her geçen gün, Bora’nın “çarpıldık!” derken tam olarak neyi kastettiği daha da iyi anlaşılıyor.


95 senesinde, ben henüz insana ve dünyaya dair umutları daha taze bir lise öğrencisiyken, “Puslu Kıtalar Atlası çıktığında”, hakikaten bizler de çarpılmıştık. Sanırım durumu en iyi özetleyebilecek ifade budur. Öyle ki, oldukça eskice duran Türkçesiyle azıcık zorlanarak okuduğumuz bu şaheseri birbirimize anlatmakta, tavsiye ederken açıklamakta, tarif etmekte zorlanıyorduk. “Bir İhsan var,” diyorduk. “Ya da bir İhsan yok. Belki de üç İhsan var. Ama bu İhsanlar’ın aslında hangisinin hakikat, hangisinin düş olduğu kurcaladıkça düğümleşen bir gizem. Bugün, aradan geçen yirmi yıldan sonra, bu kitabı anlatırken yine aynı sıkıntıyı duyacağımı, yine aynı çaresizlik içinde kalacağım hiç düşünmemiştim.

BİR DİL HARİKASI

Bir okur olarak, birçok okur gibi, bir romanın dil-kurgu-hikaye başlıklarıyla sıralanacak sacayağı dengesini kurmuş olmasını kesinlikle hayranlık uyandırıcı buluyorum. Bu anlamda “Puslu Kıtalar Atlası“, bu sacayağını en hassas dengesinde kurabilmiş bir eser olarak çok ayrı bir yerde durur. “Puslu Kıtalar Atlası“ bir dil harikasıdır. Günlük konuşmalarında kullandığı sözcük sayısı iki-üç yüzü geçmeyen bir kuşağa anlama hakim oldukça güç ve motivasyon verecek eski, zorlu ve zengin bir dil armağan etmiştir. Üstelik, oldukça akıcı bir anlatıma sahip olduğundan okuyucusunun biraz ara verip, şöyle bir sözlüğe bakıp devam etmesine bile izin vermeyen, çözdükçe okuyucunun kudretini artıran enigmatik bir dil. Böylelikle, üzerine kurulduğu felsefi zemine okuycusunu rahatlıkla çekebilir Anar.

Romanın esas kişisi, -ya da esas kişilerinden biri demek daha adaletli olacaktır- Uzun İhsan Efendi, 17. yüzyılın sonlarının İstanbul’unda yaşayan, puslu kıtaların hikayelerine düşkün, maceraya meftun, bir acayip adamdır. Gelgelelim bu maceraperest kişiliğine inat, evinden hiç çıkmayan bir karakterdir de.
Hayali, bir “mapamundi, kaftan kafa bir dünya haritası“ hazırlamaktır. Ancak bunun için gereken cesaretten biraz yoksundur. Ve bu boşluğu, onun tam karşısına konan dayı oğlu Arap İhsan doldurur. Çünkü Arap İhsan, “burnundan fışkıran yatağan misali bıyıkları“ ve “bir pazısında ‘ah minel aşk’, diğerinde ise ‘ve minelgaraib’ yazan”, kara yağız bir Osmanlı korsanıdır.

DÜŞ İÇİNDE DÜŞ

Hikayenin geneli itibariyle bakıldığında maceraperestliği “nazarî“ düzeyde kalan Uzun İhsan Efendi’nin “amelî“ karşılığıdır. Ve tabiatı gereği bu zıtlığı Uzun İhsan Efendi’ye “Kaf dağını göremesen bile evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret.
Bırak dünyanın haritasını yapmayı, daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy, gülleri bülbülleri görmeyip gün boyu evinde oturan adam dünyanın kendisini hiç görebilir mi?” diyerek keskinleştirir Arap İhsan. Öyle ki, yazıyla hayat arasındaki uçuruma dair, geçerliliğini yitirmeyen bir ders niteliğindedir. Kurgu devreye girdiğinde işler iyice karışır. Romanı hayattan daha eğlenceli, daha yüzüne bakılır yapan şey bence tam olarak budur. “Puslu Kıtalar Atlası“nın kurgusu da tam olarak taşıdığı felsefi mesajın içinden doğar.
Her şey bir düşten, bir düşünceden ibarettir.

Elle tutulur, gözler görülür katılıkta olan gerçeklik bir anda toz olabilecek kadar kırılgan, ona baktığımız yerden başka yüzlerini görebileceğimiz kadar değişkendir. Tanık olduğumuz, içinde yaşadığımız bu gerçeklik, tam da bu nedenle, bize özgü, kendi kırılgan gerçekliğimizden başkası değildir. Romanda Uzun İhsan Efendi bunu, bütün bu dünyanın kendi kurgusundan ibaret olabileceğinden neredeyse emindir. Öyle ki, kendi oğluna bile , “zihnimde bir düş olan sevgili oğlum” diye seslenir. “Arada bir senin kulağına, karakterinle bağlaşmayacak sözler fısıldamadan edemedim.” der.

Burada gerçekten fısıldamayı değil de “esinlemeyi” kast ettiği malum elbette. Fakat Uzun İhsan Efendi’nin, adı açıkça Rene Descartes’ın adını işaret eden Rendekâr’da bulduğu “Düşünüyorum, öyleyse varım,” düşüncesi bile işin içinden çıkmasına yardım olmaya yetmez. Evet bütün bu hakikat, bu etrafımızda dönüp duran dünya bir düşten, Uzun İhsan Efendi’nin düşünden ibaret olabilir.

Bunda sorun yok. Ama Uzun İhsan Efendi’nin, üç yüz küsur yıl sonra İzmir’de yaşayan İhsan Oktay hocanın düşü olmadığı ne malum? Ya İhsan Oktay Anar da bir başkasının düşüyse mesela? İşte” Puslu Kıtalar Atlası“nın içinde dönendiği sarmal biraz da budur. Ve elbette ben, onu kendi kelimelerimle tarif edebilmekte oldukça derin acz içindeyim.


Zaman aleyhimize işliyor. Türküler bunu “Geçen gün ömürdendir” diye özetlemişler bir güzel. Ama zaman, bazı şeylerin güzelliğinin altını çizen çizgiyi her geçen gün daha kalınlaştırmaya da yarıyor kuşkusuz. Öyle ki, on beş yaşında bir lise öğrencisiyken karşıma çıkan “Puslu Kıtalar Atlası“ hala tüm güzelliğiyle orada öylece duruyor.
Ben, on beş yaşında düşlediğim dünyadan çok uzaktayım ama Uzun İhsan Efendi’nin hala üç yüz otuz bir yıl önce düşlediği dünya hala burnumuzun dibinde, avuçlarımızın içinde. Yirmi yıldır bize bütün bu yaşananların birer düşten ibaret olabileceği şüphesini fısıldamaya devam ediyor.

“Puslu Kıtalar Atlası“nın yirminci yılını idrak ettiğimiz şu günlerde beş yıllık bir emeğin ürünü olan İlban Ertem çalışmasını da anmak zorunluluğu var elbette.

Yazıldığı günden beri görselleştirilebilmesi açısından birçok sinemacının hayallerini süsleyen “Atlas” İlban Ertem’in maharetli ellerinde nefis bir grafik romana dönüştü geçtiğimiz yıl. “Puslu Kıtalar Atlası“, değeri hiç eksilmeyen öyle bir güzellik ki hala kendi içinden yeni güzellikler doğurmayı başarıyor.
Dilerim, ömrü sonsuz denecek kadar uzun olsun.


Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam